24.2 C
İstanbul
Cuma, Eylül 4, 2026

Afro-Avrasya Yüzyılı

Must read

Uluslararası sistemde büyük dönüşümler çoğu zaman gerçekleşirken fark edilmez. İnsanlar gündelik siyasetin gürültüsüyle meşgulken devletler yer değiştirir, ittifakların anlamı dönüşür, eski merkezler güç kaybeder ve yeni bağlantı hatları ortaya çıkar. Bir süre sonra geriye dönüp baktığımızda, aslında bir dönemin çok daha önce sona ermeye başladığını fark ederiz.

Bugün yaşadığımız sürecin de böyle bir tarihsel kırılma olduğunu düşünüyorum.

Türkiye açısından mesele yalnızca Batı ile Doğu arasında yeni bir denge arayışı değildir. Daha büyük bir dönüşümün içerisindeyiz: geçtiğimiz yüzyılda kurulan düzenin giderek aşındığı, Çin’in yükseldiği, Rusya’nın yeniden büyük güç siyasetine döndüğü, Körfez ülkelerinin sermaye birikimlerini giderek daha etkin diplomatik ve stratejik nüfuz araçlarına dönüştürdüğü, Afrika’nın demografik ve ekonomik ağırlığının arttığı yeni bir uluslararası sistem şekilleniyor.

Yıllardır Afro-Avrasya kavramıyla anlamaya çalıştığım dönüşüm tam olarak budur.

Türkiye’nin Yeniden Konumlanma Döngüleri

Türkiye’nin son yüzyılını yalnızca iç siyasi dönemler üzerinden okumak yeterli değildir. Türkiye’deki büyük dönüşümler aynı zamanda uluslararası sistemdeki güç değişimleriyle birlikte değerlendirilmelidir.

Bu nedenle Cumhuriyet’in kuruluş sürecini yalnızca 1919’dan başlatmanın eksik olduğunu düşünüyorum. Hikâyeyi en azından II. Meşrutiyet’e kadar götürmek gerekir.

1908–1923 arasındaki dönem yalnızca Osmanlı Devleti’nin çözülüşü değildir. Aynı zamanda Britanya’nın küresel sistemdeki üstünlüğünün belirleyici olduğu bir ortamda Anadolu’nun, Boğazların, Balkanların, Kafkasya’nın ve Ortadoğu’nun yeniden düzenlendiği bir dönemdir.

Buradan bakıldığında Türkiye’nin modern tarihinde dikkat çekici bir hareket ortaya çıkıyor. Uluslararası sistemde büyük kırılmalar yaşandığında Türkiye yeniden konumlanıyor; ardından ortaya çıkan yeni düzene uyum sağlıyor ve elde ettiği konumu tahkim etmeye çalışıyor. Sistem yeniden değişmeye başladığında ise yeni bir konumlanma arayışı ortaya çıkıyor.

Başka bir ifadeyle Türkiye’nin modern tarihini yeniden konumlanma ile uyumlanma/statüko dönemleri arasındaki bir salınım üzerinden de okumak mümkündür:

1908/1909–1923 — Yeniden konumlanma: İmparatorluk düzeninin çözülmesi, savaşlar ve yeni Türk devletinin ortaya çıkışı.

1923–1945 — Uyumlanma ve statükonun tahkimi: Yeni devletin egemenliğini ve uluslararası statüsünü sağlamlaştırması, Lozan düzeninin yerleşmesi ve büyük güçler arasındaki dengeleri gözeterek mevcut konumunu koruması.

1945–1980 — Yeniden konumlanma: İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan iki kutuplu sistem içerisinde Türkiye’nin Amerikan liderliğindeki Atlantik güvenlik mimarisine yerleşmesi.

1980–2008 — Uyumlanma ve statükonun tahkimi: Türkiye’nin küresel liberal ekonomik sisteme daha derin biçimde eklemlenmesi; Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından Amerikan tek kutupluluğuna uyum sağlaması ve Avrupa ile bütünleşme arayışının belirginleşmesi.

2008–2028? — Yeniden konumlanma: Amerikan merkezli tek kutuplu düzenin aşınmasıyla birlikte Türkiye’nin ortaya çıkmakta olan çok merkezli uluslararası sistem içerisindeki yerini yeniden araması.

Böyle bakıldığında yaklaşık bir yüzyıllık süreçte dikkat çekici bir ritim ortaya çıkıyor:

Yeniden konumlanma → uyumlanma/statüko → yeniden konumlanma → uyumlanma/statüko → yeniden konumlanma.

Elbette tarih matematiksel döngüler halinde işlemez. Bu dönemlerin sınırları kesin değildir ve her dönemin kendi iç kırılmaları vardır. Ancak bu ayrım, Türkiye’nin uluslararası sistemdeki büyük güç değişimlerine verdiği tepkileri anlamak açısından açıklayıcı bir çerçeve sunabilir.

Bugün üçüncü yeniden konumlanma döneminin içerisindeyiz. Bu nedenle 2028’in sonuna soru işareti koyuyorum. Ne zaman ve nasıl tamamlanacağını henüz bilmiyoruz.

Fakat bu yeni dönemin stratejik mekânının ne olabileceğine ilişkin benim cevabım uzun zamandır aynı:

Afro-Avrasya.

Bir Coğrafyadan Daha Fazlası

Afro-Avrasya denildiğinde ilk akla gelen Afrika, Avrupa ve Asya’nın oluşturduğu devasa kara kütlesidir. Oysa kavramı yalnızca fiziki coğrafya anlamında kullanmak, esas dönüşümü gözden kaçırmamıza neden olur.

Afro-Avrasya’yı daha önce bir medeniyet tasavvuru olarak ele almıştım. Bu yaklaşımı terk etmiş değilim. Aksine bugün kavramın ikinci bir boyutunun daha belirgin hale geldiğini düşünüyorum.

Afro-Avrasya bir taraftan tarihsel ve medeniyet temelli bir etkileşim havzasıdır; diğer taraftan şekillenmekte olan çok merkezli uluslararası sistemin stratejik mekânıdır.

Bu iki boyut birbirinin alternatifi değildir. Tarih boyunca Afrika, Avrupa ve Asya arasında hareket eden insanlar, fikirler, inançlar, ticaret yolları ve siyasi yapılar Afro-Avrasya’nın tarihsel katmanını oluştururken; bugün enerji hatları, ulaştırma koridorları, limanlar, finans ağları, üretim zincirleri, dijital altyapılar ve güvenlik ilişkileri aynı coğrafyayı yeni biçimlerde birbirine bağlıyor.

Dolayısıyla Afro-Avrasya’yı yalnızca haritada birbirine bitişik üç kıta olarak değil, tarihsel sürekliliklerle günümüzün stratejik bağlantılarının üst üste geldiği çok katmanlı bir alan olarak okumak gerekir.

Atlantik merkezli dünya düzeninde ekonomik, askerî ve siyasal ağırlık büyük ölçüde Kuzey Amerika–Batı Avrupa ekseninde yoğunlaşmıştı. Bugün ise enerji, ticaret, üretim, lojistik, nüfus ve güvenlik bağlantılarının ağırlığı giderek Afrika–Ortadoğu–Hint Okyanusu–Asya eksenine doğru kayıyor.

Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi, Körfez ülkelerinin Afrika ve Asya yatırımları, Hindistan’ın yükselişi, Türkiye’nin Afrika açılımı, Orta Koridor tartışmaları, Kızıldeniz’in artan önemi, Doğu Akdeniz rekabeti ve Karadeniz’deki mücadele birbirinden bağımsız gelişmeler değildir.

Bunların tamamı aynı büyük dönüşümün farklı parçaları olarak okunabilir.

Haritaya ülkeler üzerinden değil, bağlantılar üzerinden baktığımızda Afro-Avrasya ortaya çıkmaktadır.

Türkiye Neden Önemli?

Türkiye’nin önemi, dünyanın merkezinde bulunduğuna ilişkin romantik jeopolitik söylemlerden kaynaklanmıyor.

Türkiye’nin asıl stratejik özelliği bağlantısallığıdır.

Karadeniz’i Akdeniz’e, Kafkasya’yı Balkanlara, Orta Asya’yı Avrupa’ya, Ortadoğu’yu Karadeniz havzasına ve giderek Afrika’yı Avrasya’ya bağlayan hatların önemli bir bölümü Türkiye’nin çevresinde kesişmektedir.

Ancak bağlantısallık Türkiye’yi başkalarının arasında duran pasif bir “köprü ülke” haline getirmez. Köprü metaforu, Türkiye’yi iki sabit nokta arasında geçiş sağlayan bir güzergâha indirgeme riski taşır.

Daha önce “Asansör Devlet” kavramıyla ifade etmeye çalıştığım mesele tam da burada önem kazanıyor. Türkiye’nin stratejik kapasitesi yalnızca farklı coğrafyaları birbirine bağlamasından değil, Afro-Avrasya’nın farklı jeopolitik katmanları arasında hareket edebilmesinden kaynaklanmaktadır.

Türkiye aynı anda Atlantik güvenlik sisteminin üyesi, Avrupa ekonomik alanının önemli bir parçası, Karadeniz devletlerinden biri, Balkan ve Kafkasya aktörü, Orta Asya’ya açılan bir ülke, Ortadoğu gücü ve Afrika’da giderek genişleyen diplomatik ve ekonomik varlığa sahip bir devlettir.

Dolayısıyla mesele yalnızca Türkiye’den hangi yolların geçtiği değildir.

Asıl mesele, Türkiye’nin bu bağlantılar arasında ne ölçüde hareket edebildiği ve onları ne ölçüde yönlendirebildiğidir.

Bu nedenle Türkiye üzerindeki büyük güç rekabetini yalnızca “Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor mu?” sorusuyla açıklamak giderek yetersiz kalıyor.

Daha doğru soru şudur:

Türkiye, ortaya çıkmakta olan Afro-Avrasya düzeninde nasıl konumlanacaktır?

Bu soru Washington kadar Londra’yı, Pekin’i, Moskova’yı, Riyad’ı, Tahran’ı ve İslamabad’ı da ilgilendiriyor.

Anglo-Amerikan Dünyadan “Çingiltere”ye mi?

Burada İngiltere’nin rolü ayrıca üzerinde durulmayı hak ediyor.

Amerikan gücü çoğu zaman askerî ittifaklar, güvenlik garantileri, yaptırımlar ve açık stratejik tercihler üzerinden görünür hale gelir. İngiliz etkisi ise tarihsel olarak daha farklı mekanizmalar üzerinden işlemiştir:

Diplomasi, finans, istihbarat, hukuk, eğitim, ticaret, elit ağları ve eski imparatorluk coğrafyasında yüzyıllar içerisinde oluşmuş ilişkiler…

Bu nedenle Washington ile Londra’nın her konuda aynı stratejik akla sahip olduğunu varsaymak doğru değildir. Anglo-Amerikan ittifakı son derece güçlüdür; fakat ittifak, çıkarların her durumda özdeş olduğu anlamına gelmez.

İngiltere’nin özellikle Türkiye, Körfez, Pakistan ve Hint Okyanusu coğrafyasındaki tarihsel tecrübesi düşünüldüğünde şu soru önem kazanmaktadır:

Amerikan hegemonyasının zayıfladığı bir dünyada Londra kendi tarihsel ağlarını nasıl yeniden değerlendirecektir?

Bu noktada daha provokatif bir soru ortaya çıkıyor:

20. yüzyılın “Anglo-Amerikan” dünyasına karşılık 21. yüzyılda bir Chingland (Çingiltere)’den söz edilebilir mi?

Chingland kavramının izlerine aslında jeopolitikten önce dil ve kültür tartışmalarında rastlıyoruz. Niu Qiang ve Martin Wolff, 2003 yılında English Today dergisinde yayımlanan “China and Chinese, or Chingland and Chinglish?” başlıklı çalışmalarında, Çin’in Batı’ya ve özellikle İngilizcenin etkisine açılmasının sosyolinguistik sonuçlarını tartışırken bu ifadeyi kullanmışlardı.

Burada kavramı farklı bir bağlamda düşünmeyi öneriyorum. Çingiltere’yi Çin ile İngiltere arasında kurulmuş bir ittifakın adı olarak değil, Amerikan merkezli düzenin aşınmasıyla birlikte Çin’in yükselen ekonomik kapasitesi ile İngiltere’nin tarihsel küresel ağlarının nerelerde ve hangi koşullarda kesişebileceğini sorgulayan bir metafor olarak ele alıyorum.

Çin’in sermaye, üretim, altyapı ve ticaret kapasitesi ile İngiltere’nin finans, diplomasi, hukuk ve tarihsel bağlantı ağları…

Bir tarafta yükselen dünyanın ekonomik kapasitesi, diğer tarafta eski dünyanın küresel ağ hafızası.

Elbette bu iki gücün çıkarları birçok alanda ayrışabilir, hatta çatışabilir. Ancak 20. yüzyılın Anglo-Amerikan düzeninden daha çok merkezli bir uluslararası sisteme geçilirken yalnızca hangi devletlerin yükseldiğine değil, hangi güç kapasitelerinin yeni kombinasyonlar oluşturabileceğine de bakmak gerekir.

Bu olası kesişimin en dikkatle izlenmesi gereken stratejik mekân ise yine karşımıza çıkıyor:

Afro-Avrasya.

Kırılmalar ve Uluslararası Sistem

Türkiye, İran, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın yakın tarihine baktığımızda dikkat çekici kırılmalarla karşılaşırız.

Menderes dönemi ve 27 Mayıs, Pakistan’da Ziya ül Hak’ın iktidara gelişi, İran Devrimi, Türkiye’de 12 Eylül, daha sonraki 28 Şubat ve 15 Temmuz…

Bütün bu hadiseleri tek bir dış merkezin planladığını ileri sürmek tarihsel olarak savunulabilir bir analiz olmaz. Her birinin kendine özgü iç siyasi, toplumsal ve askerî dinamikleri bulunmaktadır.

Fakat diğer uçtaki hata da bunların gerçekleştiği uluslararası ortamı tamamen görmezden gelmektir.

Özellikle 1970’lerin sonuna bakıldığında İran, Pakistan, Afganistan, Suudi Arabistan ve Türkiye’yi kapsayan geniş kuşakta birkaç yıl içerisinde son derece önemli rejim ve güvenlik dönüşümlerinin gerçekleştiği görülmektedir.

Dolayısıyla soruyu “Bu darbeyi kim yaptı?” seviyesinden çıkarıp daha yukarıdan sormamız gerekir:

Uluslararası sistemdeki güç dönüşümleri, Afro-Avrasya’nın kritik devletlerindeki iç siyasi kırılmalarla nasıl etkileşmektedir?

Bugün de sorulması gereken soru budur.

2008–2028 Parantezi

2008 tarihini kesin bir başlangıçtan ziyade sembolik bir eşik olarak görmek gerekir.

Küresel finans krizi yalnızca ekonomik bir kriz değildi. Batı merkezli ekonomik modelin prestijini de sarstı. Aynı dönemde Çin’in küresel ağırlığı hızla arttı. Ardından Arap ayaklanmaları, Suriye savaşı, Kırım’ın ilhakı, Kuşak ve Yol Girişimi, Brexit, ABD–Çin rekabeti, COVID-19, Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki yeni güç dengeleri geldi.

Türkiye’nin dış politikası da aynı dönemde giderek daha çok yönlü hale geldi.

NATO üyeliğini sürdürürken Rusya ile ilişki kurabilen; Avrupa ile ekonomik bütünleşmesini korurken Çin’le çalışan; Körfez ülkeleriyle yeni ortaklıklar geliştirirken Afrika’daki diplomatik varlığını genişleten bir Türkiye ortaya çıktı.

Bunu basitçe “eksen kayması” olarak tanımlamak yetersizdir.

Çünkü belki de kayan Türkiye’nin ekseni değil, uluslararası sistemin kendisidir.

Bu açıdan 2008 sonrasında yaşananları yalnızca Türk dış politikasındaki bir yön arayışı olarak değil, Türkiye’nin modern tarihinde daha önce de gördüğümüz bir yeniden konumlanma evresi olarak okumak mümkündür.

Henüz bu evrenin sonuna ulaşmış değiliz.

Belki birkaç yıl sonra Türkiye yeni uluslararası sistem içerisindeki konumunu daha belirgin hale getirecek ve yeniden bir uyumlanma/statüko dönemine girecektir. Belki de dönüşüm tahminimizden çok daha uzun sürecektir. 2028’in yanındaki soru işaretinin anlamı tam olarak budur.

Biz ise çoğu zaman bütün bu dönüşümü günlük siyasi tartışmalar içerisinden izliyoruz. Kimin hangi açıklamayı yaptığı, hangi partinin birkaç puan yükseldiği, kimin hangi makama geleceği üzerinden büyük stratejik değişimi anlamaya çalışıyoruz.

Oysa biraz açıkta denizin akıntısı değişiyor.

Türkiye’nin önündeki temel mesele yalnızca iktidar değişiklikleri, seçimler veya diplomatik tercihler değildir. Daha büyük soru, yaklaşık seksen yıldır içerisinde bulunduğu Amerikan merkezli uluslararası düzen dönüşürken hangi yeni sistemin içerisinde ve hangi rolle yer alacağıdır.

Ben yıllardır bu soruya tek kelimeyle cevap vermeye çalışıyorum:

Afro-Avrasya.

Afro-Avrasya benim için Afrika ile Avrasya’nın yan yana yazılmasından ibaret değildir.

Bir dış politika sloganı da değildir.

Türkiye’nin “Batı mı, Doğu mu?” ikilemine verilmiş bir cevap hiç değildir.

Afro-Avrasya; Atlantik merkezli tek kutupluluğun aşınmasıyla belirginleşen, Afrika’nın, Avrupa’nın ve Asya’nın enerji, ticaret, güvenlik, ulaştırma ve diplomasi ağlarıyla giderek daha yoğun biçimde birbirine bağlandığı çok merkezli uluslararası sistemi anlamlandırma çabasıdır.

Bu nedenle “Afro-Avrasya Yüzyılı” derken 21. yüzyılın belirli bir devletin veya medeniyetin hâkimiyetine gireceğini ileri sürmüyorum. Söylemeye çalıştığım şey daha farklıdır: küresel sistemin ağırlık merkezi ve büyük güç rekabetinin stratejik mekânı değişmektedir.

Belki 2028 geldiğinde bugün öngördüğümüzden bambaşka bir dünya ile karşılaşacağız.

Fakat şimdiden görünen bir şey var:

20. yüzyıl Atlantik’in yüzyılıydı. 21. yüzyılın hangi gücün yüzyılı olacağını henüz bilmiyoruz. Ancak küresel güç mücadelesinin yaşanacağı stratejik mekânın adı giderek belirginleşiyor: Afro-Avrasya.

Yazar Hakkında

Doç. Dr. Hakan Arıdemir, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Uluslararası Hukuk, Bölgesel Deniz Jeopolitiği Meseleleri ve Uluslararası Deniz Hukuku alanında çalışmalarını sürdürmektedir. Afro-Avrasya Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucu başkanı olan Doç. Dr. Arıdemir, ulusal ve uluslararası düzeyde birçok akademik projeye, çalıştaya ve yayın faaliyetlerine öncülük etmektedir. Türkiye’nin Afro-Avrasya vizyonu ve Türk dünyası stratejileri üzerine analizler üretmektedir.

sürdürmektedir. Afro-Avrasya Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucu başkanı olan Doç. Dr. Arıdemir, ulusal ve uluslararası düzeyde birçok akademik projeye, çalıştaya ve yayın faaliyetlerine öncülük etmektedir. Türkiye’nin Afro-Avrasya vizyonu ve Türk dünyası stratejileri üzerine analizler üretmektedir.

- Advertisement -spot_img

More articles

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

- Advertisement -spot_img

Latest article