Gazeteci-Yazar ve Akademisyen Ferhat Yıldırım ile görüşen Şehircilik ve Kamu Yönetimi Uzmanı Dr. Süleyman Hacıcaferoğlu, 17 Ağustos 1999’dan 6 Şubat 2023’e uzanan deprem sürecini değerlendirdi. Hacıcaferoğlu, Yıldırım’a Türkiye’nin şehircilik anlayışında yaşanan değişimleri, alınan önlemleri, devam eden sorunları ve güvenli, dirençli şehirler için yapılması gerekenleri anlattı.
Güvenli şehir, şehir yönetimi ve kentsel dönüşüm üzerine
Her 17 Ağustos’ta aynı cümle tekrar edilir:
“Unutmadık, unutmayacağız…”
Peki gerçekten öyle mi?
Unutmadık mı?
Yoksa sadece hatırlıyor muyuz?
Hatırlamak kolaydır. Unutmamak ise sorumluluk ister. “Unutmadık” demek, yalnızca 17 Ağustos’u hatırlamak değildir. Unutmadık demek, yönetmelik değiştirmek, riskli yapıları tespit etmek, kentsel dönüşümü hızlandırmak, yapı denetimini güçlendirmek, dönüşümün finansmanını sağlamak ve şehri afet anında ayakta tutacak ulaşım ve altyapı sistemlerini bugünden kurmaktır.
17 Ağustos 1999, bu ülkenin hafızasında yalnızca bir deprem tarihi değildir. Binlerce insanımızı kaybettiğimiz, şehirlerimizin ağır biçimde yara aldığı, yapılaşma anlayışımızın, kamu yönetimimizin ve şehircilik yaklaşımımızın ciddi biçimde sorgulandığı büyük bir kırılmadır. Fakat aradan geçen yılların ve özellikle 6 Şubat 2023’te yaşadığımız büyük felaketin ardından artık başka bir soruyu da sormamız gerekiyor:
Gerçekten unutmadık mı, yoksa sadece hatırlıyor muyuz?
Çünkü hatırlamak başka, unutmamak başka bir şeydir. Hatırlamak hafızayla ilgilidir. Unutmamak ise hafızanın gereğini yerine getirmekle. Bir kamu görevlisinin, belediye başkanının, şehir plancısının, mimarın, mühendisin veya şehir sakininin “unutmadık” demesi, beraberinde önemli bir sorumluluk getirir.
Çünkü bu sözün hemen arkasından şu sorular gelir:
1999’dan ne öğrendik?
Ne değiştirdik?
Hangi şehirleri güvenli hâle getirdik?
Ve bir sonraki büyük depremden önce bugün ne yapıyoruz?
Deprem Bu Toprakların Gerçeğidir
Deprem Türkiye için beklenmedik bir olay değildir. Bu kadim topraklar tarih boyunca depremlerle sarsılmıştır. Marmara Depremi, İzmir Depremi ve nihayet 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş merkezli depremler, şehirlerin yalnızca normal zamanlarda değil, olağanüstü şartlarda da ayakta kalabilmesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir.
Dolayısıyla depremi yalnızca meydana geldiği gün konuşmak, deprem gerçeğini doğru anlamamak demektir. Deprem elbette bir gün gelir. Asıl mesele, o gün geldiğinde şehirlerimizin hangi durumda olacağıdır. Afet yönetiminin başarısını da yalnızca deprem sonrasında yapılanlarla ölçmek doğru değildir.
Elbette afet sonrasında gösterilen çaba önemlidir. Arama-kurtarma, sağlık, barınma, beslenme, lojistik ve yeniden yapılanma süreçlerinde kamu kurumlarımızın ortaya koyduğu büyük gayret takdire değerdir. Özellikle 6 Şubat sonrasında ortaya konulan olağanüstü kamu seferberliği, devlet kapasitesinin ve kurumlar arası dayanışmanın önemli bir göstergesi olmuştur. Ancak kamu yönetiminin asıl sınavı, afet meydana geldikten sonra gösterdiği refleks kadar, afet meydana gelmeden önce aldığı tedbirlerdir.
Afet yönetimi enkaz başında başlamamalıdır. Asıl afet yönetimi, şehir planlanırken başlamalıdır. Şehir yönetiminin gerçek anlamı, yalnızca bugünün ihtiyaçlarına cevap vermek değil, yarının risklerini de bugünden görmek ve tedbir almaktır.
Şehri Yönetmek Bir Görev Değil, Emanettir
Şehir, yalnızca yolların, binaların, meydanların ve altyapı tesislerinin yan yana geldiği fiziksel bir mekân değildir. Şehir; insanın hayatını kurduğu, geleceğini planladığı, güvenliğini ve huzurunu emanet ettiği büyük bir ortak yaşam alanıdır. Böylelikle şehir yönetimine yalnızca belediye hizmetlerinin yürütülmesi olarak bakmak, şehrin gerçek anlamını daraltmak olur.
Şehir yönetmek, bir şehrin geçmişini korumak, bugününü yaşatmak ve geleceğini kurmak sorumluluğudur. Kadim yönetim geleneğimizde yöneticiden yalnızca adaletli olması değil, yönettiği şehri imar etmesi, yaşanabilir hâle getirmesi ve insanların güven içinde hayat sürmesini sağlaması beklenmiştir. Dolayısıyla şehir yöneticisinin önündeki mesele yalnızca bugünün yolunu yapmak, bugünün parkını düzenlemek veya bugünün imar talebini karşılamak değildir.
Asıl sorumluluk şudur:
“Benim bugün verdiğim karar, bu şehri yirmi, otuz, elli yıl sonra nereye götürecek?”
Şehir yöneticisi bunu düşünmek zorundadır. Çünkü şehir ona aittir diye değil, ona emanet edilmiştir diye yönetilmelidir. İyi bir şehir yönetimi ulaşımı kolaylaştırır, altyapıyı güçlendirir, çevreyi korur, sosyal hayatı destekler. Fakat bütün bunların üzerinde bir sorumluluk daha vardır:
Şehri afetlere karşı dirençli hale getirmek. Çünkü deprem, şehir yönetiminin sınandığı en ağır imtihanlardan biridir.
Kentsel Dönüşüm Yalnızca Bina Dönüşümü Değildir
Türkiye’nin deprem gerçeği karşısında kentsel dönüşüm kaçınılmazdır. Ancak kentsel dönüşümü yalnızca eski binanın yıkılıp yerine yeni binanın yapılması olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Bir binayı dönüştürmek başka, bir şehri dönüştürmek başkadır. Bir binayı yenileyebilirsiniz. Fakat o binanın bulunduğu mahallede ulaşım sorununu çözmediyseniz, altyapıyı güçlendirmediyseniz, yeşil alanı artırmadıysanız, sosyal donatı alanlarını planlamadıysanız, kamusal alanları korumadıysanız ve şehir ekonomisini düşünmediyseniz, aslında yalnızca bir yapıyı yenilemiş olursunuz. Oysa ihtiyaç duyduğumuz şey, kentsel dönüşümden daha geniş anlamıyla şehir dönüşümüdür. Bu dönüşümün içinde bina da vardır, yol da vardır, meydan da vardır, park da vardır, okul da vardır, ulaşım da vardır, ekonomi de vardır, kültür de vardır ve elbette insan vardır.
Depreme Dayanıklı Şehir: Doğru Zemin, Doğru Proje, Doğru Uygulama
Türkiye’de özellikle son yıllarda deprem ve yapı güvenliği alanında önemli bir mevzuat ve kurumsal dönüşüm yaşandığını hakkaniyetle teslim etmek gerekir. 2018 yılında hazırlanan ve 1 Ocak 2019 tarihinde yürürlüğe giren Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği, yapıların deprem güvenliği bakımından önemli bir dönüm noktasıdır. Yönetmelik yeni binaların tasarımının yanında mevcut binaların değerlendirilmesi ve güçlendirilmesi, zemin ve temel koşulları, yüksek binalar ve özel taşıyıcı sistemler gibi konuları da daha ayrıntılı biçimde ele alan kapsamlı bir düzenleme getirmiştir.
Aynı dönemde Türkiye Deprem Tehlike Haritası da yenilenerek yürürlüğe girmiştir. Bunlar kağıt üzerinde kalan düzenlemeler olarak görülmemelidir. Çünkü mevzuatın asıl anlamı sahada uygulanmasıyla ortaya çıkar. Deprem güvenliği yalnızca iyi bir yönetmelik hazırlamakla sağlanamaz. Projenin doğru hazırlanması, zeminin doğru analiz edilmesi, kullanılan malzemenin standartlara uygun olması, inşaatın projeye uygun gerçekleştirilmesi ve bütün bu sürecin etkin biçimde denetlenmesi gerekir.
Buradan hareketle şu tanımlama doğru bir tanımlama olabilir. Depreme dayanıklı şehir; yalnızca sağlam bina değil, doğru zemin, doğru proje, doğru malzeme, doğru uygulama ve etkin denetimin birlikte oluşturduğu şehirdir.
6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında yürütülen kentsel dönüşüm uygulamaları, riskli yapı tespitleri ve yapı denetim sistemindeki geliştirmeler de deprem riskinin azaltılmasına yönelik önemli araçlar hâline gelmiştir. Özellikle 6 Şubat 2023 depremlerinden sonra bu yaklaşım daha da güçlendirilmiştir.
2023 yılında 6306 sayılı Kanun’da yapılan kapsamlı değişikliklerle kentsel dönüşüm uygulamalarının hukuki ve kurumsal kapasitesi artırılmış, Kentsel Dönüşüm Başkanlığı kurulmuş ve dönüşüm süreçlerinde yeni uygulama araçları geliştirilmiştir. Nitekim 2023 yılı içinde 20.903 yapı için riskli yapı tespiti yapılmış, 17.776 riskli yapının yıkımı gerçekleştirilmiş ve 334.508 yeni bağımsız birimin yapımı sağlanmıştır.
Dönüşümün yalnızca hukuki değil, ekonomik boyutu da güçlendirilmiştir. Vatandaşların dönüşüm süreçlerine katılımını kolaylaştıracak kira, finansman ve yapım destekleri gibi mekanizmalar geliştirilmiştir. “Yarısı Bizden” gibi uygulamalar da kentsel dönüşümün yalnızca teknik ve hukuki değil, aynı zamanda ekonomik bir mesele olduğunun kabul edildiğini göstermektedir. Bütün bunlar elbette yeterli değildir. Fakat yapılanları görmezden gelmek de doğru değildir.Çünkü depremle mücadele, yalnızca eksikleri söylemek değil, doğru yapılanı da hakkaniyetle teslim ederek daha iyisini istemektir.
Nisbeti Bozmadan Şehir Kurmak
Şehir dönüşümünü yalnızca mevzuat ve mühendislik üzerinden düşünmek de yeterli değildir.
Geleneksel şehir anlayışımızda dikkat çekici bir ilke vardır:Nisbeti bozmamak.
Şehrin kendi dokusuyla, doğayla, komşuluk ilişkileriyle, insan ölçeğiyle ve mevcut mimari karakteriyle kurduğu ilişkiyi koparmamak. Geleneksel Türk evlerinin bazı temel özelliklerine baktığımızda bunu görebiliriz.
Komşunun güneşini kesmemek…
Rüzgârını engellememek…
Mahremiyetine saygı göstermek…
Sokağı yalnızca kendi mülkünün devamı olarak görmemek…
Bunlar yalnızca mimari kurallar değildi. Aynı zamanda ahlaki şehircilik ilkeleriydi. Bugün şehirlerimizi yeniden kurarken geçmişi olduğu gibi kopyalamak elbette mümkün değildir.
Ancak geçmişteki şehir kurma aklını yeniden okumak mümkündür. Belki de ihtiyacımız olan tam olarak budur: Geçmişi taklit etmek değil, geçmişin bize bıraktığı şehircilik aklını yeniden keşfetmek.
İktifa Etmek: Her Boşluğu Yapıyla Doldurmamak
Şehircilik açısından üzerinde daha fazla düşünmemiz gereken bir başka kavram da iktifa etmek, yani en azla yetinebilmektir. Modern şehir anlayışında çoğu zaman daha fazla yapı, daha fazla kat, daha fazla emsal ve daha fazla kullanım hakkı bir gelişmişlik göstergesi gibi algılanabiliyor. Oysa bazen şehir yönetiminin en önemli kararı bir şey yapmamak, bir alanı yapılaşmaya açmamak veya mevcut yoğunluğu daha fazla artırmamaktır.
Her boşluk bina için değildir.
Her alan imara konu olmak zorunda değildir.
Her yol daha fazla araç taşımak için genişletilemez.
Her yeşil alanın ekonomik bir karşılığı olmak zorunda değildir.
Şehircilikte bazen en büyük kamu hizmeti, şehrin gelecekte ihtiyaç duyacağı alanı bugünden koruyabilmektir.
Fıtrata Uygun Şehir
Bir başka önemli mesele de şehrin fıtratıdır. Şehir, insanın ve doğanın karşısında değil, insan ve doğayla birlikte kurulmalıdır. Topografyayı dikkate almayan, rüzgârı, güneşi, suyu, yeşili ve doğal yapıyı yok sayan bir şehirleşmenin uzun vadede sorun üretmesi kaçınılmazdır.
Bu nedenle yapı malzemesinden bina yüksekliğine, sokak genişliğinden yeşil alanlara kadar şehircilik kararlarında bulunduğumuz coğrafyanın özelliklerini dikkate almak gerekir. Ahşap, taş, çelik veya çağdaş teknolojilerin kullanılması tek başına mesele değildir. Mesele; hangi malzemenin hangi yerde, hangi iklimde, hangi yapı sistemiyle ve hangi şehir dokusu içinde kullanılacağıdır. Mühendislik ve mimarlık eğitiminde geleneksel yapı tekniklerinin yeniden ele alınması da bu bakımdan önemlidir. Geleneksel yapı malzemelerini romantik bir nostalji olarak değil, geçmişin biriktirdiği tecrübe ve bilgi olarak değerlendirmek gerekir.
Güvenli Şehir Sadece Sağlam Bina Değildir
Deprem denildiğinde ilk aklımıza gelen elbette yapı güvenliğidir. Ancak güvenli şehir bundan çok daha fazlasıdır.
Güvenli şehir; sağlam binaları olan, güçlü altyapıya sahip, ulaşımı çalışabilen, acil durumda yardımın ulaşabildiği, gerektiğinde tahliye edilebilen, toplanma alanları korunmuş, sağlık ve sosyal hizmetleri sürdürülebilen, ekonomik hayatı devam edebilen bir şehirdir.
Başka bir ifadeyle: Dirençli şehir yalnızca yıkılmayan şehir değildir; kriz karşısında işlevlerini sürdürebilen şehirdir. Bu nedenle bir depremden sonra şehirde hayatın devam edebilmesi için yolların açık olması, köprülerin ve tünellerin kullanılabilir durumda bulunması, haberleşmenin çalışması, enerji ve su altyapısının sürdürülebilmesi, hastanelere ve lojistik merkezlerine ulaşılabilmesi gerekir.
İşte burada Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın sorumluluğu ve yaptığı çalışmalar ayrı bir önem kazanmaktadır.
Afet Yönetiminde Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığının Rolü
Bir şehrin afet karşısındaki dayanıklılığı yalnızca yapıların sağlamlığıyla ölçülemez. Deprem sonrasında şehre yardımın ulaşabilmesi, insanların güvenli biçimde tahliye edilebilmesi ve temel hizmetlerin sürdürülebilmesi için ulaşım ve altyapı sistemlerinin de afetlere hazır olması gerekir.
Karayolları, demiryolları, köprüler, viyadükler, tüneller, limanlar, havalimanları ve diğer ulaştırma altyapıları yalnızca günlük hayatın ihtiyaçları açısından değil, büyük afet senaryoları bakımından da değerlendirilmelidir. Bir deprem sonrasında bazı yolların kullanılamaz hâle gelmesi yalnızca bir trafik sorunu değildir.
Bu durum; arama-kurtarma ekiplerinin bölgeye ulaşmasını, yaralıların hastanelere sevkini, gıda ve temel ihtiyaçların dağıtımını, lojistik faaliyetlerin sürdürülmesini ve gerektiğinde nüfusun güvenli alanlara aktarılmasını doğrudan etkileyebilir. Örneğin, 6 Şubat depreminde Adıyaman Havalimanı’nın uluslararası yardım ekiplerinin bölgeye intikallerinde ve bölgenin lojistiğinde üstlendiği rol, ulaştırma altyapısının afet yönetimindeki stratejik önemini açık biçimde ortaya koymuştur. DHMİ verilerine göre Adıyaman’ın da içinde bulunduğu bölge havalimanlarında 6 Şubat–10 Mart 2023 arasında 13.013 iç hat ve 1.740 dış hat olmak üzere 14.753 uçuş gerçekleştirildi; havalimanları üzerinden 16.341,6 ton insani yardım malzemesi ulaştırıldı.
Diğer taraftan Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı verilerine göre 6 Şubat–3 Mart döneminde deprem bölgesindeki havalimanlarında askeri ve sivil hava araçlarıyla 12 bin 851 uçuş gerçekleştirildi; havalimanlarına yaklaşık 15 bin ton insani yardım malzemesi ulaştırıldı ve 611 bin vatandaş tahliye edildi.
Bu veriler farklı dönemleri ve farklı kapsamları ifade etmektedir; ancak ikisinin de ortaya koyduğu ortak gerçek açıktır: Ulaştırma altyapısı, afet yönetiminin stratejik omurgalarından biridir. Bir havalimanı afet anında yalnızca uçakların inip kalktığı bir tesis değildir.
O havalimanı aynı zamanda arama-kurtarma ekibidir, sağlık ekibidir, ilaçtır, gıdadır, iş makinesidir, lojistiktir, tahliyedir.
Kısacası hayatla şehir arasındaki bağlantıdır.
Bu itibarla geleceğin şehir planlamasında havalimanları, ana ulaşım arterleri, demiryolları, limanlar ve lojistik merkezler yalnızca ekonomik kalkınmanın unsurları olarak değil, aynı zamanda afet dirençliliğinin parçaları olarak planlanmalıdır.
Çevre Yolları, Tahliye ve Lojistik Koridorları
Çevre yollarını yalnızca trafik yoğunluğunu azaltan ulaşım yatırımları olarak değerlendirmek de eksik olur. Büyük afetlerde çevre yolları; şehre yardım ve lojistik girişinin sağlanması, acil ulaşımın sürdürülebilmesi ve gerektiğinde şehirden kontrollü tahliyenin gerçekleştirilmesi açısından stratejik koridorlar hâline gelebilir. Özellikle büyükşehirlerde afet ulaşım senaryoları, mekânsal planlamanın ayrılmaz bir parçası hâline getirilmelidir.
Hangi yollar acil ulaşım güzergâhı olacaktır?
Hangi güzergâhlar tahliye amacıyla kullanılacaktır?
Lojistik merkezler nerede bulunacaktır?
Şehrin hangi noktalarından yardım girişi sağlanacaktır?
İnsanlar şehir dışına hangi koridorlardan aktarılacaktır?
Bunlar deprem meydana geldikten sonra cevaplanacak sorular değildir.
Deprem olmadan önce cevaplanması gereken sorulardır.
Bir şehrin ulaşım altyapısı, o şehrin afet anındaki damar sistemi gibidir. Damarlar çalışmıyorsa, en güçlü yapının dahi kriz karşısında ayakta kalması yeterli olmayacaktır.
Şehir Yönetiminin En Zor Sınavı: Geleceği Düşünmek
Şehir yöneticileri her zaman kolay kararlarla karşılaşmaz. Özellikle kentsel dönüşümde alınması gereken doğru kararların kısa vadede siyasi, ekonomik ve sosyal maliyetleri olabilir.
Bir binanın dönüşümü için vatandaşın alışkanlığının değişmesi gerekebilir.
Bir mahallenin yeniden planlanması tepki oluşturabilir.
Bir yoğunluk kararının azaltılması ekonomik beklentileri etkileyebilir.
Bir riskli alanın boşaltılması siyasi olarak zor olabilir.
Fakat şehir yöneticisinin görevi yalnızca bugünün tepkisini yönetmek değildir.
Yöneticinin görevi, geleceğin riskini bugünden görmektir.
Bir yöneticinin en büyük sorumluluğu belki de tam burada ortaya çıkar: Bir sonraki seçimi değil, bir sonraki nesli düşünmek. Çünkü şehir yönetimi günü kurtarma sanatı değildir.
Geleceği kurma sorumluluğudur. Şehirleşmek Başka, Şehirlileşmek Başka
Şehirlerin güvenli hâle gelmesi için yalnızca yöneticilerin değişmesi yetmez. Şehirde yaşayanların da değişmesi gerekir. Çünkü şehirleşmek ile şehirlileşmek aynı şey değildir.
Şehirli olmak; kaldırımın yalnızca kendisine ait olmadığını, parkın ortak kullanım alanı olduğunu, kamusal alanın kişisel mülk olmadığını, başkasının hakkına saygı göstermenin şehir hayatının temel şartı olduğunu bilmektir.
Deprem toplanma alanını otopark yapmakla güvenli şehir kurulamaz. Kaçak yapıya göz yummakla güvenli şehir kurulamaz. İmar hakkını kişisel kazanç olarak görmekle güvenli şehir kurulamaz. Bu itibarla şehir dönüşümünün yanında şehirli davranışının dönüşümüne de ihtiyacımız vardır.
Asıl Dönüşüm Zihinde Başlamalı
Belki de kentsel dönüşümün en zor tarafı budur.
Bir binayı yıkıp yeniden yapmak mümkündür.
Bir yolu genişletmek mümkündür.
Bir park yapmak mümkündür.
Ama insanların şehirle kurduğu ilişkiyi değiştirmek çok daha zordur. Kişisel çıkarın yerine kamu yararını koymak… “Ben ne kazanacağım?” sorusunun yanına “Şehir ne kazanacak?” sorusunu eklemek… Bugünün rantı yerine yarının güvenliğini düşünmek… Şehir toprağının ve imar hakkının sınırsız olmadığını kabul etmek… İşte gerçek dönüşüm biraz da budur.
Bu nedenle kentsel dönüşümün yanında zihni dönüşüme ihtiyacımız vardır. Hatta daha ileri bir ifadeyle: Ahlaklı bir paylaşım anlayışına. Çünkü şehir, yalnızca mülklerin yan yana geldiği bir alan değildir. Şehir, insanların birbirlerinin hakkına riayet ederek birlikte yaşadığı ortak mekândır.
Şehir Ekonomisi de Güvenlik Kadar Önemlidir
Güvenli şehir yalnızca mühendislik meselesi değildir. Şehrin ekonomik olarak güçlü olması da dirençliliğin bir parçasıdır. İnsanların istihdam edildiği, işletmelerin faaliyet gösterebildiği, ulaşımın kolay olduğu, kamusal alanların nitelikli olduğu şehirler krizlere karşı daha güçlü bir yapı oluşturabilir. Şehir yönetimi; imar, ulaşım, altyapı ve ekonomiyi birbirinden bağımsız düşünmemelidir. Bir yerde yeni konutlar yapılırken orada insanların nerede çalışacağı da düşünülmelidir. Yeni bir yerleşim alanı oluşturulurken ulaşımı, okulunu, sağlık hizmetini, sosyal alanını ve ekonomik hayatını birlikte planlamak gerekir.
6 Şubat depremleri, konut alanlarının yanında sanayi ve üretim alanlarının da afetlere karşı dirençli olmasının ne kadar önemli olduğunu göstermiştir. Bu nedenle TOKİ’nin konut üretimindeki tecrübesinin, uygun modeller geliştirilerek sanayi yapılarının dönüşümüne ve güvenli üretim alanlarının oluşturulmasına da uyarlanması üzerinde düşünülmelidir. TOKİ, “Sanayi TOKİ’si” olarak da bu manada yeniden örgütlenebilir. Bu yaklaşım aynı zamanda bir ihtisaslaşmayı da sağlayacaktır. Nasıl güvenli konut bir sosyal politika meselesiyse, güvenli sanayi alanı da ekonomik güvenlik ve şehir dirençliliği meselesidir. Şehir, yalnızca uyunacak bir yer değil, yaşanacak bir bütündür.
Mekânsal Planlama Demokratik Bir Meseledir
Şehrin geleceğine ilişkin kararlar yalnızca teknik kararlar değildir.
Buraya ne yapılacak?
Burada kaç kat olacak?
Bu alan korunacak mı?
Yeni nüfus nereye yerleşecek?
Ulaşım nasıl olacak?
Park nerede olacak?
Kamusal binalar nerede inşa edilecek?
Bütün bunlar aynı zamanda insanların yaşam biçimini belirleyen kararlardır. Bu nedenle mekânsal planlama demokratik katılımdan bağımsız düşünülemez. Şehirde yaşayan insan, yalnızca alınmış kararların sonucu ile karşılaşan kişi olmamalıdır. Kendi şehrinin geleceğine ilişkin kararların paydaşı olmalıdır. Katılımcılık, şeffaflık ve hesap verebilirlik bu nedenle şehir yönetiminin asli unsurlarıdır. Mevzuatımıza kazandırılan Kent Konseyleri, burada önemli bir katılım kaldıracı olabilir.
6 Şubat Bize Hâlâ Aynı Soruyu Soruyor
6 Şubat 2023, 1999’dan sonra alınan derslerin önemli olduğunu, ancak henüz yeterli olmadığını bize çok ağır bir bedelle gösterdi. Bu, yapılanları küçümsemek değildir. Tam tersine, yapılanları teslim ederek daha fazlasını yapma sorumluluğunu kabul etmektir. Afet sonrasında gösterilen kamu çabası takdire değerdir. Fakat bundan sonraki aşama, afet öncesi kamu yönetiminin kapasitesini güçlendirmektir. Çünkü enkazdan insan çıkarmak elbette büyük bir başarıdır.
Ama asıl başarı, insanın o enkazın altında kalmasını önlemektir.
Deprem riski seçim dönemlerine, hükümet dönemlerine veya belediye dönemlerine göre değişmez. Deprem riski siyasetin üstünde, günlük tartışmaların ötesinde, bütün kurumların ortak sorumluluğudur. Merkezi yönetim, yerel yönetimler, üniversiteler, meslek kuruluşları, yapı sektörü ve vatandaş aynı sorumluluk zincirinin parçalarıdır.
Akademi dünyası da düşünsel üretimin uygulama bulması için bu özele odaklanmalıdır.
Şehir yöneticileri cevap vermelidir.
Şehir plancıları vermelidir.
Mimarlar ve mühendisler vermelidir.
Merkezi yönetim vermelidir.
Yerel yönetimler vermelidir.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, kendi sorumluluk alanındaki ulaşım ve altyapı sistemlerinin afetlere hazırlığı bakımından bu sorulara cevap vermelidir.
Ve şehirde yaşayan herkes kendisine şu soruyu sormalıdır: Ben güvenli bir şehrin kurulmasına ne kadar katkı sağlıyorum? Çünkü deprem yalnızca mühendislerin problemi değildir.
Deprem bir şehir yönetimi problemidir.
Bir planlama problemidir.
Bir ulaşım problemidir.
Bir ekonomi problemidir.
Bir kamu yönetimi problemidir.
Bir şehirli davranışı problemidir.
Ve nihayetinde bir zihniyet problemidir.
Peki Gerçekten Unutmadık mı?
Her 17 Ağustos’ta ölenleri anacağız. Onların hatırasını yaşatacağız. “Unutmadık, unutmayacağız” diyeceğiz. Fakat bundan sonra bu cümlenin yanına birkaç soru daha eklememiz gerektiğine inanıyorum:
Ne öğrendik?
Neyi değiştirdik?
Neyi hâlâ değiştiremedik?
Bir sonraki depremden önce ne yapıyoruz?
İşte tam burada “unutmadık” sözünün gerçek anlamı ortaya çıkar. Unutmadık demek yalnızca anmak değildir. Unutmadık demek; mevzuatı değiştirmek, riskli yapıları tespit etmek, kentsel dönüşümü hızlandırmak, yapı denetimini güçlendirmek, dönüşümün finansmanını sağlamak ve şehirleri afet karşısında dirençli hâle getirecek ulaşım ve altyapıyı bugünden kurmaktır. Bu nedenle “unutmadık” sözünü yalnızca bir anma cümlesi olarak bırakmamak gerekir.
Unutmadık; Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği’ni yeniledik.
Unutmadık; Deprem Tehlike Haritası’nı güncelledik.
Unutmadık; riskli yapıların tespitini ve kentsel dönüşümü yaygınlaştırdık.
Unutmadık; yapı denetim sistemini güçlendirdik.
Unutmadık; 6306 sayılı Kanun’u yeniden düzenledik ve Kentsel Dönüşüm Başkanlığı’nı kurduk.
Unutmadık; dönüşümün önündeki finansman sorunlarını azaltmak için destek mekanizmaları geliştirdik.
Unutmadık; deprem sonrasında şehirlerin yalnızca binalarını değil, ulaşım ve altyapı sistemlerini de ayakta tutmak gerektiğini gördük.
Unutmadık; sözde bırakmadık.
Ama yapılması gerekenlerin henüz tamamlanmadığını da biliyoruz. Çünkü deprem hazırlığı tamamlanmış bir proje değil, sürekli devam eden bir kamu sorumluluğudur.
Hülasa
Depremi unutmamak, yalnızca depremde hayatını kaybedenleri anmak değildir. Depremi unutmamak, onların hayatını kaybetmesine yol açan şehircilik anlayışını değiştirmektir.
Şehirleri yalnızca sağlam binalardan ibaret görmemektir. Ulaşımı, altyapıyı, çevre yollarını, tahliyeyi, kamusal alanları, şehir ekonomisini, mimari estetiği ve sosyal hayatı birlikte düşünmektir.
Geçmişin şehircilik birikimini küçümsememektir.
Nisbeti bozmamaktır.
İktifa etmeyi bilmektir.
Fıtrata uygun şehirler kurmaktır.
Şehri yalnızca büyütmek değil, yaşatmayı bilmektir. Güvenli şehir yalnızca sağlam binaların bulunduğu şehir değildir. Güvenli şehir; ulaşımın çalıştığı, altyapının ayakta kaldığı, yardımın ulaşabildiği, insanların tahliye edilebildiği, ekonomik hayatın sürdürülebildiği ve kriz sonrasında yeniden ayağa kalkabilecek kapasiteye sahip şehirdir. Ve belki de en önemlisi, şehri yönetenlerin şehri kendilerine ait değil, kendilerine emanet edilmiş bir değer olarak görmeleridir.
İşte o zaman “unutmadık” sözü gerçek anlamını bulacaktır. Çünkü gerçek başarı, deprem olduğunda enkazın altından insan çıkarabilmek kadar; insanların enkazın altında kalmayacağı şehirleri önceden kurabilmektir.
17 Ağustos’u anmak geçmişe karşı sorumluluğumuzdur. Gelecek depreme hazırlanmak ise geleceğe karşı sorumluluğumuzdur.
Çünkü unutmak, yalnızca hafızayı kaybetmek değildir. Bazen bildiği hâlde gereğini yapmamaktır.
Oysa gerçek anlamda unutmamak, hatırladığını davranışa dönüştürmektir.
İşte bu nedenle: Unutmadık ve sözde bırakmadık.
Fakat bundan sonra daha fazlasını yapmak zorundayız. Çünkü şehir yönetiminin gerçek sorumluluğu yalnızca şehirleri büyütmek değil; insanı yaşatacak kadar güvenli, kriz karşısında ayakta kalacak kadar dirençli ve gelecek nesillere emanet edilebilecek kadar sağlam şehirler bırakmaktır.
Şehir yönetimi, nihayetinde bir imar faaliyeti değil, bir emanet yönetimidir ve bu emanetin merkezinde de şehir değil, insan vardır.
Dr. Süleyman Hacıcaferoğlu
Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Rehberlik ve Teftiş eski Başkanı, Bakanlık müşaviri, Şehircilik ve Kamu Yönetimi Uzmanı


