8.8 C
İstanbul
Pazartesi, Nisan 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 94

Şoförler uzun yolda vip sürüş keyfi yaşayacak

‘‘Selim Yuhay ile Maximus Kabin’’ Petrol Ofisi, ağır vasıta şoförlerinin kabinlerini yeniden tasarlıyor

Ekranların sevilen mimarı Selim Yuhay, evlerden sonra bu sefer de yolların gerçek kahramanları olan ağır vasıta şoförlerinin, ikinci yaşam alanı olan kabinlerini yeniliyor. 

Petrol Ofisi’nin ağır ticari araçlardaki seçkin motor yağı markası Maximus, mimar Selim Yuhay ile işbirliğine giderek kabinlerini yeniden tasarlıyor. ‘Selim Yuhay ile Maximus Kabin’ adlı programda her ay, Petrol Ofisi Maximus motor yağı kullanılan kamyon şoförlerinden birinin yaşam alanı olan kabinler, ünlü mimar tarafından yeni baştan tasarlanıyor. 

İlk talihli, lojistiğin kahramanlarından Osman Erol

‘Selim Yuhay ile Maximus Kabin’ programının ilk konuğu ise yıllarını yollara vermiş lojistik kahramanlarından Osman Erol oldu. Tecrübeli şoförün arkadaşları, eşi, kızı ve oğulları ile görüşen Selim Yuhay, onlardan beklentilerini, hayallerini, isteklerini öğrenerek ideal tasarımı oluşturdu ve uyguladı. Osman Erol’un 2001 model kamyonunda gerçekleştirilen tüm dönüşüm süreci, ‘Selim Yuhay ile Maximus Kabin’ programının ilk bölümünde yer alıyor. 

%50’ye varan daha az eksiltme sağlıyor, tasarruf ve performansı destekliyor

Türkiye madeni yağlar ve kimyasallar pazarında son 9 yıldır aralıksız olarak liderliğini sürdüren Petrol Ofisi, güç, güven ve performans isteyen zorluğu çok yüksek bir iş kolunda çalışan ağır vasıta şoförlerini ve ustalarını birer ‘Maximus Adam’ olarak tanımlıyor. Petrol Ofisi Madeni Yağlar, dostlukları çok eskiye dayanan Maximus Adamları çok iyi tanıyor, yakından takip ediyor. Yaşadıkları zorlukları biliyor, anlıyor ve onlara ideal çözümler sunuyor, destek oluyor. Maximus ürün ailesi, işte bu bakış açısı ile; onların gücüne güç katmak, işlerini kolaylaştırmak, kazançlarını arttırmak için geliştirildi. Sektör standartlarına göre %50’ye varan daha az eksiltme sağlayan yeni formülüyle Maximus motor yağları, motora ideal koruma sağlamasının yanı sıra yakıt tasarrufu sunuyor ve işletme giderlerinde de düşüş sağlıyor. 

Program, Maximus Adamlar düşünülerek geliştirildi  

Petrol Ofisi Madeni Yağlar, aynı bakış açısı ile Maximus Adamların hayatlarının büyük bölümünü geçirdikleri adeta ikinci evleri olan araç kabinlerini yenilemek, onlara daha konforlu, daha kullanışlı yaşam alanları sunmak üzere ‘Selim Yuhay ile Maximus Kabin’ programını geliştirdi. 

 ‘Selim Yuhay ile Maximus Kabin’ programına katılmak için kamyon ve çekici şoförlerinin, Maximus motor yağını aracında kullanırken çekilmiş bir fotoğrafı petrolofisimaximus sosyal medya hesabına göndermesi yeterli. Başvurular arasından her ay yapılacak çekilişle kazanan talihli şoförün araç kabininin iç tasarımı, baştan aşağı yeniliyor. Ekranların sevilen mimarı Selim Yuhay, şoför, ailesi ve arkadaşları ile görüşerek araç kabinini, estetik görünümün yanı sıra daha kullanışlı ve daha konforlu hale dönüştürüyor. ‘Selim Yuhay ile Maximus Kabin’ programı, Petrol Ofisi’nin sosyal medya hesaplarında yayınlanacak 

TürkAkım Doğalgaz Boru Hattı açılışı gerçekleşti

TürkAkım üzerinden sağlanacak doğalgaz tedariki, Türkiye’nin ve Avrupa’nın enerji güvenliğinin artırılmasına katkıda bulunacak.

TürkAkım Doğalgaz Boru Hattı’nın açılış töreni bugün gerçekleşti.

Etkinliğe, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic, Bulgaristan Başbakanı Boyko Borissov, Rusya Federasyonu Enerji Bakanı Alexander Novak, Türkiye Cumhuriyeti Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez ve Gazprom Yönetim Kurulu Başkanı Aleksey Miller katıldı. Gazprom Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve TürkAkım CEO’su Oleg Aksyutin ve BOTAŞ Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Burhan Özcan da etkinlikte uydu bağlantısı aracılığıyla yer aldı.

Karadeniz tabanına inşa edilen TürkAkım, Rusya ve Türkiye’nin doğalgaz iletim şebekelerini birbirine bağlıyor. Boru hattı, toplam kapasitesi 31,5 milyar metreküp olan iki hattan oluşuyor. Birinci hat, Türkiye’ye doğalgaz tedarik ederken, ikinci hat ise Türkiye toprakları üzerinden Güney ve Güneydoğu Avrupa ülkelerine gaz taşıyacak..

On beş ay süren açık deniz doğalgaz boru hattı inşaatı,  Kasım 2018’de planlanandan önce tamamlandı. Türkiye’de Kıyıköy beldesi yakınlarında bulunan Alım Terminali’nin inşaatı ise 2019’da tamamlandı.

TürkAkım, Rusya Birleşik Doğalgaz İletim Sistemi’nin parçası olan ve Anapa bölgesinde bulunan 224 MW kapasiteli Russkaya Kompresör İstasyonu’ndan başlıyor. Tesis, doğalgazın Türkiye kıyısındaki Alım Terminali’ne kadar 930 kilometre boyunca iki hat üzerinden taşınması için gerekli basıncı sağlıyor.

Teknolojik açıdan eşsiz bir proje olan TürkAkım’da 813 mm çapındaki borular dünyada ilk kez 2200 metre derinliğe döşendi.

TürkAkım projesinin tüm aşamalarında, çevre güvenliği de dâhil olmak üzere en ileri güvenlik standartları uygulandı. Aynı standartlar, işletim aşamasında da geçerli olacak ve sürekli bir çevresel izleme programı uygulanacak.

Gazprom Yönetim Kurulu Başkanı Aleksey Miller, “TürkAkım’ın devreye alınması tarihi bir olay. Öncelikle, Mavi Akım’ın ihracat kapasitesine TürkAkım’ın da eklenmesiyle Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu Rus doğalgazı, tamamı herhangi bir transit güzergaha ihtiyaç kalmaksızın doğrudan tedarik edilebilecek. İkincisi, Rus doğalgazının boru hattı aracılığıyla Avrupa’ya iletimi için yeni ve güvenilir bir rota sağlanmış oldu.

Bütün bunlar, kuşkusuz Türk ve Avrupalı ticaret ortaklarımızla olan işbirliğimizi üst seviyeye taşıyacak ve bölgenin enerji güvenliğinin arttırılmasına katkıda bulunacak” ifadelerini kullandı.

Selim Akın Akfen Holding’in CEO’su oldu

Akfen Holding Yönetim Kurulu’nun 6 Ocak tarihli kararı ile Grubun CEO’luğunu yürüten İbrahim Süha Güçsav’ın emeklilik dolayısıyla ayrılması talebinin kabulüne karar verilirken, Akfen Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili Selim Akın Akfen Holding’in yeni CEO’su olarak atandı.

Akfen Holding CEO’su Selim Akın yatırımlara devam edeceklerini belirtirken, “Gelecek dönemde de önümüze koyduğumuz hedeflerimizi yakalarken, 2020 yılında altyapı projelerine yatırım yapmaya devam edeceğiz” dedi.

Türkiye’nin önde gelen yatırım gruplarından Akfen Holding’in üst yönetiminde görev değişimi yaşandı.

Akfen Holding Yönetim Kurulu’nun 6 Ocak tarihli kararı ile Grubun CEO’luğunu yürüten İbrahim Süha Güçsav’ın emeklilik dolayısıyla ayrılması talebinin kabulüne karar verildi. Akfen Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili Selim Akın, aynı zamanda Akfen Holding’in yeni CEO’su oldu.

İbrahim Süha Güçsav ise gelecek dönemde Akfen Holding’in Yönetim Kurulu Başkan Danışmanı olarak görev yapacak.

“2020 YILINDA ALTYAPI PROJELERİNE YATIRIM YAPMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

Konuyla ilgili değerlendirmelerde bulunan Akfen Holding CEO’su Selim Akın, yeni dönemde Akfen Holding olarak yatırımlara devam edeceklerinin mesajını verdi.

Akfen Holding olarak 2018 ile 2019 yılları içinde 6,8 milyar TL yatırımla 5 bin 523 kişiye ilave istihdam sağladıklarını ifade eden Selim Akın, “Akfen Holding’in kurulduğu 44 yıldan bu yana her dönemde yatırımlarımıza aralıksız devam etmenin gururunu yaşadık. Gelecek dönemde de önümüze koyduğumuz hedeflerimizi yakalarken, 2020 yılında altyapı projelerine yatırım yapmaya devam edeceğiz. Aynı zamanda Akfen’in yatırımcı genlerine uygun olarak fırsat gördüğümüz yeni alanlarda da yatırım yapmayı amaçlıyoruz” ifadelerini kullandı.

SELİM AKIN KİMDİR?

2006 yılında İngiltere’nin Surrey Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun olan Selim Akın, aynı yıl Türkiye’ye döndükten sonra iş hayatına Akfen Holding Muhasebe Departmanı’nda başladı. Selim Akın, daha sonra Akfen Holding’in Proje Geliştirme ve Finansman Departmanları’nda görev yaptı. Akın’ın görev aldığı başlıca projeler; Araç Muayene İstasyonları’nın özelleştirilmesi ve finansmanı, Mersin Limanı’nın özelleştirilmesi ve finansmanı, Akfen Holding’in halka arz ve tahvil ihracı oldu. Halen Akfen Altyapı Holding ve Akfen İnşaat ve Turizm A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı ve Akfen Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili olarak görev yapan Selim Akın, artık Akfen Holding’in CEO’luğunu da yürütecek.

Türkiye Genç İşadamları Derneği yönetim Kurulu Başkanvekili ve Ticaret Komisyonu Başkanlığı görevini yürüten Selim Akın’ın, Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) ve Türkiye Turizm Yatırımcıları Derneği (TYD) üyelikleri de bulunuyor. Akın aynı zamanda 2018 yılından bu yana DEİK temsilciliği görevini de üstleniyor.

Yakın geleceğin trendi: Edge Computing

Sınır Bilişim; uygulamaları ve bilgi işlem kabiliyetini, onlara ihtiyaç duyan kullanıcılara veya “nesnelere” mümkün olduğunca yaklaştırmak için tasarlanmış bir IT sistemidir.

Sınır Bilişim ile Sis Bilişimin Farkları

Bu sektör terimleri kullanılırken kastedilen anlamlar birbirine çok yakın olduğu için terimler birbirlerinin yerine kullanılabilir ancak sektör fiili standart olarak Sınır Bilişime yönelmektedir. Cisco Sis Bilişim tabirini kullanırken GE, HPE ve APC by Schneider Electric gibi alanın önemli firmaları Sınır Bilişim terimini benimsemiştir.

Sınır Bilişim ile Bulut Bilişimin Farkları

Sınır bilişim, hibrit IT ortamlarında bulut bilişimi tamamlar. Bulut bilişim, merkezi veri merkezlerinden faydalanırken sınır bilişim, verilerin oluşturuldukları yere daha yakın olarak kullanıldığı ağın sınırındaki dağıtılmış mikro veri merkezlerini kullanarak çalışır.

Sınır Bilişim Neden Gereklidir?

Sınır bilişim, performans ve yasal gereklilikler açısından bulut tabanlı uygulama ve hizmetlerdeki eksiklikleri gidermek için gereklidir. Başka bir deyişle bulut bilişim, kritik uygulamaların gerektirdiği yanıt süresi taleplerini her zaman karşılayamaz. Ayrıca verilerin depolandığı yerlere ilişkin yasal düzenlemelere tabi olan şirketlerin yerel depolama alanı ihtiyaçlarını karşılamada da yetersiz kalabilir.

Verimliliği ve iş performansını iyileştirmekte dijitalleşmeye yönelik eğilim, Nesnelerin İnterneti (IoT) uygulamaları başta olmak üzere yüksek performans gerektiren uygulama talebini artırdığı için bulut bilişimin eksiklikleri önemli bir sorun yaratmaktadır. IoT uygulamaları genellikle çok yüksek bant genişliği, düşük gecikme süresi ve güvenilir performansın yanı sıra yasal gerekliliklerin ve uyum standartlarının karşılanmasını da gerektirir. Bu nedenle, IoT uygulamaları sınır bilişim için ideal bir adaydır.

Sınır Bilişim Veri Merkezlerinin Kurulumu

Sınır bilişim kurumları birçok farklı şekilde uygulansa da genellikle şu üç kategori altında değerlendirilir:

1.Bina güvenlik sistemini çalıştıran bir cihaz veya tesis içi sistemlerle çevrimiçi depolama hizmetini entegre ederek aralarında veri aktarımını kolaylaştıran bulut depolama ağ geçidi gibi belirli bir amaca yönelik yerel cihazlar.

2. Önemli düzeyde işleme ve depolama kapasiteleri sunan küçük, yerelleştirilmiş veri merkezleri (1-10 kabin)

3. Nispeten daha geniş yerel kullanıcı topluluklarına hizmet veren 10’dan fazla kabinli bölgesel veri merkezleri.

Bu sınır bilişim örneklerinin her biri, boyutlarına bakılmaksızın işletme için önemlidir ve bu nedenle kullanılabilirliğin en üst düzeye çıkarılması temel bir gereksinimdir. Dolayısıyla şirketlerin, büyük ve merkezi bir veri merkezi oluşturmaya gösterdiği önemi güvenilirlik ve güvenliğe de göstererek sınır bilişim veri merkezleri oluşturmaları kritik önem taşır…

IoT, Sınır Bilişim İhtiyacını Nasıl Artırıyor?

IoT, verilerin çeşitli sensör ve cihazlardan toplanmasını ve bu verilere belirli algoritmaların uygulanmasıyla işletmelere fayda sağlayan içgörülerin elde edilmesini kapsar. Sanayi, elektrik dağıtımı, trafik yönetimi, perakende satış, medikal ve eğitim de dahil birçok sektör, müşteri memnuniyetini artırmak, maliyetleri düşürmek, güvenliği ve operasyonları iyileştirmek ve son kullanıcı deneyimini zenginleştirmek gibi sayısız avantaj sağlamak için teknolojiden faydalanır. IoT Uygulamalarında Sınır Bilişime İhtiyaç Duyulmasının 3 Ana Nedeni

1. Bant Genişliği

Bazı IoT uygulamalarının oluşturduğu veri hacmi ve tüm bu verileri buluta gönderme maliyetleri, şaşırtıcı derecede yüksek olabileceği için yerel işleme daha pratik ve faydalı bir çözüm haline gelebilir. Petrol ve doğalgaz arama uygulamalarında kullanılabilen yüksek çözünürlüklü videolar dahil büyük miktarda içerik akışı gerektiren her türlü uygulama için de geciktirici bir etkendir.

2. Gecikme

Bazı uygulamalarda, bir veri paketinin hedefine gidip geri dönmesi için geçen zamanı ifade eden gecikme süresi son derece düşük olmalıdır. Örneğin otonom arabalar, sağlık hizmetleri veya endüstriyel tesis alanı uygulamaları gibi güvenliğin önemli olduğu tüm uygulamalar, neredeyse anlık yanıt süresi gerektirir. Verilerin merkezi bir hizmete gidip gelmesi sürecinde doğal olarak yaşanan gecikme bulut hizmetlerini bu tür uygulamalar için elverişsiz kılar.

3. Yasal Gereklilikler

Yasal gerekliliklerin oldukça önemli olduğu sektörler ve bölgelerde (Genel Veri Koruma Tüzüğü’nün (GDPR) uygulandığı Avrupa gibi), kişisel bilgilerin nerede depolanacağı ve nasıl aktarılacağı da dahil olmak üzere bu bilgilerin işlenme yöntemi sıkı bir şekilde kontrol edildiği için yerelleştirilmiş veri merkezlerine duyulan ihtiyaç artar.

Bu örneklerdeki gibi birçok durumda sınır bilişim kurulumları, belirtilen sorunların üstesinden gelmede önemli bir rol oynar.

Kristal Elma’dan Aygaz’a iki ödül verildi

Otogazın yüksek oktanlı ve yüksek performanslı bir yakıt olduğunu, “Binip Binmeden Konuşma” reklam filmi için özel olarak ürettiği “Canavar Araba” ile anlatan Aygaz, Effie’den sonra, Kristal Elma’dan da ödülle döndü. Aygaz, bu yıl 31’incisi düzenlenen Kristal Elma Türkiye Ödül töreninde, “Entegre Kampanyalar/Dayanıklı Tüketim” ve “Film-TV ve Sinema/Hizmetleri/ Otomotiv ve Otomotiv Ürünleri” kategorilerinde Bronz Elma ödüllerinin sahibi oldu.

Aygaz, otogazın yüksek oktanlı ve yüksek performanslı bir yakıt olduğunu anlattığı, “Binip Binmeden Konuşma” reklam filmiyle Kristal Elma Türkiye Reklam Ödülleri Yarışması’nda iki ödüle birden layık görüldü.

Ürün kalitesi ve üstün hizmet anlayışıyla Türkiye’nin en çok tercih edilen LPG markası olan Aygaz, Effie Reklam Ödülleri’nden sonra, Kristal Elma Ödülleri’nde de “Entegre Kampanyalar/Dayanıklı Tüketim” ile “Film-TV ve Sinema/Hizmetleri/ Otomotiv ve Otomotiv Ürünleri” kategorilerinde Bronz Elma ödüllerinin sahibi oldu.

31. Kristal Elma Ödülleri, Türkiye’de pazarlama iletişiminin yaratıcılık düzeyini yükseltmek; ajanslar ve şirketlerin özgün başarılarını belgelemek amacıyla düzenleniyor. Kristal Elma’da bu yıl, sekiz büyük, 166 kristal, 151 gümüş, 138 bronz ve beş özel olmak üzere toplam 468 ödül sahiplerini buldu.

Aygaz, otogazın yüksek oktanlı yüksek performanslı bir yakıt olduğunu vurgulamak amacıyla geçen yıl hazırladığı reklam filmleri için Türkiye’nin ilk LPG’li “monster” aracını üretmişti. Ünlü yönetmen Ali Taner Baltacı’nın yönettiği; Erdem Baş, Aydan Taş, Feramuz Tanrıverdi ve Sarp Bozkurt’un rol aldığı reklam filmi için, yaklaşık 6 metre uzunluğunda, 3,5 metre genişliğinde, 3,3 metre yüksekliğindeki “Canavar Araba” özel olarak üretilmişti. Reklam filmi, otogazla ilgili yanlış bilinen konulara dikkat çekerek, bu konuda kamuoyundaki algıyı değiştirmeyi amaçlıyor.

Kesintisiz Üretim İçin İnovatif Teknoloji

Endüstri 4.0’ın temelini oluşturan endüstriyel IoT sektörünün öncü markası Okyanus Teknoloji, gerçek zamanlı konum belirleme sistemi Wipelot ile sanayi işletmelerine ihtiyaç duydukları pek çok alanda özel çözümler sunuyor. Karmaşık süreçleri bulunan ve zaman odaklı olan sanayi işletmelerinde ekipmanları, malzemeleri, çalışanları ve araçları gerçek zamanlı olarak takip eden Wipelot, görünmeyeni görünür kılıyor. Kesintisiz üretime imkan tanıyarak üretim hacmini, hızını ve verimliliği maksimum seviyeye çıkaran Wipelot, maliyetleri ise minimuma indiriyor. 

Global şirketlerin ve Türkiye’nin 500 büyük sanayi kuruluşu konumundaki firmaların dijitalleşen iş süreçlerinde verimlilik, hız artışı ve iş güvenliği sağlayan gerçek zamanlı izleme teknolojileri markası Wipelot ile öne çıkan Okyanus Teknoloji; otomotiv, beyaz eşya, metal, enerji, gıda, sağlık, ilaç, kozmetik ve tekstil gibi sanayi kollarının yanı sıra madencilik, inşaat, havacılık, savunma sanayi gibi pek çok farklı sektöre yüksek katma değer sunuyor. Ekipman, malzeme, çalışan ve araçların sürekli hareket halinde olduğu sanayi işletmelerinde tüm üretim sürecini optimize etmeyi sağlayan Wipelot’un sunduğu iş çözümleri ile maliyetler minimuma inerken üretim hacmi, hızı ve verimliliği maksimuma çıkıyor.

İşletmelerde çeşitli kaynaklardan gelen konum ve durum verilerini birleştiren ve karmaşık süreçlere sahip üretim endüstrisine büyük kolaylık sunan Wipelot, bu sayede tüm verileri tek bir platformda görebilmeyi mümkün kılıyor. Wi-Fi teknolojisinden de ileri derecede faydalanan ve görünmeyeni görünür hale getiren Wipelot, üretim operasyonlarını en iyi şekilde yürüterek kesintisiz üretime, enerji tasarrufuna, yüksek kaliteye ve karlılığa imkan tanıyor.

Sanayinin her kolunda ihtiyaca özel çözüm

Wipelot bünyesinde işletmelerin her türlü ihtiyacına cevap verebilecek çözümler yer alıyor. Sanayide üretim söz konusu olduğunda özellikle öne çıkan enerji tüketimi ve verimliliği konuları için geliştirilen Wipelot OTX, enerji tüketiminin yoğun olduğu bölgelerde enerji verimliliğini ölçerek gereksiz kullanımların önüne geçmeyi ve yüksek tasarruf sağlamayı mümkün kılıyor. Kablosuz ölçüm sistemi olan Wipelot OTX, anlık ve ortalama değerlere göre gerekli durumlarda uyarı sistemi vererek riskli durumların oluşmasını engelliyor.

Yüksek çalışan verimliliği ve iş güvenliği

Sahadan alınan gerçek zamanlı verilerden yola çıkarak analiz gerçekleştiren Wipelot; personelleri, araçları, iş makinelerini, ekipmanları, yarı mamul ürünleri ve riskli çalışma ortamlarının sıcaklık, nem, gaz, ışık gibi değerlerini anlık olarak takip ederek verimlilik ve iş güvenliği sağlıyor. Personelin ve ekipmanın konumunu anlık olarak takip edip hangi saatte nerede bulunduğunu, hangi alanda ne kadar vakit harcadığını görebilmeyi sağlayan ve kaza anlarında ilgili birimlere uyarı sinyali gönderen Wipelot, bu konuları haritalaştırıyor yani ayak izlerini çıkarıyor. Bu sayede Wipelot ile pek çok işletmenin en büyük sorunları arasında yer alan; ekipmanlarım, iş makinalarım, üretimdeki yarı mamullerim ve demirbaşlarım nerede, şu an kaç adet demirbaşım var ve kaçı kullanımda, personelim nerede, verimli çalışıyor mu, bir kaza ya da sorun yaşadılar mı, forkliftler çalışanlarıma çarpabilir mi, tesisimdeki sıcaklık, nem, gaz değerleri ne durumda ve çalışanlarım için sorun teşkil edebilir mi, işletmemin hangi bölümünde kaç adam saatlik iş var gibi soruların cevaplarını bulmak çok kolay hale geliyor.

Çalışanın iş yapış anında durumunu gözetim altında tutup çalışan yoklaması yapabilen ve 7 gün 24 saat kesintisiz ve gerçek zamanlı çalışabilen Wipelot sistemi ile işgücü ve zaman kaybı da önleniyor. İş makinaları, çalışanlar veya ekipmanlar arasında meydana gelebilecek kazaları önlemeye yönelik bir yaklaşma-çarpışma uyarı sistemi olan Wipelot SafeZone ise iş makinesi ile işçi birbirine fazla yaklaştığında sesli, titreşimli ve görsel uyarı vererek sürücü ve yayaları çarpışmalara karşı uyarıyor.

İTÜNOVA bilgiyi sanayi ile buluşturuyor

‘Bilgi’yi sanayi ile buluşturma ve ticarileştirme hedefiyle önemli çalışmalara imza atan İTÜNOVA TTO’nun Genel Müdürü Dr. Ercan Çitil, 2019’u yüzde 115’lik artış ve 75 milyon TL’lik ciroyla tamamladıklarını açıkladı. 2020’nin Ar-Ge sektörü için umutlu bir yıl olacağının altını çizen Çitil, “Ülkemizin 2023 vizyonuyla yaşadığı yerlilik ve millilik dönüşümü, teknoloji ve savunma sanayi temeliyle birlikte Ar-Ge sektöründe ciddi atılımlara zemin hazırlıyor” dedi.

İstanbul Teknik Üniversitesi’nin teknoloji transfer ara yüzü olarak hizmet vermek amacıyla kurulan İTÜNOVA Teknoloji Transfer Ofisi (TTO), 2019 yılını yüzde 115’lik bir artış ve 75 milyon TL’lik ciroyla tamamladı. Geçtiğimiz yılı değerlendiren İTÜNOVA TTO Genel Müdürü Dr. Ercan Çitil, “2019 yalnız ülkemiz için değil tüm dünya için ekonomik açıdan ciddi riskler içeren bir yıl oldu. Sosyo-politik gerginliklerin yaşandığı, ABD-Çin eksenli ambargo ve ekonomik yaptırım uygulamalarının yüksek düzeyde izlendiği dönemde kurum olarak başarılı bir süreç geçirdik. 2019’da toplam değeri 58 milyon TL’yi aşan 163 proje hayata geçirdik. 35 milyon TL seviyesinde seyreden yıllık ciromuzu hükumetimizin politikaları ve Ar-Ge’ye verilen önemle birlikte yüzde 115’lik bir artışla 75 Milyon TL’ye çıkartmayı başardık. Bu yükselişte özellikle yürüttüğümüz kamu projelerinin önemli bir payı olduğunu söyleyebiliriz. Yine ulusal ve uluslararası özel sektör bazlı Ar-Ge projeleri danışmanlıklarına imza atarak, yurt içinde yaşanan döviz handikabını aştık. Toplamda 86 personelimizle çalışmalarımızı sürdürüyoruz” dedi.

İTÜNOVA TTO’dan 85 milyon TL’lik ciro hedefi

2020’de kamu ve özel sektörle devam eden iş birliklerinin yanında uluslararası proje sayısını da artırmayı hedeflediklerinin altını çizen Çitil, “İngiltere ofisimizin de desteğiyle AB projeleri başta olmak üzere; portföyümüzdeki patentlerin ticarileştirilmesi için yurt dışı bağlantılarımızı artıracağız. 2020’de toplam değeri 65 milyon TL’yi aşan yeni 170 proje hayata geçirerek, ciromuzu 85 milyon TL’nin üzerine çıkartmayı hedefliyoruz” diye konuştu.

“Yapay zeka temelli Ar-Ge çalışmaları öne çıkacak”

2020’nin Ar-Ge sektörü için umutlu bir yıl olacağının altını çizen Çitil şunları söyledi; “Ülkemizin 2023 vizyonuyla yaşadığı yerlilik ve millilik dönüşümü, teknoloji ve savunma sanayi temeliyle birlikte Ar-Ge sektöründe ciddi atılımlara zemin hazırlıyor. Biz de teknoloji transfer ofisleri sektörünün lider kurumlarından biri olarak bu tablodaki yerimizi alacağız.

Günümüzde büyük bir önem kazanan yapay zeka temelli Ar-Ge çalışmaları, 2020 boyunca sektörümüzde belirleyici rol oynayacak. Türkiye Ulusal Uzay Ajansı’nın kurulması ile ülkemizdeki uzay ve havacılık sektörü faaliyetlerinin artmasını bekliyoruz. Ülkemizi ve dünyamızı tehdit eden küresel ısınma, enerji kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı ve verimli harcanması temelli çevre projeleri de yine 2020 için önemli birer çalışma sahası olacak. Ayrıca dünyada var olan elektrikli lojistik araçları, elektrik temelli ulaşım araçlarının geliştirilmesi faaliyetleri de yine yeni dönemde hız kazanacak. Burada ülkemizin yerli ve milli otomobil çalışması oldukça önemli bir noktaya çıtayı çıkarırken, üretilen teknolojinin devamlılığı ve gelişmesini sağlamak ise biz Ar-Ge ekosistemi aktörlerine düşecek.”

Rekabet temelli enerji piyasası oluşturulacak

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, baca filtresi bulunmayan 13 termik santralle ilgili sürecin başladığını belirterek, “Kapanan santrallerin ortalama saatlik üretim gücü 1883 megavattır. Bunu diğer santrallerden karşılayacak yeteri kadar rezerv kapasitemiz mevcuttur.” dedi.

Bakan Dönmez, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum ile yaptıkları müşterek basın toplantısında, bu santrallerin 3 tanesinde sorun olmadığını ve standartları sağladıklarını söyledi.

Sürecin bir parçası olarak standartlara uymayan santrallere Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından gerekli yaptırımların uyguladığını dile getiren Dönmez, “Hepinizin bilmesini isterim ki bu santrallerin kapanması ya da üretiminin belli bir süre son bulması, enerji arz güvenliğimiz açısından hiçbir sorun ortaya çıkarmayacak. 90 bin megavatın üzerindeki kurulu gücümüz ve kaynak çeşitliliğimizle elektrik arzımız sorunsuz sürecek.” ifadesini kullandı.

Milli Enerji ve Maden Politikasının en önemli parçası olan enerji arz güvenliği adına şimdiye kadar birçok projenin altına imza attıklarına işaret eden Dönmez, şöyle konuştu:

“Hepimizin bildiği üzere baca filtresi bulunmayan 13 termik santralle ilgili sürecin başladığını açıklamıştık. Bu santrallerin 3 tanesinde sorun olmadığını ve standartları sağladıklarını da dile getirdik. Kapanan santrallerin ortalama saatlik üretim gücü 1883 megavattır. Bunu diğer santrallerden karşılayacak yeteri kadar rezerv kapasitemiz mevcuttur.”

“Elektriğin yüzde 62’si yerli ve yenilenebilir kaynaklardan”

Dönmez, Türkiye’nin enerji sepeti çeşitliliğini sağlamak amacıyla da önemli bir aşama kaydettiklerini anlattı.

Bugün Türkiye’de elektriğinin yüzde 62’sinin yerli ve yenilenebilir kaynaklardan elde edildiğinin altını çizen Dönmez, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Her türlü enerji kaynağımızı az çok demeden milletimizin hizmetine sokmaya devam ediyoruz. Herkes bilsin ki vatandaşlarımızı ne doğal gaz ne de elektrikten yoksun bırakmayacağız. Önümüzdeki süreçte elektrik arzında bu santrallerin kapanması nedeniyle hiçbir sorun yaşamayacağız. Bu yatırımlarımız ve projelerimizle Türkiye’nin hiçbir şekilde enerji arz sorunu kalmamıştır. Gelecekte de böyle bir sorunla karşılaşmayacağız. Hedefimiz olan kesintisiz, kısıntısız ve sürekli enerji arzı yolunda çalışmalarımızı sürdürmeye de devam edeceğiz.”

Dönmez, kurallara uygun, rekabet temelli ve serbest piyasa koşullarının hakim olduğu bir enerji piyasası oluşturmak adına atılan adımların hızla devam ettiğini kaydetti.

Türkiye’nin öngörülebilir enerji piyasası ve kesintisiz arz anlayışıyla yoluna devam edeceğini belirten Dönmez,” Bunu yaparken de ne çevre ve insan sağlığı hassasiyetimiz bir kenara bırakacak ne de üretimden geri kalacağız.” değerlendirmesinde bulundu.

Dönmez ayrıca, kapatılan termik santrallerdeki çalışanların haklarının takipçisi olacaklarını sözlerine ekledi.

İlk sıvı soğutmalı entegre IT kabini üretildi

Schneider Electric, Avnet ve Iceotope ile birlikte sektörün ilk ticari şasi bazlı ve batırmalı sıvı soğutmasına sahip entegre kabinini üretti.

Bu yeni ürün ile çip yoğunlukları artarken, daha düşük işletme maliyetleri, daha yüksek verimlilik, daha az karbon ayak izi ve fansız çalışma mümkün oluyor.

Batırmalı sıvı soğutmalı entegre IT kabin, sıvı soğutmalı sunucu çözümlerinin endüstrileştirilmesinde bir kilometre taşı niteliğinde.

Enerji yönetimi ve otomasyonun dijital dönüşümünde dünya çapında uzman olan Schneider Electric, Avnet ve Iceotope ile birlikte sektörün ilk ticari şasi bazlı ve batırmalı sıvı soğutmasına sahip entegre kabinini geliştirdiklerini duyurdu. Yoğun işlemli uygulamalar için optimize edilen çözüm, enerji verimliliğini artırmak için yüksek güçlü bir GPU sunucusuyla Iceotope’un sıvı soğutma teknolojisini bir araya getiriyor. Avnet, veri merkezlerine veya Edge bilişim ortamlarına sade dağıtım yapmak için sıvı soğutmalı sunucuyla Schneider Electric’in NetShelter sıvı soğutmalı kabin sistemini entegre ediyor. Yeni nesil veri merkezi yönetimi yazılımı EcoStruxure IT Expert ve dijital servis EcoStruxure Asset Advisor ile birlikte sağlanan bu çözüm sayesinde, sistem EcoStruxure™’a uyumlu ve hazır hale geliyor.

Türünün ilk örneği olan sıvı soğutmalı çözüm, yüksek işlem ihtiyacının daha fazla enerji kullanımı gerektirdiği büyük veri analitikleri, yapay zeka ve makine öğrenimi algoritma eğitimi geliştirmesi gibi uygulamalar için ideal. Son dönemde Gartner gibi kurumlar da bu konuda oldukça ilgi çeken raporlar yayınladılar. Gartner’a göre sıvı soğutma takip edilmesi gereken bir teknoloji. Analist Henrique Cecci de benzer bir şekilde veri merkezi operatörlerine “Modern sıvı soğutma çözümleri kullanarak soğutma enerjisi verimliliklerini en üst düzeye çıkarın” tavsiyesinde bulunuyor. Sıvı soğutma, GPU’ların yüksek güç yoğunluğuna rağmen daha yüksek verimlilik, daha düşük işletme maliyetleri, daha yüksek güvenilirlik ve neredeyse sessiz çalışma özellikleri sunuyor. Avnet, Iceotope ve Schneider Electric talep arttıkça ortaklığa başka sunucu OEM’lerini de dahil ederek tekliflerini genişletmeyi planladıklarını duyurdular.

Schneider Electric İnovasyon ve Güvenli Güç CTO’su ve Kıdemli Başkan Yardımcısı Kevin Brown bu yeni çözüm ile ilgili şunları dile getirdi; “Schneider Electric veri merkezlerini daha sürdürülebilir hale getirmeyi taahhüt ediyor ve sıvı soğutma bu konuda oldukça güçlü bir yaklaşım. Bu son gelişme daha geleneksel ‘doğrudan çipe’ sıvı soğutma sistemlerinin uyumluluk ve servis edilebilirliğini sunarken aynı zamanda tank bazlı çözümlerin verimlilik ve etkinliğini sağlayan şasi bazlı batırmalı çözümlerin endüstrileştirilmesinde önemli bir ileri adım anlamına geliyor. İşlem yoğun uygulamalardaki artış hesaba katıldığında bu yaklaşımın son derece umut verici olduğunu düşünüyoruz.”

Avnet Integrated Global Başkanı Scott MacDonald; “Avnet önde gelen bir global teknoloji çözümleri sağlayıcısı olarak değişen pazarlara, trendlere ve teknolojilere uyum sağlama konusunda daima üstün başarı gösterdi. Bunu dünyanın en iyi teknoloji tasarımcıları ve donanım üreticileriyle ortaklık kurarak yaptık, yapıyoruz. Son olarak müşterilerimize mümkün olan en iyi sıvı soğutma çözümlerini oluşturmak için sıvı soğutma alanında uzman Iceotope ve global altyapı devi Schneider Electric ile ortaklık kurduk. Müşterilerin artan çip yoğunlukları, zorlu IT ortamları, artan enerji maliyetleri, su kullanım kısıtlamaları ve yer kısıtları nedeniyle karşı karşıya kaldıkları soğutma zorluklarını akılcı bir şekilde ele alan bu çözümü entegre etmek, gerçekleştirmek ve desteklemekten dolayı heyecanlıyız” dedi.

Iceotope CEO’su David Craig ise; “Iceotope olarak yenilikçi şasi düzeyi batırmalı sıvı soğutma teknolojimizi pazarın geneline sunmaktan dolayı son derece mutluyuz. Bu kapsamda Edge bilişim cihazlarından buluttaki daha büyük sunucu çiftliklerine kolayca ölçeklenebilen sıvı soğutma teknolojisi sunuyoruz. Ayrıca doğrudan çipe (direct-to-chip) sıvı soğutma sistemleriyle karşılaştırıldığında bizim yaklaşımımız daha verimli, daha güvenilir, daha fazla yer tasarrufu sağlıyor, fanları ortadan kaldırıyor ve veri merkezi çapında kurulduğunda maliyetleri azaltıyor” şeklinde konuştu.

2020 yılının trendleri teknoloji ile şekillenecek

Müşteri deneyimi ile farklılaşmak ve rekabette öne çıkmak isteyen işletmeler 2020 yılında teknoloji ile şekillenen yeni trendlere odaklanacak. 

ROPO

Müşteri deneyimi yönetim çözümü Wiseback‘in Kurucu Ortağı Hasan Genç, yaptığı açıklamada 2020 yılında öne çıkacak müşteri deneyimi trendleri hakkında bilgi verdi. Teknoloji ile birlikte tüketici alışkanlıklarının değiştiğini ve müşteri deneyiminde yeni trendlerin ortaya çıktığını belirten Genç, şunları söyledi: “E-ticaretin yükselişiyle fiziksel mağazalar gözden düşmeye başlasa da halen birçok sektörde fiziksel mağazalar lokomotif konumunda. Daha uygun fiyat ve adrese teslimat gibi avantajlar e-ticaret kanalını öne çıkarsa da tüketiciler görmeden satın almak istemiyorlar. ROPO (Research Online Purchase Offline) yani online araştırma yapıp offline satın alma trendi yükselişte. Hızlı tüketim dışında kalan ürünlerde bu eğiliminin oldukça yaygın olduğunu görüyoruz. ROPO’nun tersi (Research Offline Purchase Online) yani fiziksel mağazada deneyimleyip satın almayı e-ticaret sitesinden yapma eğiliminde de artış var. Sanal ve fiziksel mağazaları birbirine rakip olarak konumlandırmak yerine birbirini destekleyen bir yapı oluşturmak en doğrusu olacaktır. Fiziksel mağazalar aynı zamanda deneyim merkezlerine dönüşüyor. Birçok marka fiziksel mağazadaki müşterilerine sanal mağazada geçerli indirim kodu sunmaya başladı. Bu sayede sanal mağazadaki satışların yüzde kaçının fiziksel mağazadan geldiğini ölçümleme şansına da sahip olmak mümkün. Bu senaryonun tam tersini de görüyoruz. Fiziksel ve sanal mağazaların avantajlarını birbirini destekleyecek şekilde kullanım yaygınlaşıyor.”

NPS

Son yılların gözde müşteri sadakat metriği NPS’den bahseden Genç, şunları söyledi: “İş dünyasındaki en basit kurallardan bir tanesi: Ölçmeden yönetemezsiniz! Müşteri deneyimlerini mutlaka tüm temas noktalarında ölçümlemek gerekiyor. Müşteri deneyimi metrikleri arasında son yıllarda öne çıkan NPS’in yükselişi devam ediyor.

Tek bir soru ile müşteri sadakatini ölçümlemeye imkan sunan NPS dünyanın en büyük şirketlerinin de tercihi. NPS skoru ile gelir arasında çok güçlü bir korelasyon olduğu kanıtlandı. Şirketler NPS anketlerinde mantıksal bir akış oluşturup düşük puan veren müşterilerinden daha fazla bilgi almaya çalışıyor.”

Omni-channel yönetim

Müşteri deneyimi yönetiminde artık çoklu kanal yerine omni-channel yaklaşımın tercih edildiğini belirten Genç sözlerine şöyle devam etti: “ Müşterilerinize farklı iletişim kanalları üzerinden ulaşıyor olabilirsiniz. Web sitesi, mobil uygulama, fiziksel mağaza, sosyal medya, sms, e-posta vb. Tüm bu kanalları omni-channel bir yaklaşımla yönetmek büyük avantajları beraberinde getiriyor. Kusursuz müşteri deneyimini hedefleyen şirketler tüm geri bildirimleri tek bir noktada toplamayı ve yönetmeyi tercih ediyor.  Tüm temas noktalarında müşteri deneyimini ölçümleyip, müşteri yolculuk haritasına genel bir bakış yapmak kayıp müşteri oranını da (churn rate) düşürüyor.”

Otomasyon ve entegrasyon

“Müşteri deneyimi anlık ölçümlenmeli” diyen Hasan Genç, şöyle dedi: “ Şirketler artık müşterilerine dönemsel anketler sunmak yerine, temas noktalarında anlık ölçümleme yapacak otomasyonlar oluşturuyor. Alışveriş sonrası sms, e-posta ile deneyimlerinin nasıl olduğunu soruyorlar. Web sitelerini ziyaret eden müşterilerinden web sitelerini geliştirmek için öneriler istiyorlar. Ne kadar çok otomasyon, o kadar az insan gücü demektir. Teknolojinin sunduğu avantajları kullanıp,  API ve SDK ile farklı sistemler arasında entegrasyonlar sağlamak mümkün. Bağımsız sistemler yerine birbiriyle entegre çalışabilen bulut çözümler tercih ediliyor.”

Yapay zeka ile duygu analizi

Yapay zekanın her alanda yaygınlaştığını ifade eden Genç konu hakkında şu şekilde konuştu: “Her müşteri yorumunu dikkatlice okumak ve değerlendirmek gerekiyor. Geri bildirimler teşekkür, öneri veya şikayet olarak sınıflandırılmalı. Gerekli durumlarda müşterilere mutlaka geri dönüş sağlamak gerekiyor. Yapay zeka destekli metin analizi yapan sistemler kullanarak tüm bu işlemleri hızlıca yapmak mümkün. Müşteri yorumlarının duygu analizi (sentiment) ile ölçümlenmesi müşteri deneyiminde yeni bir metrik olarak karşımıza çıkıyor.”

Kiosk ile anlık ve hızlı geri bildirim

Anlık ve hızlı geri bildirim almanın önemine değinen Genç, şunları söyledi: “ Müşterilerinizden anlık ve hızlı geri bildirim almak için kullanabileceğiniz kanalların başında kiosk ekranlar geliyor. Müşterinizin ek bir uygulama veya cihaz kullanmadan sizin sunacağınız kiosk ekran üzerinden değerlendirme yapmasına imkan sunabilirsiniz. Yüksek frekansta toplayacağınız yanıtlarla NPS ve mutluluk oranını temas noktası bazında ölçebilirsiniz. Kiosk ekranları 2020 yılında daha sık görüyor olacağız.”

Çalışan deneyimi ve eNPS

Son olarak çalışan deneyimi ve müşteri deneyiminin bir elmanın iki yarısı gibi olduğunu belirten Genç, şu açıklamada bulundu: “ Her iddialı markanın hedefi kusursuz müşteri deneyimi sunmak. Kusursuz müşteri deneyimine giden yol çalışan deneyiminden geçiyor. Çalışanlarınıza iyi bir deneyim sunmuyorsanız kusursuz müşteri deneyimini unutun. Çalışan deneyimi için eNPS (employee NPS) ve diğer ölçümleme metotlarını kullanabilirsiniz. Dönemsel anketler ile çalışan deneyimini ölçümleyin ve çalışanlarınızdan ürün ve hizmetlerinizi geliştirebilmek için öneri isteyin.”

Nükleer Santrallerin enerji politikaları içindeki yeri ve önemi

Toplumların ve ülkelerin refah seviyelerini yükseltebilmeleri veya refah seviyelerini geliştirerek sürdürebilmeleri için daha çok üretim ve hizmet işlevini yerine getirmeleri gerekmektedir. Bu bağlamda, kısaca “iş yapabilme kabiliyeti” olarak tanımlanan, dolayısıyla her eylem için gerekli olan enerjiye yadsınamaz ölçüde ihtiyaç duyulmaktadır.

Sanayi devrimini takiben bilgi çağına girmekte olan ülkeler ve dolayısıyla gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için enerji kaynaklarına ulaşım ve enerji üretimi, enerji politikaları kapsamında başat sorun niteliği taşımaktadır. Enerjinin farklı çeşitleri olmasına karşın, bunlar içinde elektrik enerjisinin ayrı ve farklı bir yeri bulunmaktadır. Zira elektrik enerjisinin diğer enerjilere dönüşümü hayli kolay olup, alternatif akım olarak kilometrelerce uzağa taşınabilmektedir. Bu nedenle de en çok talep edilen enerji, elektrik olmaktadır. Nitekim ülkelerin elektrik enerjisi üretimi ve kişi başı elektrik tüketim değerleri ülkelerin birbirlerine göre değerlendirilmesine ilişkin önemli bir indikatör olarak nitelenmekte ve enerji denince çoğu kez de ilk akla gelen elektrik enerjisi olmaktadır. Bu bağlamda da elektrik üretilen enerji santraları öne çıkan enerji tesisleri durumundadırlar. Dolayısıyla da enerji politikaları açısından elektrik enerjisi üretiminin planlanması öncelik taşımaktadır.

Elektrik Üretim Santralları

Farklı kaynaklardan yararlanılarak elektrik üretilebilmektedirler. Ancak, burada önemli bir argüman elektriğin kesintisiz, zamanında ve güvenilir şekilde üretilebilmesi olmaktadır. Bu argüman, “Emre Amade” santraları öne çıkarmaktadır. Enerji politikaları oluşturulurken emre amade, bir başka deyişle kapasite faktörü (kısaca yıl boyunca devrede kalma oranı) yüksek santraları kullanmanın gerekliliği kendini göstermektedir. Şekil 1’de farklı enerji santralarının kapasite faktörleri mukayeseli olarak görülmektedir. Buradan hareketle, elektrik santraları genellikle enerji santraları olarak ifade edilerek iki ana başlık altında incelenmektedir. Bunlar; “Emre Amade Konvansiyonel Enerji Santraları” ve “Alternatif Enerji Santraları”dır.  Emre amade Konvansiyonel Enerji Santraları, mevsimsel ve günsel farklılıklardan etkilenmeyen, hemen her yerde kurulabilen ve elektrik üretimi yapan santralar olmaktadır.  Bu bağlamda, emre amade santralar “Baz Santral”lar olarak da betimlenmektedir.  Alternatif enerji santraları olarak ta esas itibariyle doğal olarak enerji kaynağı yenilenebilir kaynaklar kullanılarak enerji üreten santralar ifade edilmektedir.

Emre amade santralar kapsamında, fosil yakıtlı (kömür, doğal gaz, fuel-oil, asfaltit vb. gibi) santralar ile nükleer santralar yer almaktadır. Alternatif ve yenilenebilir santralar olarak ta; hidroelektrik, rüzgâr, güneş, jeotermal, biyokütle ve atık enerji santraları sayılmaktadır. Burada şunu özellikle belirtmek gerekir ki; ülkeler için enerji-politik açıdan emre amade santralar öne çıktığından (Şekil 1’de de görüldüğü üzere) başta nükleer santralar olmak üzere kömür santraları birçok gelişmiş ülkede halen kullanılan önemli enerji santraları olmaktadır. Bir başka deyişle, kesintisiz ve talep edilen güçte devamlılıkla enerji üreten santralar fosil yakıtlı ve nükleer santralar baz santral olarak enerji politik planlamalarda özellikle üzerinde durulması gereken santralar olarak yerlerini almaktadırlar.

Sürdürülebilir Kalkınma Açısından Enerji Santralları

Sanayi devriminden sonra ekonomik ve teknolojik gelişmeler yaşanırken çevre ve doğa çoğu kez göz ardı edilmişti. Ancak, ortaya çıkmakta olan çevresel sorunlar günümüzde, “Sürdürülebilir Kalkınma” kavramını gündeme getirmiştir. Fazla olarak, halen sürdürülebilir kalkınma hayati öneme haiz bir konu haline gelmiş bulunmaktadır. 

Sürdürülebilir kalkınma tanım olarak Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan “Our Common Future (1987) Raporu”nda ifade edildiği üzere; “Bugünkü kuşakların yaşam kalitesini yükseltirken, gelecek kuşaklara yaşam kalitesini yükseltme şansı verecek bir dünya bırakmak” anlamına gelmektedir. Görüldüğü üzere bu tanım iki kısımdan oluşmaktadır. 

Tanımın ilk kısmı;” bugünkü kuşakların yaşam kalitesini yükseltirken…” ifadesi olup, günümüzdeki kalkınmanın gereklerini yerine getirmeyi ifade etmektedir. Bir başka deyişle, bilgi çağına girmek konusunda yol almaktaki dünya ülkelerinin ihtiyacı olan devasa miktarlardaki elektrik enerjisinin üretiminin sağlanmasını da betimlemektedir. Dolayısıyla büyük güçlü emre amade enerji santralarının hayata geçirilmesini gerekli kılmaktadır. Bu durum, büyük güçlerde baz santraların kurulmasını ayrıca var olanların da kullanılmasını gündeme getirmektedir. 

Tanımın ikinci kısmı ise;  “…gelecek kuşaklara yaşam kalitesini yükseltme şansı verecek bir dünya bırakma” kavramını ifade etmektedir. Bu kavram çevrenin korunması ve son yıllarda kuvvetle ortaya çıkan iklim değişikliği şartlarının kontrol edilmesi anlamına gelmektedir. Bu bağlamda, insanlar ve diğer pek çok canlı için, başlıca gereksinimler olan uygun atmosferik şartların, uygun gıdanın temiz ve içilebilir su vb. gibi şartların süreklilikle sağlanıyor olması kast ediliyor olmaktadır.  

Burada, uygun atmosferik şartlar ile atmosferde en uygun oranda oksijen, karbondioksit, azot, ozon vb. gibi gazların bir arada ve sürdürülebilir olarak bulunması, bunlara ilave olarak uygun sıcaklık, nem oranı vb. değerlere sahip şartların oluşması ifade edilmektedir. Bunlar arasında, öne çıkan bir tanesi oksijen ve karbondioksit miktarlarının uygun oranlarıyla korunumu olmaktadır. Oysa bu oranların korunumu, günümüzdeki sanayi faaliyetleri ve termik enerji santralarının katkılarıyla hayli kritik şartlara gelmiş bulunmaktadır.

Günümüzde önemli bir konu, sera gazı salımı konusudur. Sera gazı salımı önemli ölçüde fosil yakıt kullanımı nedeni ile ortaya çıkmaktadır. Bu durumda, fosil yakıtlı santralardan kaçınılması gerekmektedir. Bir başka deyişle, sera gazı salımlarının limitlenmesi zorunluluğu kendini göstermektedir. Bu da fosil yakıtlı santraların önemli ölçüde sorgulanmasını gündeme getirmiştir. Şekil 2’de farklı santraların (ilgili ekipmanın imalatı için harcanan yakıtlar da dahil) sebep olduğu sera gazı (Green House Gases-GHG) salımlarına ilişkin mukayeseli bir grafik görülmektedir.  

Öte yandan, hidrolik santralar da dahil yenilenebilir enerji santraları emre amadelik taşımayan santralar kapsamında olduğundan, bu durumda nükleer santralar, sürdürülebilir kalkınma bağlamında yadsınamaz öneme sahip santral grubunu oluşturuyor olmaktadır. Bir başka deyişle, bilgi çağına ayak uydurabilmek için nükleer santralara yer verilmesi zorunluluk olarak kendini göstermektedir.

Nitekim Kyoto Protokolü’nde ve Aralık 2015’te Paris’te mutabakata varılan COP-21 kararlarında da (kapasite faktörü yüksek santralardan) fosil yakıtlı santralların kullanımına, çevre limitleri nedeniyle kısıtlamalar getirilmektedir. Buna karşın, nükleer santral kurulumunun gerekliliğinden bahsedilmekte ve desteklenmesi konusu gündeme getirilmektedir. 

Sonuç:

İçinde bulunduğumuz çağın bilgi çağı olduğu düşünüldüğünde ve Endüstri 4.0’a aşamasına geçilmeye hazırlanıldığına göre elektrik ihtiyacı yadsınamaz boyutlarda ortaya çıkıyor olmaktadır. Bir başka deyişle, toplumların ve ülkelerin enerji bağlamında beklentisi, güvenilir ve sürekli enerji sağlanması olduğunda, emre amadelik kriteri çerçevesinde fosil yakıtlı enerji santraları ile nükleer santralardan, dolayısıyla konvansiyonel santralardan vazgeçilemeyeceği anlaşılmaktadır.  Ancak, yine toplumların ve ülkelerin beklentisi sürdürülebilir kalkınmanın da mutlaka sağlanması olduğunda, bu takdirde de nükleer santralar başatlıkla öne çıkmakta ve yadsınamaz bir önem taşıyor olmaktadır. 

Enerji politikaları açısından ülkeler ve toplumlar için kilit taşı öneminde olan bu konu ne kadar rasyonel şekilde hayata geçirilebilirse hem toplum yaşamının ve hem de dünya şartlarının sürekliliği sağlanabilecektir. Her bir ülke için (yukarıda açıklanan hususlar çerçevesinde) doğru ve uygun enerji santralarının seçilip kurulmasıyla ülkelerin refah seviyelerini yükseltmeleri mümkün olabilecektir. Bu bağlamda, yüksek güçlü, emre amade ve çevreyi tehdit eden sera gazları salımı olmayan veya minimum seviyede tutulabilen santraların öne çıkarılması önem taşımaktadır. Dolayısıyla da nükleer santraların enerji politikalarında ve enerji planlamalarında ve de bağlantılı olarak kalkınma programlarında yeri ve önemi giderek artacaktır denebilir.

Tüketici elektrik rekabetini bekliyor

30 milyon tüketici elektrikte rekabetin yeniden oluşmasını bekliyor

2019 yılında elektrik tedarikçisini değiştiren serbest tüketici sayısında ve dolayısı ile rekabette büyük bir düşüş yaşandı. 2017’de 4,7 milyon tüketici tedarikçisini değiştirmişken 2019 yılında bu sayı 130 bine geriledi. Ancak bu düşüş kısa bir süre sonra yerini yükselişe bıraktı ve rekabet hareketlenmeye başladı. Rekabetin fiili olarak yeniden açılması ile birlikte tüketiciler, olabilecek en ucuz fiyattan elektrik kullanabilecek, aynı zamanda hizmetin kalitesinde de artış olacak.  Elektrik tedarikçileri karşılaştırma sitesi EnCazip, rekabetin doğru oluşması için hem tüketicileri hem de tedarikçileri bilgilendiriyor.

Elektrik tedarikçisini değiştirmiş toplam serbest tüketici sayısı 2017 yılında 4,7 milyon adet olurken, 2018 yılında büyük bir düşüş yaşadı ve 2019 yılının ilk aylarında tedarikçisini değiştirmiş tüketici sayısı 130 binlere geriledi. Bir başka ifadeyle 2018 yılının sonunda serbest tüketici sayısı dünyada eşine az rastlanır bir oran ile yüzde 96,8’lik düşüş gösterdi. Bu aslında sektörde rekabetin kapandığı ve neredeyse yeniden tekel dönemine dönüş olduğu anlamına geliyordu. Yaşanan finansal sorunlardan dolayı elektrik tedarik maliyetlerinin artması ancak tüketiciye satış fiyatlarının bunu yansıtmaması nedeniyle yaklaşık 5 milyon tüketicinin sözleşmesinin yenilenmemesi ya da sözleşmelerin devam etmesine rağmen tedarikçiler tarafından tek taraflı feshedilmesi nedeniyle oldu. Sözleşmeleri tek taraflı feshedilen yaklaşık 4,5 milyon tüketici ise otomatik olarak bölgesindeki bir elektrik tedarikçisi portföyüne geçirilerek herhangi bir kesinti yaşamadı. EnCazip, tüketicilerin geçtiğimiz yıl karşılaştıkları sorunların tekrarlanmaması adına bazı zorunlulukları hatırlatıyor:

Tedarikçiler, sözleşmelerin bitiminden önce tüketicilerin elektrik tedariğini sonlandıramıyor ve portföy dışına çıkaramıyor.

Sözleşmelerde tedarikçilere tek taraflı fesih hakkı tanınamıyor ve tüketicinin kabul etmemesi halinde devam eden dönemde sözleşme şartlarında herhangi bir değişiklik yapılamıyor.

Tedarikçi tüketiciyle olan sözleşmesini feshetse dahi enerji kesintisi olmuyor, sayaç görevli tedarikçinin portföyüne dahil ediliyor. Perakende satış sözleşmesi gibi gerekli koşullar daha sonra halledilebiliyor.

Tüketicinin taşınması ise haklı fesih nedeni olarak kabul ediliyor ve cayma bedeli alınamıyor.

Tedarikçi değiştiren tüketicilerin sayısı hızla yeniden artıyor

Piyasa dinamiklerinin yeniden kısmen çalışır hale gelmesi ve fiyatlandırmanın daha adil yapılmasıyla birlikte özellikle Ekim ayından itibaren  HYPERLINK “https://encazip.com/serbest-tuketici-elektrik” serbest tüketici sayısı artış göstermeye başladı ve 2019 yılının başına göre yüzde 212 arttı. Ocak ayında serbest tüketici limitlerinin düşürülmesi ile birlikte 30 milyona yakın tüketicinin tedarikçi değiştirme hakkına sahip olacağı, böylelikle de 2020 yılında milyonlarca tüketicinin tedarikçisini değiştirmesi bekleniyor. Bu da daha önceden çok fazla sorun yaşayan sektörde artık daha dikkatli olunması gerekliliğini gözler önüne seriyor.

Görevli tedarikçilerin rekabeti önlememesi önemli

Piyasada daha önceleri dağıtım şirketleri olarak bilinen görevli tedarikçilerin ise hâkim konumları mevcut. Zira piyasada rekabetin ortadan kalkmasıyla birlikte neredeyse tüm tüketiciler son kaynak tedariği kapsamında bu tedarikçilerin portföyüne geçmek durumunda kaldı. Bu şirketlerin ise rekabetin önünde engel teşkil ederek tüketicilerin piyasadan maksimum faydayı elde etmelerini zorlaştıran hareketler özellikle Rekabet Kurulu tarafından takip ediliyor. Bu şirketlerin geçmişte rekabeti önlediklerine dair Rekabet Kurulu kararları olsa da, tüketicilerin bu şirketlerle kalmak zorunda olmadıklarını, tedarikçi değiştirdiklerinde ise herhangi bir enerji kaybı yaşamayacaklarını bilmeleri oldukça önemli.

Sektör yeniden açılıyor, bu defa eski hatalar tekrarlanmamalı

Tüketicileri doğru bilgilendirmek ve bu yolla da tedarikçilerin tüketici haklarına ve rekabet ilkelerine daha duyarlı hareket etmelerini teşvik etmek amacıyla görüşlerini açıklayan EnCazip’in kurucusu Çağada Kırım, “Elektrik piyasasında uzun yıllardır tedarikçilerin rekabete aykırı hareketlerini gözlemliyoruz. Fakat bunun ne tedarikçiye ne de tüketiciye faydası olduğunu; Rekabet Kurulu kararını saymasak dahi serbest tüketici sayısının 5 milyondan 100 bine gerilmesi ile tasdiklenmiş oldu. Yani tedarikçiler de kaybetti ve onların da bu durumdan ders çıkartması gerekir. Burada rekabetin gelişmesi açısından en doğru yaklaşım tüketicileri bilgilendirmek olacaktır, zira tüketici haklarını bilirse tedarikçilerin ihlalleri de ortadan kalkacaktır. Tüketicilere, tedarikçi değiştirdikleri durumda dağıtım şirketlerinin değişmeyeceğini, yalnızca enerji tedarik eden şirketin değişeceğini ve kablo, sayaç bakımı gibi konuların dağıtım şirketleri tarafından verilmeye devam etmek zorunda olduğunu, şirketlerden aksi bir yorum gelirse durumu hemen Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na bildirmeleri gerektiğini ifade etmek isterim” şeklinde konuştu. 

YEDAŞ’a en iyi teknolojik yatırım ödülü

YEDAŞ yapmış olduğu dijital gelişmelerle International Busines Magazine tarafından düzenlenen ve dünyaca ünlü şirketlerin katılımıyla gerçekleşen yarışmada EDAŞ ONLİNE projesi ile Sürdürülebilir Elektrik Dağıtımı için En İyi Teknolojik Yatırım Ödülüne layık görülmüştür.

HEDEFİMİZ DÜNYA’DA VE AVRUPA’DA ÖNCÜ OLMAK

YEDAŞ’ın iş süreçlerinde vazgeçilmezleri arasında yer alan ‘Liderlik’ ve ‘Kalite’ye verdiği önem sayesinde, bugün büyük dünya şirketleri arasından ‘Sürdürülebilir Elektrik Dağıtımı için En İyi Teknolojik Yatırım Ödülü ile ödüllendirilmesinin önemine değinen YEDAŞ Genel Müdürü Hasan Yasir BORA, “ EDAŞ ONLİNE projesini iş süreçlerine dahil edip, elektrik dağıtımı sektöründe de bu ödülü alarak sektöre yön veren ve Avrupa ki dağıtım şirketlerinin de uygulamalarımızı yakından takip ettiği bir şirkete dönüşmüş durumdayız.” dedi.

Sürdürülebilirlik anlayışı ve ileri teknoloji uygulamaları ile sektöre yön veren yeni nesil elektrik dağıtım şirketi olmayı kendilerine hedef belirlediklerini söyleyen Genel Müdür Bora, “YEDAŞ olarak dijital dönüşümünü tamamlamış, müşteri memnuniyeti üst sıralarda olan yeni nesil elektrik dağıtım şirketi konumuna gelmiş bulunmaktayız” diye konuştu.

YEDAŞ ONLİNE İLE DAHA HIZLI HİZMET

YEDAŞ, yeni bağlantı sürecini dijital ortama taşıyarak. İlgililerin YEDAŞ’a gelmeden 7/24 hizmet alabileceği, Tüketicilerin bağlantı başvuru işlemini, dijital ortam üzerinden hızlı, kolay bir şekilde gerçekleştirmesi ve takip edebilmesi için “EDAŞ Online Bağlantı Başvuru Sistemi’ni hayata geçirdi. Tüketici, YEDAŞ’ın yeni elektrik tesisat başvurusu için geliştirdiği ve web sitesinde Müşteri Destek kolonu altında konumlandırılan “EDAŞ Online Bağlantı Başvuru” bölümüne giriş yaparak ilgili formları dolduracak. Süreç, gerekli dosyaların sisteme yüklenmesi ile başlatılmış olacak.

Yeşil hidrojen maliyet paritesine ulaşacak

Wood Mackenzie’nin son analizleri, öncelikle güneş elektrolizi ile üretilen yeşil hidrojenin, 2030 yılına kadar Avustralya, Almanya ve Japonya’da maliyet paritesine ulaşacağını öngörüyor.

Wood Mackenzie tarafından yapılan son araştırmasında, analistin Singapur’da Enerji ve Emtia Zirvesi’nde yayımlanan Asya’nın Enerji Geçişinden Yararlanmak araştırmasında, yalnızca Asya Pasifik’in dekarbonizasyon faturasının 2040’a kadar 3.5 trilyon ABD dolarına ulaşabileceğini, ancak daha ilginç bir şekilde yeşil hidrojenin 2030’a kadar Avustralya’da maliyet paritesi’ne ulaşabileceğini gösteriyor.

Wood Mackenzie’nin analizi, Asya Pasifik bölgesinin 2040 yılına kadar dünyada yeni güneş ve rüzgar tesislerinde lider pazar haline geleceğini gösteriyor. Bölge şu anda güneş ve rüzgar için 540 GW kurulu güce sahip ve bölgeye önümüzdeki yirmi yıl 1,528 GW eklenmesi bekleniyor

Bu hızlı artışla Wood Mackenzie, gelecek on yılda enerji, rüzgar ve depolama projelerinin seviyelendirilmiş maliyetinin yıllık bazda % 3’ten daha fazla düşüş göstererek fosil yakıt enerji kaynakları ile rekabet edebilirliğinde katlanarak artmasını bekliyor. Zirvede konuşan Wood Mackenzie için Asya Pasifik’teki Piyasalar ve Geçişler Başkanı Prakash Sharma ( Head of Markets and Transitions in Asia Pacific) “ilginç olan,” “Yenilenebilir enerji kaynakları artık enerji sektörü dışında da kullanılabiliyor. Elektrolizör teknolojisi, yenilenebilir enerjiyle çalışan elektriği kullanarak yeşil hidrojen üretmek için geliştiriliyor.” dedi.

Öncelikle güneş elektrolizi ile tahrik edilen yeşil hidrojenin yükselişinin Wood Mackenzie tarafından 2030’a kadar Avustralya’da maliyet paritesine ulaşması bekleniyor. Yeşil hidrojenin en büyük avantajlarından biri, çelik, çimento, kimyasallar, ısıtma ve ağır yük taşımacılığı gibi “zor sektörleri” karbondan arındırmasıdır.

Üstelik, Prakash’ın belirttiği gibi, yeşil hidrojen “talep yüksek olduğunda akşamları kullanılmak üzere depolanabilen hidrojen üretmek için gün içindeki fazla arzın yönünü değiştirerek yenilenebilir enerjilerdeki kısıtlamayı da ortadan kaldırabilir”.

Ayrıca elektrolizörlerin, şu andaki gelişim aşamalarında bile, yalnızca yenilenebilir kısıtlama sorunlarını ele alabilecekleri değil, aslında kısıtlamayı bir kaynağa dönüştürebilecekleri de söylenmelidir. Kısıtlama, enerji geçişindeki kilit engellerden birinden, yani geleneksel şebeke ağlarının yeni yenilenebilir jenerasyonun birleştirilmemesinden kaynaklanmaktadır.

Avustralya’da iletim kapasitesi ve şebekeye bağlantı , enerji geçişinin önündeki en büyük engel haline geldi. Eylül ayında, Avustralya Enerji Piyasası Operatörü (Australian Energy Market Operator (AEMO)), sistem gücü sorunları nedeniyle dördü Victoria’da bulunan beş büyük ölçekli güneş jeneratörünün üretiminin %50’sini sınırladı. O zaman, eyaletteki en büyük güneş santrallerinin dördünün %50’si güneş enerjisini boşa harcadı. Güneş enerjisinin %50’sinin güneş elektrolizinde kullanılması ve hidrojene dönüştürülmesi durumunda, talep yüksek olduğunda gece enerji kullanımı için tasarruf sağlanabilir. Hidrojen, kısıtlamayı etkin bir şekilde avantaja dönüştürebilir ve altyapıya geçiş baskısını azaltabilir.

Yeşil hidrojen şu anda geleneksel kaynaklardan daha pahalı olsa da, Prakash pv Avustralya’ya verdiği demeçte, Wood Mackenzie’nin son analizinin yeşil hidrojenin 2030’a kadar 30 ABD Doları/MWh yenilenebilir elektriğe dayanarak ve elektrolizörler için% 50 kullanım saati baz alınarak Avustralya, Almanya ve Japonya’da maliyet paritesine ulaşabileceğini öne sürdüğünü söyledi. Ve Prakash “Bu bulgu Wood Mackenzie’nin yenilenebilir elektrik maliyetlerinin geleceği ve elektrolizör teknolojisindeki gelişmeler hakkındaki tescilli araştırmasına dayanıyor,” dedi.

Büyüyen ekonomiyle beraber ve artan tüketim alışkanlıklarıyla daha fazla elektrik enerjisi üretimi ve kullanımına ihtiyaç duyan Ülkemiz’de Yenilenebilir Enerji ve Yeşil Hidrojen ile üretim sağlıktan, tarıma, ulaşıma yaşamımızda her alanda olumlu katkılarla , kömür, petrol, doğalgaz ithal etmeyen ve kalkınma hızı artan bir ülke olmamızın yolunu açacaktır.

Otomobil tehlikeli bir oyuncak mı?

0

CO, CO2, NOx ve diğer organik bileşenleri soluduğumuz atmosfere yayan egzoz gazlarının sağlığa zararı otomobilin hayatımıza girişinden ancak 50 yıl sonra, 1960’larda anlaşılmıştı.

Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) verilerine göre 1 metreküp havada bulunan toz ve kurum miktarı 90 mikrogramı geçmemelidir. Acaba fabrikaların ve araçların kirlettiği kentinizde bu miktarın ne kadar olduğunu hiç soruşturdunuz mu? ABD Enerji Bakanlığının raporuna göre 2020 yılında öngörülen emisyon artışlarının %40’ı otomobil ve diğer taşıtlardan kaynaklanmaktadır. İtalya’da örneğin her üç kişiye iki otomobil düşmektedir. Çağdaş ulaşım aracı bisikletin başkenti kabul edilen Amsterdam’da bile otomobil kullananların sayısı artmaktadır. Otomobiller bugün dünya petrol üretiminin 2/3’ünden mesuldür.

Bir Amerikan arabasının hurdaya çıkana kadar ortalama 166 bin kilometre yol aldığının kabul edersek bu süre içinde atmosfere yaydığı CO2 emisyonu 35 tonu bulmaktadır. Anketlerde 2000 yılında Amerikalıların ancak %5’inin toplu taşıma araçlarından istifade etmiş olduğu anlaşıldı. Oysa demiryolu araç trafiğinden en az 6 kat daha verimlidir. Trenler zamanında kalkar, havayı kirletmez, ekonomiktir, yol alırken siz bir yandan kitap okur veya bir makale yazar, sohbet edebilirsiniz. Tren trafikte tıkanmaz, kent merkezine sizi doğrudan ulaştırır.

1940 yılında General Motors (GM) ve bazı menfaat ortakları paravan bir şirket kurarak 45 kentte 100 kadar tren ve tramvay hattını bir yolla satın alıp sökmeyi başardı. Elbette yerlerine ağaçlar ve tarım arazileri yok edilerek otoyollar yapıldı. Ancak 1949 yılında Federal Mahkeme bunu suç kabul edip GM ve ortaklarını ciddi bir para cezası ödemeye mahkûm etti.

İnsanlığın en büyük oyuncağı, “yüksek kaliteli takma bacak” olarak anılan “araba” üretimi zaman içinde dünyanın en büyük endüstrisi haline geldi. İnsanlar hızla şişmanlamaya başladı. Çünkü yürümez oldular. Nerede ise mahalle bakkalına otomobille gider oldular.  Otomobil insanlarda “bağımlılık” yapıp baştan çıkarttı. 1990 yılında ABD’de arabaların haftada bir gün trafiğe çıkması engellenince tüm aileler hemen ikinci bir araba satın alma yolunu seçti.

Biraz para sahibi olan bir kişi ilk iş olarak bir araba satın aldı. Sanki arabası olmayan “fakir” kabul edildi. Yine ABD’de gerçekleşen bir ankette hayatımızın en önemli ve en vazgeçilmez buluşu sorulmuş. Sonuç tahmin edeceğiniz gibi “otomobil” çıkmış.

Unutmayın, Ecevit döneminde yakıt kıtlığında ülkemizde insanlar 6 – 7 saat benzin kuyruklarında beklediler ama yine de arabalarından vazgeçemediler.

CNN Televizyonunda seyrettiğim ilginç görüntüleri hiç unutamıyorum. Bangkok’ta bir aile sabahın 4’ünde çocuklarını okula götürmek için yola koyulmuş. Arabanın arka koltuğunda kahvaltı yapıyorlar ama nedense toplu taşıma aracı kullanmak istemiyorlar. Diğer bir aile ise evlerinden 5 kilometre uzaklıktaki havaalanına ulaşmak için on saat önce araçları ile yola koyulur. Yolculuk on iki saat sürünce bu arada uçak kaçmış oluyor. Bu nasıl bir inattır, nasıl bir mantıktır?  Nerede ise mahalle bakkalına bile araba ile gidilecek.

Otomobile olan bu tutku ve heves acaba zaman içinde azalacak mı?

Enerjinin intikalinde Türkiye’nin rolü

0

Türkiye uzun yıllardan beri enerjinin güvenli bir şekilde ulaşımını sağlıyor. Yani, Türkiye bir bakıma “köprü” görevini üstleniyor. Küresel güç ve sermayenin, Ortadoğu’dan beklentisi ve istemi, enerji kaynakları ve enerji yollarının güveni ile özetleniyor.

Sınır güvenliği ve terör önlemi için, ikinci defadır Suriye topraklarında başarılı askeri harekat yapan Türkiye’ye, ileride elde edilmesi planlanan petrolden pay verilmemesi için süper güçlerin gayretleri daha doğrusu oyunları şimdiden sezinleniyor.

Hatta, özellikle ABD’nin gayretleri neredeyse bir savaşa dönüştürülmek isteniyor.

Her şeyden önce, bir ABD’nin terör örgütleri kuracağını, besleyeceğini ve destekleyeceğini bilmek akıllara durgunluk veriyor.

Bilindiği üzere, dünyaya muhtaç olduğu enerjinin büyük bir bölümünü sağlayan, Orta Doğu ve Avrasya bölgelerinin daima tehlikenin odağı halinde olması, hepimizi endişelendiriyor.

Bir bakıma; enerji kaynağı sahibi olmak ve onu pazarına ulaştırmak daima ya sorun oluyor ya da olmaya namzet bulunuyor. Nitekim, sözde “Arap Baharı” ve ötesinin asıl nedenlerinin başında petrol gözüküyor. Asırlardır insanoğlunun dikkatini sarsan ve çoğu zaman endişeyle üzerine çeken Orta Doğu’ya bakıldığında; çeşitli görüntüler, süreçler, beklentiler ve tehlikeler görülüyor. Öteden beri, çoğu enerji kaynaklarının ve yollarının Orta Doğu’da olması bu bölgeyi daha da “stratejik” hale getiriyor.

Orta Doğu’yu çoğu zaman buhrana sokan bu stratejik değerin en büyük unsurlarından birinin de Türkiye’nin olduğu tartışılıyor.

Bilindiği gibi; Türkiye uzun yıllardan beri enerjinin güvenli bir şekilde ulaşımını sağlıyor. Yani, Türkiye bir bakıma “köprü” görevini üstleniyor.

Zaten, küresel güç ve sermayenin, Orta Doğu’dan beklentisi ve istemi, enerji kaynakları ve enerji yollarının güveni ile özetleniyor.

Tabii ki enerji denirken, öncelikle petrol ve türevleri ile su akla geliyor. İsrail’in ve bazı ülkelerin yakında büyük su sıkıntısı çekeceği öne sürülüyor.

Beklentilerde, bu çerçevede değerlendiriliyor. Enerjinin Orta Doğu’dan Batı’ya ve öteye intikalinde Türkiye önemli rol oynuyor.

Her şeyden önce, özellikle petrolde büyük paylaşım sorununun çıkmaması için, “güven” önlemleri hayati bir değer taşıyor. Bir başka deyişle, kalkınma ve toplum refahının yükseltilmesi için gerekli olan ana unsur her zaman enerji oluyor. Dolayısıyla, enerjiye veya kaynaklarına ulaşmak, günümüzde tüm ülkeler için önem arz ediyor.

Gezegenimizde, en büyük acının, en büyük kan dökmenin ve en büyük kazanç elde etmenin “petrol” yüzünden kaynaklandığı yıllardır biliniyor.

Böylelikle, Türkiye’nin konumu, ülkemize çok stratejik bir önem kazandırıyor. Üstelik gerek Irak’ın gerek Suriye’nin kuzeyinde yaşayan Kürtlerin yıllardan beri Batı’nın emrinde olması ve zaman zaman kullanılmaları Türkiye’yi daha “hassas” hale getiriyor. Orta Doğu’da yaşanmakta olan kanlı gelişmeler, petrolün bütün dünya için bir “baş belası” olduğunu adeta ispatlıyor.

Üstüne bir de, gerek korsan addedilen Peşmerge devletçiği, gerek terörist örgütleriyle, Kürt oluşumlar, bölgedeki yangını sürekli alevlendiriyor.

Zaten, ABD, Avrupa Birliği ve İsrail bu yüzden, Kürtleri çeşitli şekillerde ve zeminlerde destekliyor.

Gerçekten de, özellikle enerji ve yollarının güveni için başta Kürtler olmak üzere çeşitli terör örgütleri Batı tarafından hem kuruluyor hem finanse ediliyor hem ikmalleri yapılıyor hem de istenildiğinde bir “koz” olarak sancılı bölgeye salınıyor.

Özellikle, ABD ve İsrail’in bu tehlikeli projenin yandaşı olduğu da hemen fark ediliyor. Kısacası, Orta Doğu’da yaptığımız iki askeri hamlemizin önemini kavramamız gerekiyor.

Zira, ABD yine “Kürt kozunu” kullanamamanın telaşını yaşıyor. Bölgeden, beklenen petrolden pay almaması için Türkiye’nin aleyhine şimdiden kumpaslar tezgahlanıyor. Ne yazık ki, başını ABD’nin çektiği “şer koalisyonunda” Rusya, İsrail, İngiltere gibi ülkelerin de bulunduğu açıkça görülüyor.

Model Ülke Arnavutluk

Arnavutluk’a dair yapılacak analizlerin birçoğunda karşınıza komünizm ve sonrası olarak iki temel dönem çıkıyor. Ayrıca her iki dönemin içerisinde de Arnavut Milliyetçiliği üzerinde ısrarla durulan bir sosyal bileşken. Özellikle komünizmin sonrası ülkeye giriş yapan kapitalist yaşam tarzı ve yatırımlar ülkenin çehresini hızla değiştirmekte. Başkent Tiran da dahil olmak üzere şehirlerin çok belirgin bir şekilde farklı tarihi yüzleri var. Bir yanda Arnavut milliyetçiliğinin simge ismi İskender Bey’in heykelinin bulunduğu meydan, diğer yandan İtalyan işgali sırasında yapılmış tarihi meydan ve binaları, komünizm dönemi sıkı devlet yönetiminin eseri olan ve şimdilerde birkaçı müzeye çevrilmiş sığınaklar diğer yanda ise kapitalizmin sermaye girişi ile son 20 yılda varlık göstermeye başlayan büyük oteller, alışveriş merkezleri ve eğlence mekânları. Tüm bunların bir arada olduğu Arnavutluk dinler açısından da zengin bir birlikteliğe sahip. Başkent Tiran’da, büyük bir Ortodoks kilisesinin yanında Katolik kiliseleri, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından inşasına devam edilen büyük Tiran Namazgâh Camii ve oldukça büyük bir Bektaşi Dergâhı yaklaşık 1 kilometrekarelik alanda varlıklarını birlikte sürdürmektedir.

En açık ifadeyle Arnavutluk, bir zenginlikler ülkesidir. Buradaki zenginlikten kasıt, şüphesiz tarihi, kültürel ve dini bir çeşitliliktir. Tüm bu zenginlikler, aslında ülke insanının çoğulculuk içerisinde bir arayış içerisinde olduğunun çok açık birer örneği halinde şehrin sokaklarını süslemektedir.

Söz konusu arayışın siyasi alandaki tezahürü geçtiğimiz günlerde kendini iki örnek ile gösterdi. Ekim ayında Brüksel’de gerçekleştirilen AB zirvesinde, AB Konseyi Arnavutluk ve Kuzey Makedonya’nın üyelik müzakerelerine başlaması konusunda ilgili devletler nezdinde olumsuz bir karar aldı. 1991 sonrası hızlı bir kapital merkezi haline gelen Balkanlar, Avrupa Birliğine dahil olarak hızlı bir kalkınma ve gelişmişlik düzeyi arzusuna girdi. Ekim ayında Brüksel zirvesinden gelen olumsuz karar, Arnavutluk ve Kuzey Makedonya’yı hayal kırıklığına sürükledi. Yukarıda bahsedilen arayış çerçevesinde, her ne kadar AB’den beklenilen cevap alınamasa da bu iki ülke Sırbistan ile birlikte içinde bulunduğumuz Kasım Ayında Kuzey Makedonya’nın Ohri şehrinde bir araya gelerek insan, mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımını oluşturmak adına bir dizi çalışmalara başladı. Batı Balkanlarda oluşturulacak bu “Küçük Schengen” ile bölgesel bir işbirliğinin geliştirilmesi hedeflenmekte. Bosna Hersek ve Karadağın ise ilerleyen zamanlarda anlaşmaya katılması beklenmektedir. Kosova ise Avrupa-Atlantik perspektifini herhangi bir bölgesel girişimle değiştirmek istemediğini ifade ederek bu toplantıya katılmayı reddetmişti.

Siyasi arayışın ikinci adımında ise geçtiğimiz Ekim ayı başında Kosova’da yapılan erken seçimi kazanan Kendin Karar Al (VV) Hareketi ve lideri ALBİN KURTİ var. Kosova’nın kendi kaderini kendisinin belirlemesi gerektiğini vurgulayan “Kendin Karar Al Hareketi” Kosova’nın devletleşmesini tamamlama ve Sırbistan ile ilişkileri konusunda uluslararası baskılara maruz kalmadan kendi halkının istek ve çıkarları doğrultusunda hareket etmesi gerektiğini öne sürmektedir. Kendin Karar Al Hareketinin Arnavutluk’ta bir şubesini açması Arnavutluk siyasi hayatına yeni bir aktörün girme ihtimalini doğurmuş oldu. Kosova’da demografik yapının çok önemli kısmını oluşturan etnik unsurun Arnavutlar olduğu göz önünde bulundurulduğunda Arnavutluk’ta şubesi açılan ve Kosova’da birinci parti konumunda olan Kendin Karar Al Hareketinin Arnavutluk’ta da etkin olup olamayacağı merak konusu haline gelmiştir. Her iki ülkenin hem çoğunlukla aynı etnik unsura sahip olması hem de aynı siyasi hareketi bünyesinde barındırabileceği ihtimali Arnavut Milliyetçiliğinin ve devamında Büyük Arnavutluk Tezinin elini oldukça güçlendirmektedir. Bir yanda yine önemli sayıda Arnavut unsura ev sahipliği yapan Kuzey Makedonya ile bölgesel işbirliğine-Küçük Schengen’e girişmiş olması diğer yandan da yine önemli sayıda Arnavut unsuru içinde barındıran Kosova’nın yükselen siyasi akımı ile tanışması ülkedeki siyasi arayışı tek bir noktada birleştiriyor; Arnavut Milliyetçiliği.

Gelinen bu noktada da Arnavut Milliyetçiliğinin olası bir yeni politik düzlem içerisinde tek başına gerekli birleştirici harç olma gücünü gösterip gösteremeyeceği yeni tartışma konusu. Burada ise başka bir aktör düzleme dahil oluyor; Ekümenik Bektaşilik. Yukarıda bahsedildiği gibi Arnavutluk’un başkenti Tiran’da Dünya Bektaşiliğinin Merkezi olarak 2015 yılında yeni binası da inşa edilen büyük bir Bektaşi Dergâhı bulunmaktadır. Bektaşi Dergâhını önemli hale getiren durum ise Bektaşiliğin Hacı Bektaş Veli’den kaynaklanan, yeryüzündeki varlıklara kendine dönük olmayan, egoist olmayan bir koşulsuz sevgiyle yaklaşılması düsturunun ön planda tutulmasıdır. Ekümenik Bektaşilik, bir yandan Arnavutluk için bulunduğu bölgede tüm zenginlik ve farklılıklar ile birlikte ayakta tutan manevi bir harç olurken diğer yandan Arnavutluk’u Bektaşi inancının yaygın olduğu “Adriatik Denizi’nden Çin Seddi’ne” kadar başka ülke ve bölgeler özelinde de önemli bir aktör haline getirecektir.

Tüm zenginlikler ve farklılıklar içerisinde bir arayışta bulunan Arnavutluk, aslında sahip olduğu bu manevi harç ile hem kendi içinde hem de etrafındaki bölgede düzenleyici bir aktör olarak siyaset sahnesinde kendini gösterebilir. Ilımlı Milliyetçilik olarak da kavramsallaştırabileceğimiz milliyetçiliğin liberalize edilmiş ve sosyalleştirilmiş tarzı tüm siyasi ve sosyal anlaşmazlıklara rağmen Balkanlar ve aslında Avrupa için yeni bir model olabilir. Bu kapsamda olası bir Arnavut Milliyetçiliği ve Bektaşilik kombinasyonu Arnavutluk’u Balkanların yükselen bir yıldızı haline getirebilir.

Doğu Türkistan, Hong Kong olabilir mi?

0

Son dönemlerde Hong Kong’da meydana gelen gösteriler üzerine birçok kişi Doğu Türkistan’da aynı türden olayların olup-olamayacağını merak eder oldu.

İki bölgenin tarihi, coğrafi, siyasi, sosyal ve ekonomik durumunu mukayeseli olarak bilmeyenler, Hong Kong yaşananların yakın gelecekte Doğu Türkistan’da da çıkabileceğini, bunun için ABD başta olmak üzere batılı bir kısım devletlerin dezenformasyon ile kamuoyunu manipüle ettiğini iddialı bir şekilde dillendirmeye başladılar.

Doğu Türkistan’da yaşanan insan hakları ihlallerini takip eden ülkemizdeki bir kısım milliyetçi-mukaddesatçı kesim ise, biraz da duygusal olarak, bir an önce Doğu Türkistan’da da Hong Kong’da yaşananlara benzer olayların, yani bir nevi intifadanın vücuda gelmesini sabırsızlıkla bekler olmuştur.

İki bölgenin belli başlı bazı hususlarda mukayesesi Doğu Türkistan’da Hong Kong’da yaşananlara benzer olayların yaşanıp-yaşanmayacağını gözler önüne serecektir.

Malum olduğu üzere, Hong Kong’da 100 yılı resmi kiralama usulü ile olmak üzere, 150 yıllık İngiliz hâkimiyeti, bölgenin 1997 yılında Çin’e devredilmesiyle sonuçlanmış ve yeni sistem “bir devlet iki sistem” olarak adlandırılmıştı. Hong Kong, 1997 yılından sonraki 50 yılda da, komünist liderliğindeki bir ülkenin parçası olacak, ancak kapitalist ekonomik özerkliğini koruyacak, kısmen demokratik siyasi sistem yürürlükte olacaktı. Zikredilen bu dönem sonrası Hong Kong’un “özel bölge” adıyla idari sistemi şekillendirilmişti.

Doğu Türkistan ise 1949’da Komünist Kızıl Birlikler tarafından işgal edilmiş, 1 Ekim 1955 tarihinde ise bölgenin idari sistemi “Xin-jiang Uygur Özerk Bölgesi” olarak adlandırılarak, merkezi yönetime eklemlendirilmişti.

Hong Kong (1.106 km2)’un Doğu Türkistan (1.824.418 km2)’a göre kat be kat küçük olan coğrafi alanı bulunmasına rağmen, nüfus yoğunlu ise Hong Kong’da daha baskındır. Hong Kong’un nüfusu 7.392.000 iken Doğu Türkistan’ın nüfusu, 2015 yılı Çin resmi makamlarının verilerine göre 23.597.300’dir. Yani Doğu Türkistan’da km2’ye 0,0773 kişi düşerken, Hong Kong’da bu sayı 668,354 kişidir. Bu anlamda da iki bölge birbirine benzememektedir.

Hong Kong’daki hukuki durum dolayısıyla, halk tam demokrasiye geçmek ve Tiananmen benzeri olayların özel bölgede yaşanmaması adına 1997 sonrası taleplerini demokratik teamüller içerisinde aramakta ısrarcı olmuşlardır. Mesela 2002 yılında, Çin merkezi hükümetinin baskısı ile Hong Kong hükümeti, kamuoyunda tartışmalı “Madde 23” olarak bilinen yasa tasarısı ile yabancı siyasi örgütlerin veya organların bölgede siyasi faaliyette bulunmalarını ve siyasi kuruluşların yabancı kuruluşlarla bağ kurmasını yasaklamak istediğinde Hong Kong halkı ayağa kalkmıştır. Tasarı, yaklaşık 350.000-700.000 Hong Kong vatandaşının Temmuz 2003’te protestolarından sonra geri çekilmişti.

31 Mart 2019 sonrası başlayan protestoların temelinde de yine demokratik hakların korunması ve iyileştirilmesi isteği yatmaktadır. Merkezi Çin hükümetinin talebiyle çıkarılması teklif edilen “suçluların iadesi” tasarısının, insan hakları ihlalleri konusunda geçmişi pek de parlak olmayan Merkezi Komünist Çin yönetimin, tasarının kabul edilmesi sonrası ilerleyen dönemlerde rejime muhalif herkesin iadesini isteyebileceği korkusu insanları sokaklara dökmüştür.

1997-2019 arasında Hong Kong’da protestosuz yıl geçmezken, 1955 sonrası Doğu Türkistan’da en ufak bir nümayiş (1990 Barın, 1997 Gulca, 2009 Urumçi… vb.) Çin kolluk kuvvetleri tarafından acımasızca bastırılmıştır. 5 Temmuz 2009 Urumçi olaylarında bölgeden aldığımız haberlerde 2000’in üzerinde ölü var olduğu söylenmişse de, Çin resmi makamları 197 Uygur Türkü’nün öldüğünü ifade etmiştir. Hong Kong’taki olaylarda ise henüz bir ölüm vakasına tesadüf edilmemiştir. Yani kanuni hak olan demokratik protesto hakkını Hong Kong halkı sonuna kadar kullansa da Doğu Türkistan’da böyle bir hakkın olduğuna hiçbir kimse bırakın tevessül etmeyi, tasavvur dahi edememektedir.

Yine bilindiği üzere Hong Kong’un en büyük ikinci ticaret ortağı ABD’dir. ABD’nin Hong Kong’la yaptığı mal ve hizmetler ticareti 2018’de 67,3 milyar dolar olarak gerçekleşmişken aynı durum Doğu Türkistan için “0”dır.

Amazon, Apple, Bank of America, Disney gibi ABD merkezli büyük şirketleri, Haziran 2017 itibariyle, Hong Kong’da temsil eden 283 bölge merkezi ve 587 bölge ofisi bulunmaktadır. Aynı durum Doğu Türkistan’da, kısa sürede kapatıldığını öğrendiğimiz birkaç kahve dükkanı hariç, “0”’dır.

2017 yılında, Hong Kong’da 22.000’den fazla ABD vatandaşı yaşamakta idi ve 1,2 milyon ABD’li ziyaretçi bu “özel bölge”yi ziyaret etmişti. Yine Bölgede görev yapan on binlerce ABD askeri personeli de dahil olmak üzere Asya’da yaşayan ya da bu ülkeleri ziyaret eden yüz binlerce Amerikalı bulunmaktadır. Aynı durum Doğu Türkistan’da ise koca bir “0”dır.

Hong Kong’da ABD örneği özelinde olduğu gibi yabancı şirketler, şirketlerin temsilcilikleri veya çalışanları bolca bulunup-yaşıyor olsa da, Doğu Türkistan’da iki elin parmaklarını geçmeyecek, o da Çin ortaklığı ve söz hakkı ile, göstermelik şirket veya çalışan yabancı bulunmaktadır. Bu türden kişilerin çok sıkı takip edildiğini, gelenlerin ise kısa sürede bölgeden ayrılmak zorunda kaldığını ifade etmek durumun mukayese edilmesine katkı verir kanaatindeyim.

Hong Kong’da Komünist Parti aleyhine faaliyet gösteren STK’lar olmak üzere, Falun Gong gibi sistem aleyhtarı büyük halk kitlelerine hitap edebilen oluşumlar var ise de aynı Durum Doğu Türkistan’da tabi ki koca bir “0”’dır.

Hong Kong’da 31 Mart sonrası başlayan protesto eylemlerinin sebebi Hong Konglu bir gencin Tayvan’da kız arkadaşını öldürmesi üzerine iadesine onay verilecek tasarının Hong Kong meclisine getirileceğinin öğrenilmesi üzerine başlamıştı. Suçlusuna bile sahip çıkabilen bir Hong Kong’a karşılık, milyonlarca insanı, bilaistisna suçsuz bir şekilde hapse atılan, işkenceye, tecavüze, ırkî ve dinî aşağılamaya maruz bırakılan bir halk, bırakın olayları protesto etmeyi, sokağa çıkamaz hale getirilmiştir.

30 milyonun üzerinde ırk ve dindaşımızın yaşadığı bir bölgede resmi bir konsolosluğumuzun dahi olmadığını, Yunus Emre, Yurtdışı Türkler Akraba Topluluklar Başkanlığı gibi resmi kurumlarımızın temsilcilik veya ofis açamadığı, dünyanın dört bir tarafında her türlü kurban ve sosyla yardım organizasyonu yapabilen STK’larımızın dahi adım atamadığı bir coğrafyada, insan hakları ihlallerinin neler olduğunun öğrenilmesi bile bir mucize gibi durmaktadır. Tabi ki öğrenilebildiği kadarıyla…

Kafasını kaldıranın sonu meçhul bir yolculuğa çıkarılacağı korkusuyla yaşayan bir bölgenin, canı pahasına suçlusunu bile iade etmemek için direnen bir bölgeye dönme veya benzeme ihtimalini siz değerli okuyucularımızın takdirine bırakalım.