14.6 C
İstanbul
Cuma, Nisan 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 7

Tersane İstanbul’da Sanat, Teknoloji ve Güvenç Özel ile Sohbet

İstanbul’un kültürel belleğine yön veren en önemli sanat buluşmalarından Contemporary İstanbul, bu yıl 20. yaşını Tersane İstanbul’un büyüleyici atmosferinde kutladı. 24 Eylül’de gerçekleştirilen VIP gününde, dünya çapından galeriler, sanatçılar ve koleksiyonerler bir araya gelirken, sergiler ve projeler şehre benzersiz bir sanat şöleni yaşattı.

Benim için bu yılki fuarın en özel yanı ise günün sonunda denize nazır bir alanda sanatçı, mimar ve teknolojist Güvenç Özel ile yaptığım sohbet oldu.

Neuroflux’un İstanbul’daki Yankısı

Trendyol Sanat iş birliğiyle Tersane İstanbul’a taşınan “Neuroflux” enstalasyonu, yalnızca bir dijital sanat eseri değil; ışık, algoritma ve mekân algısını dönüştüren bir deneyimdi.
Akşam saatlerinde, sergi sonrası buluştuğumuz Güvenç Özel, İstanbul manzarasına bakarken şu sözleri dile getirdi:

“Kadim şehirde bu manzaraya karşı eserimi sergilemek, benim için tarifsiz bir mutluluk. Çünkü burada tarih ile teknolojiyi, geçmiş ile geleceği yan yana görebiliyoruz.”

Çok Katmanlı Bir Kariyer Yolculuğu

Sohbetimizde Özel yalnızca Neuroflux’tan bahsetmekle kalmadı. TOGG için ürettiği yapay zekâ destekli dijital eser “Arayüz”, NASA’nın Mars yaşam alanları yarışmasında aldığı başarılar ve mimarlığı sanatla, yapay zekâ ve robotik sistemlerle buluşturma vizyonunu paylaştı.

Onun disiplinler arası yaklaşımı, çağdaş sanatı yalnızca estetik bir alan olmaktan çıkarıp teknolojik, toplumsal ve bilimsel bir platforma dönüştürüyor.

Bir Ailenin Gururu

O akşam, Özel’in anne ve babasıyla da tanışma fırsatı buldum. Evlatlarının başarılarıyla gurur duyan ailenin gözlerindeki mutluluk, sohbetimizin en insani ve samimi anıydı. “Evladınızın başarılarıyla biz de gurur duyuyoruz” demek, bu buluşmayı benim için unutulmaz kıldı.

Contemporary İstanbul’un 20. Yılına Damga Vuran Seçki

VIP gününde öne çıkan galeriler arasında Madrid’den Mira Madrid, Seul’den AB Gallery, New York’tan Amanita ve Londra’dan Gillian Jason Gallery yer alırken; Türkiye’den Dirimart, Pilevneli, Anna Laudel ve Zilberman gibi galeriler fuara damgasını vurdu.

Bu yılın odak programı “Focus”, Amerika kıtasına yönelerek Latin Amerika’dan Kuzey Amerika’ya uzanan çok kültürlü bir sanat seçkisini İstanbul’a taşıdı. Büyük ölçekli enstalasyonlar, Plugin Yeni Medya Bölümü ve CI Talks söyleşileri, fuarı bir sergi alanının ötesine taşıyarak çok katmanlı bir kültürel deneyime dönüştürdü.

Sanatın Şehirle Buluştuğu Nokta

Tersane İstanbul’un tarihi dokusu içinde sergilenen eserler ve akşam saatlerinde denize karşı yaptığımız sohbet bana bir kez daha şunu hatırlattı:
Çağdaş sanat yalnızca galerilerde değil, hayatın akışında, insanın hafızasında ve şehirlerin ruhunda anlam kazanıyor.

Güvenç Özel, mimar, sanatçı ve yeni medya tasarımcısıdır. Sanat, mimarlık ve teknolojiyi birleştiren disiplinler arası çalışmalarıyla tanınır. NASA’nın Mars yaşam alanı yarışmasında derece elde etmiş, TOGG ile yapay zekâ tabanlı dijital eserler üretmiş, “Neuroflux” gibi mekân algısını dönüştüren enstalasyonlarıyla uluslararası sanat fuarlarında yer almıştır. Çağdaş sanat ile yapay zekâ, artırılmış gerçeklik ve robotik sistemleri harmanlayan üretimleriyle öne çıkar.

Uyduyla Yakalanan Kaçak Elektrik Kullanıcısı Ekiplere Saldırıyla Direndi

Dicle Elektrik, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde kaçak tüketimle mücadelesini teknoloji destekli yöntemlerle sürdürüyor. Son örnek Diyarbakır’ın Çınar ilçesinde yaşandı. Uydu görüntüleri ve yapay zekâ destekli analizlerle tespit edilen kaçak kullanım, yaklaşık 2 milyon TL’lik zarara neden oldu. Ceza kesilen tarımsal sulama abonesi ise denetim ekibine saldırdı.

Uydu Teknolojisi Kaçak Kullanımı Ortaya Çıkardı

Şirketin uzmanları, Karabudak Mahallesi’nde şüpheli tüketim fark etti. Akıllı şebekeler üzerinden yapılan incelemede bir sulama abonesinin sistemi manipüle ettiği anlaşıldı. Uydu görüntüleriyle yapılan kontrollerde, abonenin 160 KVA gücünde resmi aboneliği bulunmasına rağmen 250 KVA’lık trafoyu izinsiz kullandığı tespit edildi. Ayrıca ikinci ürün olarak mısır ektiği ve sulama için kaçak elektrikten yararlandığı ortaya çıktı.

Yaklaşık 2 milyon TL tutarında kaçak kullanım belgelendi. Bunun üzerine abone hakkında idari ve yasal işlem başlatıldı.

Ceza Kararı Ekibe Saldırıyla Sonuçlandı

Durumu yerinde teyit etmek için bölgeye giden Dicle Elektrik saha ekibi, kaçak kullanımın belgelenmesinin ardından saldırıya uğradı. Ceza kararını öğrenen abone, görevlilere hakaretler savurdu ve araç içerisindeki personele yumrukla saldırdı. Olay sonrası ekiplerin müdahalesiyle şahıs etkisiz hale getirildi. Yaşananlarla ilgili adli soruşturma başlatıldı.

“Artık Kaçak Elektrik Gizlenemez”

Dicle Elektrik yetkilileri, konuyla ilgili açıklamalarında şu ifadelere yer verdi:

“Şehir merkezlerinde kaçak kullanım oranı büyük ölçüde kontrol altına alındı. Ancak kırsal bölgelerde ve tarımsal sulamada sorun devam ediyor. Bu durum hem milli ekonomiye hem de enerji altyapısına zarar veriyor. Fakat artık kaçak tüketimin gizlenmesi imkânsız hale geldi. Akıllı şebekeler, yapay zekâ, dronlar ve uydu destekli tarımsal analizlerle her türlü kaçak tüketim ortaya çıkarılıyor. Vatandaşlarımızı yasal yollardan enerji temin etmeye davet ediyoruz.”

İbn Haldun Üniversitesi Güneş Enerjisiyle Geleceğe Hazırlanıyor

İbn Haldun Üniversitesi, Yeşil Kampüs Misyonu kapsamında kurulumunu tamamladığı Güneş Enerjisi Santrali (GES) ile tükettiği elektriği üretmeye başladı. Üniversite, çatılara ve otoparklara kurduğu paneller sayesinde hem çevreye hem de ekonomiye katkı sağlıyor.

2023 yılı başında kurulumlarına başlanan güneş enerjisi panelleri faaliyete geçti. Kampüsteki binaların çatılarına yerleştirilen panellerle üniversite, kendi elektriğini üretir hale geldi. Üretilen enerji; ısıtma, soğutma, aydınlatma ve diğer kampüs ihtiyaçlarında kullanılıyor.

GES projesinin en dikkat çekici yönlerinden biri otoparkların panellerle donatılması oldu. Böylece araçlar güneşten ve olumsuz hava koşullarından korunurken, aynı zamanda panellerden elde edilen enerjiyle otoparklarda kurulan elektrikli araç şarj istasyonları hizmet veriyor.

GES sistemi yalnızca enerji üretmekle kalmıyor; aynı zamanda öğrenciler için bir “yaşayan laboratuvar” görevi görüyor. Mühendislik, enerji ve çevre bölümlerindeki öğrenciler sistemden elde edilen verileri eğitimlerinde kullanabiliyor, yenilenebilir enerji teknolojilerini yerinde inceleme fırsatı buluyor.

İbn Haldun Üniversitesi’nin GES yatırımı, artan enerji maliyetlerini düşürürken Türkiye’nin yenilenebilir enerji hedeflerine de katkı sunuyor. Üniversite yönetimi, Yeşil Kampüs Misyonu doğrultusunda yeni yatırımlar planlandığını duyurdu.

“Çevreci ve Ekonomik Bir Model”

Üniversite yetkilileri, GES projesinin hem çevreci hem de ekonomik açıdan örnek bir model olduğunu belirterek, “Her bina artık kendi elektriğini üretebilir hale geldi. Fazla üretim sayesinde kampüs kendi kendine yeten bir enerji altyapısına kavuştu. Ayrıca elektrikli araç şarj istasyonlarımızla sürdürülebilir ulaşımı da destekliyoruz” dedi.

İbn Haldun Üniversitesi, çatılara ve otoparklara kurduğu panellerle kendi elektriğini üreten, elektrikli araç şarj istasyonlarıyla geleceğe hazırlanan, öğrencilere yenilenebilir enerji eğitimi sunan Türkiye’nin örnek Yeşil Kampüsü oldu.

Türkiye Nükleer Sanayi Derneği Heyetinden Akkuyu NGS’ye Ziyaret

Türkiye’nin nükleer enerji alanındaki en büyük yatırımı olan Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS), Türkiye Nükleer Sanayi Derneği (NIATR) heyetini ağırladı. Ziyarette, Türk sanayicilerin projeye katılım olanakları ve yerli katkının artırılması masaya yatırıldı.

Mersin’de yapımı süren Akkuyu NGS sahasını ziyaret eden NIATR heyetine, Dernek Başkanı Alikaan Çiftçi başkanlık etti. Heyet, Akkuyu Nükleer A.Ş. Genel Müdürü Sergei Butckikh ve Rosatom yetkilileriyle bir araya gelerek projedeki güncel gelişmeler ve iş birliği fırsatları hakkında bilgi aldı.

Türk Tedarikçilerin Katılımı Hızla Artıyor

Genel Müdür Butckikh, Akkuyu NGS’nin Türkiye sanayisi için yeni fırsatlar sunduğunu belirterek, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Türkiye’de gelişmekte olan yüksek teknoloji sektörünün tüm aktörleriyle iş birliğine açığız. Bugün itibarıyla Akkuyu projesine katılan Türk tedarikçi sayısı 2.000’i aştı. Başlangıçta öngörülen yerelleştirme oranını neredeyse ikiye katladık. Uzun vadede yerel üretimin payını daha da artırmayı hedefliyoruz. Bu noktada NIATR ile kurulacak güçlü iş birliği, Türk üreticilerin projeye daha fazla dahil olması açısından yeni kapılar açacaktır.”

Eğitim Merkezi ve Tuzdan Arındırma Tesisi İncelendi

Heyet, sahada inşası devam eden 1. Güç Ünitesini gezdi, ardından Türkiye’nin ilk nükleer eğitim merkezinde Türk mühendislerin tam ölçekli simülatör üzerinde gerçekleştirdiği eğitimleri yerinde gözlemledi. Ayrıca, santral için kritik öneme sahip tuzdan arındırma kompleksini ziyaret eden üyeler, işletme ve yangın güvenliği sistemleri için sağlanacak altyapı hakkında yetkililerden bilgi aldı.

“Nükleer Sanayide Büyük Potansiyel”

NIATR Başkanı Alikaan Çiftçi, ziyaretin önemine vurgu yaparak şunları söyledi:
“Akkuyu NGS sahasında yaptığımız incelemeler çok verimli geçti. Türk sanayisinin projeye katılımı için yeni fırsatları ele aldık. Yerli üretimin artması, ülkemizde nükleer sanayinin gelişimine ivme kazandıracaktır. Bu proje sayesinde, Türkiye’nin nükleer teknolojideki kapasitesini büyütme yolunda büyük bir potansiyel görüyoruz.”

Türkiye’nin enerji bağımsızlığı hedefleri doğrultusunda stratejik önem taşıyan Akkuyu NGS, Türk sanayi kuruluşları için de önemli bir iş birliği ve teknoloji transferi alanı olarak öne çıkıyor.

Contemporary İstanbul ile Sanatın Kalbi Tersane İstanbul’da Atacak

İstanbul’un sanat takviminde heyecan dorukta… Türkiye’nin en prestijli çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul, bu yıl 20. yaşını kutlamaya hazırlanıyor. 25–28 Eylül 2025 tarihlerinde Tersane İstanbul’un tarihi atmosferinde sanatseverlerle buluşacak fuar, yalnızca İstanbul’un değil, tüm bölgenin kültür ve sanat gündemine damgasını vuracak.

İstanbul’u Sanatın Küresel Haritasına Taşımak

20 yıl önce başlayan bir hayal, bugün İstanbul’u çağdaş sanatın küresel haritasına yerleştirdi. Contemporary İstanbul artık sadece bir fuar değil; kentin kültürel belleğini şekillendiren, sanatla yaşayan ve sanatla nefes alan bir platform.

Akbank’ın uzun soluklu ana partnerliğiyle her yıl büyüyen Contemporary İstanbul, sanatın birleştirici gücünü yeni kuşaklara taşımaya devam ediyor.

Dünyanın Dört Bir Yanından Galeriler

Bu yılki seçkide, Madrid’den Mira Madrid, Seul’den AB Gallery, New York’tan Amanita, Londra’dan Gillian Jason Gallery gibi önemli galerilerin yanı sıra İstanbul’dan Dirimart, Pilevneli, Anna Laudel, Pilot, Galeri Nev ve Zilberman gibi güçlü temsilciler yer alıyor.

Ayrıca Barselona’dan Galeria Joan Gaspar, Berlin’den Buchmann Galerie, Milano’dan Wizard Gallery ve Dubai’den Leila Heller Gallery gibi dünyaca tanınmış galeriler de fuara katılacak. Toplamda 40’tan fazla şehirden galeriler, İstanbul’da buluşarak sanatın çeşitliliğini gözler önüne serecek.

Amerika’ya Odaklanan “Focus” Programı

Contemporary İstanbul’un 20. yılına özel hazırlanan Focus programı, bu kez Amerika kıtasına yöneliyor. New York, Miami, Houston ve Peru’dan gelen galeriler; Latin Amerika’dan Kuzey Amerika’ya uzanan sanat damarlarını İstanbul’a taşıyacak. Böylece ziyaretçiler, kıtanın farklı kültürlerinin çağdaş sanata nasıl yansıdığını deneyimleme fırsatı bulacak.

Sınırların Ötesinde Bir Deneyim

Fuarda yalnızca galeriler değil, mekâna özel projeler ve yeni medya sanatları da yer alacak.

  • CI Project: Disiplinlerarası sanatçılar tarafından Tersane İstanbul’un tarihi dokusuna özel projeler.
  • Plugin Yeni Medya Bölümü: Dijital sanatın en güncel örnekleri.
  • CI Talks: Küratör, sanatçı, koleksiyoner ve akademisyenlerin katılımıyla sanatın geleceğini tartışan paneller.

Bu projeler sayesinde Contemporary İstanbul, yalnızca bir fuar olmanın ötesine geçerek çok katmanlı bir kültürel deneyim sunuyor.

Ziyaretçi Bilgileri

📍 Yer: Tersane İstanbul, Haliç – Beyoğlu / İstanbul
📅 Tarih: 25–28 Eylül 2025 (VIP Ön İzleme: 24 Eylül)
🕚 Saat: Her gün 11.00 – 20.00
🚇 Ulaşım: Karaköy ve Haliç’e metro, tramvay ve otobüs hatlarıyla; Karaköy, Eminönü ve Üsküdar’dan vapurla kolayca ulaşım mümkün.
🚗 Araçla gelenler için otopark imkânı mevcut.
🎟 Biletler: Contemporary İstanbul’un resmi web sitesi ve anlaşmalı satış noktalarında satışta.

20. Yıl Kutlaması: İstanbul’un Sanat Hafızasına Yeni Bir Sayfa

Contemporary İstanbul’un 20. yılı, yalnızca fuarın değil, İstanbul’un kültür tarihi için de önemli bir dönüm noktası. Sanatseverler, bu özel buluşmada hem geçmiş 20 yılın birikimini hem de çağdaş sanatın geleceğe dair vizyonunu aynı anda deneyimleme şansına sahip olacak.

Contemporary İstanbul, 20. yılında Tersane İstanbul’un büyüleyici atmosferinde sanatın kalbini yeniden İstanbul’da attırmaya hazırlanıyor.

Kaynak: Contemporary İstanbul

Haber: Ferhat Yıldırım

Demir Çelik Sektörü SteelOrbis Etkinliğinde Buluştu

Demir çelik sektörünün önde gelen temsilcileri, Kocaeli’de gerçekleştirilen SteelOrbis Piyasa Sohbetleri etkinliğinde bir araya geldi. Yıldızlar Yatırım Holding grup şirketlerinden Yıldız Demir Çelik’in platin sponsorluğunda düzenlenen toplantıda, çelik piyasalarının geleceğine ilişkin kritik konular ele alındı.

Piyasadaki belirsizlikler ve sektörel öngörüler masaya yatırıldı

SteelOrbis Genel Müdürü Murat Eryılmaz’ın açılış konuşmasıyla başlayan etkinlikte, Yıldız Demir Çelik Satış Direktörü Vedat Acar, şirketin sektöre bakışını ve stratejik değerlendirmelerini paylaştı.

Etkinliğin en dikkat çeken oturumlarından biri olan “Çelik Piyasalarını Neler Bekliyor?” panelinde, Türkiye’deki arz–talep dengesi, küresel HRC kapasitesi, ticarette artan korumacılık ve belirsizlikler tartışıldı. Panel, Murat Eryılmaz moderatörlüğünde gerçekleşirken; Yıldız Demir Çelik İhracat Satış Müdürü Hakan Bozoğlu, Parladı Metal Yönetim Kurulu Üyesi Bahar Parladı, Kalibre Boru CFO’su Zeynep Annak ve ONT Çelik Ticaret A.Ş. Yönetici Ortağı Orçun Günay konuşmacı olarak yer aldı.

STARGATE portalı yeni özellikleriyle tanıtıldı

Etkinliğin öne çıkan bir diğer unsuru ise Yıldız Demir Çelik’in dijital müşteri portalı STARGATE oldu. Müşterilerine sipariş, sevkiyat ve finansal işlemleri tek platform üzerinden yönetme imkânı sunan STARGATE, yeni eklenen “sevk emri oluşturma” ve “kredi kartıyla ödeme” özellikleriyle tanıtıldı.

Yıldız Demir Çelik Müşteri Deneyimi ve Pazarlama Direktörü Yelda Güney Liman, STARGATE’in müşteri odaklı yapısına dikkat çekerek şunları söyledi:
“2019’dan bu yana STARGATE’i sürekli geliştiriyoruz. Müşterilerimiz, sipariş detaylarından ürün test raporlarına, sevk emirlerinden ödemelere kadar birçok süreci tek ekrandan yönetebiliyor. Bu yıl devreye aldığımız yeni özelliklerle portalı, müşterilerimizin işlerini tek tıkla kolaylaştıran bir ekosistem haline getirdik. Önümüzdeki dönemde de dijitalleşmenin sunduğu fırsatlarla iş ortaklıklarımızı daha da güçlendirmeyi sürdüreceğiz.”

Sektörün geleceğine dair umutlu mesajlar

Demir çelik sektörünün önde gelen oyuncularını buluşturan bu etkinlik, hem piyasa dinamiklerine ışık tutması hem de dijitalleşmenin sektöre getirdiği yeniliklerin paylaşılması açısından önemli bir platform oldu. Yıldız Demir Çelik’in desteğiyle gerçekleşen buluşma, sektörün geleceğine dair güçlü bir iş birliği mesajı verdi.

YEO Teknoloji ve Met-Gün Enerji’den 70 MW’lık Rüzgar Yatırımı

Türkiye’nin temiz enerji dönüşümüne hız kazandıracak önemli bir iş birliği daha hayata geçirildi. YEO Teknoloji ve Met-Gün Enerji, Kırklareli’nde 70 MW kurulu güce sahip Elmacık Rüzgar Enerjisi Santrali (RES) için imzaları attı. Türkiye Rüzgar Enerjisi Kongresi (TÜREK) kapsamında gerçekleşen törenle duyurulan yatırım, ülkenin net sıfır hedeflerine ulaşma yolculuğunda kritik bir adım olarak öne çıkıyor.

Elektrifikasyon ve otomasyonda YEO imzası

Türkiye’nin önde gelen mühendislik ve teknoloji şirketlerinden YEO Teknoloji, proje kapsamında elektrifikasyon ve otomasyon altyapısının dizayn, mühendislik, tedarik, montaj, test ve devreye alma süreçlerini üstlenecek. Bu yatırım sayesinde Kırklareli, yalnızca yenilenebilir enerji kapasitesini artırmakla kalmayacak; aynı zamanda sürdürülebilir üretim altyapısı bakımından da güçlenecek.

“Daha yaşanabilir bir dünya Bizce Mümkün”

İmza töreninde konuşan YEO Teknoloji İş Geliştirme ve Satış Başkan Yardımcısı Barış Esen, şunları söyledi:
“Enerji sektöründe dekarbonizasyon, dijitalleşme ve dağıtık üretim odaklı çözümlerimizle 3 kıtada 30’dan fazla ülkede 400’ün üzerinde projeye imza attık. Elmacık RES projesinde mühendislik kabiliyetlerimizi bir kez daha ortaya koyacağız. Bizce mümkün yaklaşımımızla, daha yaşanabilir bir dünya için sürdürülebilir enerji projelerine katkı sunmaya devam edeceğiz.”

Met-Gün Enerji’nin hedefi, “1.000 MW”

Met-Gün Enerji Yatırımları A.Ş. Genel Müdürü Uğur Işık ise şirketin uzun vadeli vizyonunu paylaştı:
“2030 yılına kadar 1.000 MW kurulu yenilenebilir enerji kapasitesine ulaşmayı hedefliyoruz. Elmacık Rüzgar Enerji Santrali bu yolculuğun en stratejik adımlarından biri olacak. Bu proje, yalnızca enerji üretimi değil; aynı zamanda net sıfır hedeflerimiz, sürdürülebilirlik ve iklim değişikliğiyle mücadele açısından büyük önem taşıyor.”

Enerji dönüşümünde global tecrübe

YEO Teknoloji, bugüne kadar enerji depolama, yüksek voltaj trafo merkezleri, yenilenebilir enerji santralleri, hidrojene dayalı projeler ve endüstriyel tesislerin dönüşümü gibi farklı alanlarda 400’ün üzerinde projeyi başarıyla tamamladı. “Bizce Mümkün” vizyonuyla yol alan şirket, küresel tecrübesini Türkiye’nin enerji dönüşümüyle buluşturmaya devam ediyor.

Kırklareli Elmacık RES, yalnızca 70 MW’lık kurulu gücüyle değil, aynı zamanda Türkiye’nin karbon nötr hedefleri doğrultusunda atılmış stratejik bir adım olarak dikkat çekiyor. YEO Teknoloji’nin mühendislik gücü ve Met-Gün Enerji’nin yatırım vizyonu ile Türkiye, rüzgar enerjisinde kapasitesini artırarak enerji bağımsızlığına bir adım daha yaklaşıyor.

Togg, Almanya’da Ön Sipariş Sürecini Başlatıyor

Türkiye’nin yerli ve milli mobilite markası Togg, Avrupa’daki ilk pazarı olan Almanya’da ön sipariş sürecine başlıyor. 29 Eylül 2025 Pazartesi günü Almanya saatiyle 10.00’da başlayacak ön siparişler, Togg’un dijital mobilite platformu Trumore üzerinden yapılacak.

Togg’un ‘Bir otomobilden fazlası için’ vizyonuyla geliştirdiği T10X ve T10F modelleri, Avrupa pazarında da kullanıcılarla buluşmaya hazırlanıyor. Her iki model de, Avrupa’daki bağımsız güvenlik test programı Euro NCAP’ten en yüksek derece olan 5 yıldız alarak güvenlik alanında iddiasını kanıtladı.

Almanya Togg’un Avrupa’daki ilk durağı olacak

Togg, Avrupa pazarına giriş için stratejik bir adım olarak Almanya’yı seçti. 29 Eylül 2025 tarihi itibarıyla Almanya saatiyle 10.00’da açılacak ön siparişler, Trumore uygulaması üzerinden Almanya’daki kullanıcılar tarafından kolayca yapılabilecek. Bu adım, Togg’un Avrupa pazarında marka bilinirliğini artırma ve kullanıcı kitlesini genişletme hedefinin önemli bir parçasını oluşturuyor.

İlk teslimatlar 2025 yılında başlıyor

Togg’un Avrupa teslimat programı kapsamında, 2025 yılı içinde T10X ve T10F V2 RWD Uzun Menzil versiyonları Almanya’daki kullanıcılarına teslim edilecek. Toplamda 1000 araç ön siparişe açılacak ve bunların 600 adedi 2025 yılı sonuna kadar teslim edilecek.

Kullanıcılar, ön sipariş sırasında 1.000 € ödeme yapacak. Eğer sipariş kesinleşmezse, bu ücret tamamen iade edilecek. 1000 araçlık kontenjan dolduğunda konfigüratör kapanacak. Kısa süre sonra ise 2026 yılında teslim edilecek araçlar için sipariş sistemi yeniden açılacak.

2026 siparişleri de sırada

2026 yılı için Togg’un Avrupa’daki kullanıcılarına sunacağı versiyonlar şunlar olacak:

  • V1 RWD Standart Menzil
  • V1 RWD Uzun Menzil
  • V2 RWD Uzun Menzil

Togg’un Almanya fiyat listesi ise 29 Eylül 2025 itibarıyla resmi web sitesinde yayınlanacak. Bu adım, markanın Avrupa satış stratejisinin şeffaf ve kullanıcı dostu şekilde ilerlediğini gösteriyor.

Togg’un Avrupa stratejisinde önemli bir dönüm noktası

Togg’un Almanya ön sipariş süreci, markanın küresel pazarda iddialı bir oyuncu olma hedefinin somut bir göstergesi. Yenilikçi teknolojileri, yerli üretim kimliği ve dijital ekosistemiyle Togg, Avrupa’da sadece bir otomobil markası olarak değil, akıllı mobilite çözümleri sunan bir teknoloji şirketi olarak konumlanmayı amaçlıyor.

👉 Almanya’daki ön sipariş süreci, Togg’un Avrupa yolculuğunda stratejik bir kapıyı aralıyor. Bu hamle, markanın 2026 sonrası diğer Avrupa ülkelerinde de aktif satış planlarının öncüsü olarak görülüyor.

Rosatom ve Çin Ulusal Nükleer Şirketi’nden Stratejik İş Birliği

Rusya ve Çin, nükleer enerji sektöründe yalnızca teknoloji değil, insan kaynağı boyutunda da iş birliğini güçlendiriyor.

Rusya Devlet Nükleer Enerji Kuruluşu Rosatom ile Çin Ulusal Nükleer Şirketi (CNNC) arasında, insan kaynakları ve işgücü piyasasında stratejik ortaklık hedefiyle önemli bir mutabakat zaptı imzalandı. CNNC İnsan Kaynakları Departmanı’nın Rusya’ya gerçekleştirdiği resmi ziyaret sırasında atılan bu adım, nükleer enerji sektöründe uzun vadeli iş birliğini pekiştiren yeni bir aşama olarak değerlendiriliyor.

İnsan odaklı iş birliği vurgusu

Mutabakat zaptı, yalnızca teknik konuları değil; personelin eğitimi, mesleki gelişim, gençlik ve kadın sanayi topluluklarının desteklenmesi gibi sosyal boyutları da kapsıyor. Rosatom İnsan Kaynakları Genel Müdür Yardımcısı Tatiana Terentieva ile CNNC İnsan Kaynakları Dairesi Başkan Vekili Li Changyu’nun imza attığı anlaşma, iki ülkenin nükleer endüstrisinde insan kaynağı kapasitesini güçlendirmeyi hedefliyor.

BRICS platformu da iş birliğinin parçası

Atom Müzesi’nde gerçekleşen törende konuşan Tatiana Terentieva, imzalanan mutabakatın yalnızca ikili ilişkileri değil, BRICS Nükleer Enerji Platformu gibi çok taraflı iş birliklerini de kapsadığını vurguladı. Terentieva, “Bugün imzaladığımız yol haritası, aşamaları, hedefleri ve sorumluluk alanlarını net biçimde belirleyerek çalışmalarımızın etkinliğini artıracak. Yüksek teknoloji işgücü piyasasında potansiyelimizi geliştirmek için Çin ile daha güçlü ortaklıklar kurmayı umuyoruz” ifadelerini kullandı.

Yeni projelere kapı açacak

Anlaşma kapsamında tarafların; ortak girişimler geliştirmesi, personelin modern eğitim programlarıyla desteklenmesi ve nükleer enerji sektöründe insan kaynağına dayalı yenilikçi çözümler üretmesi öngörülüyor. Bu hamle, hem Rusya hem de Çin için sürdürülebilir nükleer enerji kapasitesinin sosyal boyutlarını güçlendiren stratejik bir iş birliği olarak öne çıkıyor.

Türkiye’de Elektrik Enerjisi Tüketiminde Yeni Rekor

Giriş

Bu yıl 2025 Yaz döneminde, elektrik enerjisi sektörü açısından önemli bir gelişme yaşanmış bulunmaktadır. Söz konusu gelişme kısaca ifade edilmek istenirse; 28 Temmuz 2025 tarihinde Türkiye’de elektrik yükünün 59.335 MWh’a çıkmasıyla rekor kırılması olarak betimlenmektedir.

Ulaşılan bu elektrik yükü, sadece 2025 yılına ait bir pik değeri olmayıp, Türkiye için tüm zamanların rekoru olarak kayıtlara geçmiştir. Söz konusu tarihte elektrik tüketiminde yaşanan bu ekstrem değerin herhangi bir sorun olmadan karşılanabilmiş olması son derece önemli olarak nitelenebilir.

Bilindiği üzere; böylesi yüksek elektrik yükü söz konusu olduğunda enerji santrallarının yüksek güçlerde sorunsuz olarak elektrik üretiyor olması gerekmektedir. İlaveten elektrik iletim ve dağıtım sistemlerinin de herhangi bir problem olmadan hizmet verebilmesi beklenmektedir. Aksi takdirde enterkonnekte şebekede meydana gelen dengesizlikler sistemlerde anomalilere neden olmakta ve büyük elektrik kesintilerine sebebiyet verebilmektedir. 

Hatırlanacağı gibi; daha birkaç ay önce, (28 Nisan 2025’te) İspanya kaynaklı olarak şimdiye kadar görülen en etkin elektrik kesintilerinden biri İber yarımadasında yaşanmış ve yarımadanın hemen tamamında hayat önemli ölçüde durma noktasına gelerek çeşitli sorunlar ortaya çıkmıştır. Bu konuya ilişkin olarak, (önceleri farklı sebeplerden bahsedildiyse de nihayette) güneş ve rüzgâr santrallerinin çoğunlukla şebeke takipli inverterlerle sisteme bağlı olması ve ani gerilim değişimlerine karşı tepkisiz kalınmasına bağlı olduğu ifade edilmiştir. Bir başka deyişle, olayın düşük sistem ataleti, inverter bazlı üretim yapısı ve enterkonneksiyon hatlarındaki dengesizlikten kaynaklandığının anlaşıldığı belirtilmiştir. İber yarımadasındaki elektrik kesintisi 15 saat gibi bir süre sürmüş, ancak bazı bölgelerde kesintiden etkilenme süresi daha da uzun müddetle devam edebilmiştir. 

Bu bakımdan, tüm ülkeler için yıl bazında elektrik talebinin yüksek olacağı dönemlerin iyi tahmin edilmesi ve ona göre planlamaların yapılarak ilgili tedbirlerin alınmış olması son derece önem arz etmektedir.

Elektrik Tüketiminin Artmasına Neden Olan Sebepler 

Türkiye’de 28 Temmuz 2025’de yaşanan rekor elektrik enerjisi tüketimiyle ilgili öne çıkan sebepler olarak; artan sıcaklıklı meteorolojik şartlar, elektrikli araç şarjı, turizm, su pompalarının (özellikle vahşi sulama bağlamında) sürekli çalışması, yaşam mahallerinde klimaların kesintisiz devrede olması, insanların yaz şartlarında daha fazla aktif yaşam içinde olması, buna bağlı eylemlerin ve internet kullanımının yoğunlaşması, sanayileşme, veri merkezlerinin etkinliğiyle artan yük ve de dijitalleşme olarak ifade edilmektedir. Söz konusu bu ana nedenleri ayrı ayrı incelemek yerinde olacaktır.

Önde gelen bir etmen olarak; iklim değişikliği bağlamında küresel ısınma kapsamında ülkemizde ortalama sıcaklık değerlerinin giderek yükselmesi gösterilmektedir. Türkiye’de bu yaz ilk kez resmi olarak 50 Co’nin üzerinde sıcaklıklar kaydedildiği ve ilaveten bu aşırı sıcaklık değerlerinin özellikle tek bir haftada yoğunlaştığı rapor edilmiştir. Burada şunu da belirtmek de gerekir ki; 2025 yazı küresel bağlamda dünya tarihine en sıcak 3. yaz olarak kayıtlara geçmiştir. Dolayısıyla, meteorolojik ısınmayla birlikte artık birçok mekânda artan klima kapasiteleriyle kullanımın öne çıkması ve klimaların daha uzun sürelerle devrede kalmaları elektrik kullanımını önemli ölçüde artış yönünde etkilemektedir.

Küresel bağlamda elektrikli araç kullanımının teşvikiyle elektrikli otomotiv sektörünün gelişmesi de diğer önemli bir neden olarak gösterilebilmektedir. Dolayısıyla elektrikli otomobillerin giderek yaygınlaşması ve bu araçların şarjlarının elektrik tüketiminde artan paylara sahip olmaya başlamasıyla elektrik tüketimi giderek artmaktadır.

Turizmin özellikle yaz aylarında pik seviyelere çıkması da önemli bir etmen olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilhassa sayfiye yerleşimlerinde, elektrik alt yapısı yerli halkın nüfusuna göre yapılırken, bu gibi yerlerde turizm hareketleri sebebiyle popülasyonun misliyle artması elektrik kullanımını da misliyle katlamaktadır. 

Öte yandan, sıcak yaz aylarında su ihtiyacının yükselmesi ve buna bağlı olarak pompalama aktivitelerinin önemli ölçüde artması bir başka etkin faktör olmaktadır. Özellikle ülkemizde çoğu kez (damlama yöntemi yerine) vahşi sulama ve vahşi kişisel su kullanımı tarzında aktivitelerle bu faktör beklenenin üzerine çıkmaktadır.

İlaveten, yaz aylarında sosyal yaşamın yoğunlaşması ve insanların daha çok uyanık kalmasıyla doğrudan ve/veya (bulundukları mahaller itibariyle) dolaylı olarak elektrik sarfiyatının artması söz konusu olmaktadır.

Ayrıca, ülkemizde sanayileşmenin ivme kazanmış olması da bir başka etmeni oluşturmaktadır. İçinde bulunduğumuz “Bilgi Çağı”nın gereği olarak dijitalleşmenin devasa boyutlara ulaşmakta olduğu ve giderek veri merkezlerinin etkinliğiyle elektrik gereksinimi artışları söz konusu olmaktadır. Fazla olarak, yükseliş gösteren bir trendle internet kullanımı da elektrik tüketiminde artışlara neden olmaktadır.

Türkiye’de 2025 Yazında Elektrik Üretim ve Tüketimi ile İlgili Yaşananlar

Yukarıda da belirtildiği üzere 28 Temmuz 2025 tarihinde TEİAŞ (Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi’) verilerine göre Türkiye’de saatlik bazda elektrik yükü 59.335 MWh’a ulaşmış ve bu değer Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm zamanları için bir rekor seviye olarak kayıtlara geçmiştir.  Şunu da ifade etmek gerekir ki; söz konusu bu rakam yaklaşık 60 GW anlık güç talebine karşılık geliyor olmaktadır.

Ayrıca, Temmuz 2025’te, aylık bazda Türkiye’nin toplam elektrik tüketimi, geçen yılın aynı dönemine göre %1,40 artmış ve 34.584.917 MWh olarak gerçekleşmiştir. Günlük ortalama elektrik tüketiminde ise (artan soğutma ihtiyacına bağlı olduğu düşünülen) Haziran 2025 ayına göre %22’lik bir artma göstermiştir.

Ayrıca şunu da belirtmek yerinde olacaktır ki; ülkemizde 20. Yüzyılda, en çok elektrik tüketimi kış aylarında olmaktaydı ve pik elektrik kullanımı kış şartlarında oluşmaktaydı. Ancak ilerleyen zaman içinde kış pikinin yanı sıra yaz piki de oluşmaya başlamıştır. Bir başka deyişle, elektrik kullanımının yıllık değişim eğrisi iki ekstremli bir grafik sergiler olmuştur. Fazla olarak son yıllarda; elektrik tüketiminde yaz pikinin ekstrem değeri, kış pikinin ekstrem değerini aşmış bulunmaktadır. Böylelikle, artık yaz aylarında yılın en yüksek elektrik tüketimi yaşanır olmaktadır.

2025 Yılında Türkiye’de, 28 Temmuz 2025 tarihinde yaşanan rekor elektrik tüketim seviyesinden ayrı olarak, 8 Ağustos 2025 tarihinde de önemli bir gelişme yaşanmıştır. Şöyle ki; söz konusu bu tarihte Türkiye’de 2025 yılında günlük bazda en büyük elektrik üretim değerine ulaşılmıştır. Bir başka deyişle, söz konusu bu tarihte 1.201,866 MWh elektrik üretilmiştir. Tüketim ise 1 186. 952 MWh olarak kayıtlara geçmiştir.

Türkiye Elektrik İletim AŞ’den verilen verilerine göre, 8 Ağustos 2025 tarihinde saatlik bazda en yüksek elektrik tüketimi (Saat 16.00’da) 56.225 MWh’, en düşük tüketim ise (sabah 07.00’de) 39.501 MWh olarak gerçekleşmiştir.

Santrallar bazında konuya bakılacak olursa; elektrik üretimde ilk sırada %22,7 ile doğal gaz santralleri yer almış bulunmaktadır. Bunu, %20 ile ithal kömür santralleri ve %19,6 ile rüzgâr santralleri izlemiş olduğu görülmektedir. Yine 8 Ağustos 2025 tarihi itibariyle Türkiye, 20.815 MWh elektrik ihracatı ve 5 bin 906 MWh elektrik ithalatı gerçekleştirmiş olduğu da ifade edilmektedir.

Sonuç

Türkiye’nin elektrik tüketiminde; 2025 yılının Temmuz sonu ve Ağustos başı itibariyle tarihi bir süreci geride bıraktığı söylenebilir. Dolayısıyla 28 Temmuz 2025 günü, saatlik elektrik yükü 59.335 MWh ile tüm zamanların zirvesine çıkmış, 8 Ağustos 2025 tarihi itibariyle de günlük bazda en büyük elektrik üretim değerine ulaşılmıştır.

Bu değerler Türkiye’nin enerji planlaması, enerji programlaması ve bunların uzantısında enerji politikaları için önem arz etmektedir. Böylesi elektrik gereksiniminin yaşanması sırasında talebin sorunsuz olarak sağlanması ve elektrik santrallarının bu ihtiyacı karşılayabilecek şekilde devrede olması ve iletim, dağıtım sistemlerinde istenmeyen durumların yaşanmamış olması sevindirici hususu oluşturmaktadır. Aynı zamanda, artan talebin karşılanmasında elektrik ithalatının da iyi planlanmış olması dikkat çekmektedir.

Ancak, şunu da belirtmek gerekir ki; Türkiye’de ulaşılan böylesi rekor elektrik tüketiminin oluşmasına sebep olan (yukarıda belirtilmiş) etmenler bağlamında konu ele alındığında, şimdilerde rekor olarak nitelenen bu değerlerin, önümüzdeki yıllarda daha da artabileceğinin düşünülmesi yerinde olacaktır. Bir başka deyişle, bundan sonraki süreçlerde elektrik tüketiminde yeni rekorlar beklenebilir.

Öz olarak belirtmek istenirse; önümüzdeki yıllara ilişkin enerji programlaması, enerji planlaması ve uzantısında enerji politikalarının; Türkiye’nin olası olarak gelişecek ve genişleyecek elektrik talebinin göz önüne alınarak gelecek projeksiyonunun buna göre düzenlenmesi ve özellikle enerji verimliliği, enerji tasarrufu, enerji yoğunluğunun iyileştirilmesi ve akıllı şebeke kullanımlarının arttırılması projelerine öncelik verilerek hayata geçirilmesi zorunluluk olarak kendini göstermektedir denebilir.

SEDAŞ, Schneider Electric ve Inavitas İş Birliğiyle Dağıtım Ağını Dijitalleştiriyor

Türkiye’nin önde gelen elektrik dağıtım şirketlerinden SEDAŞ, hizmet verdiği 2,2 milyon abonenin enerji altyapısını dijital çağa taşıyacak stratejik bir adım attı. Schneider Electric’in yeni nesil şebeke yönetim platformu EcoStruxure ADMS, teknoloji ortağı Inavitas tarafından SEDAŞ altyapısına entegre ediliyor.

Bu kapsamlı proje ile SEDAŞ, mevcut SCADA, Kesinti Yönetim Sistemi (OMS) ve Dağıtım Yönetim Sistemi altyapısını tamamen yenileyerek, hem operasyonel verimlilikte hem de hizmet kalitesinde yeni bir döneme adım atacak. Türkiye’de ilk kez uygulanacak olan EcoStruxure ADMS, yalnızca şebeke kontrolü değil; aynı zamanda ileri düzey analiz, optimizasyon ve tam entegrasyon imkânı sunacak.

Tam Entegrasyon, Maksimum Verimlilik

Proje kapsamında Schneider Electric’in gelişmiş yazılım çözümleri, SEDAŞ’ın mevcut Coğrafi Bilgi Sistemi (GIS), SAP, İş Gücü Yönetimi (WFM) ve CRM gibi kritik BT altyapılarıyla uyumlu hale getirilecek. Böylece dağıtım ağı; daha güvenilir, dayanıklı, siber ve fiziksel açıdan daha güvenli bir yapıya kavuşacak.

Schneider Electric Türkiye-Orta Asya Bölge Güç Sistemleri Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Özalp, projeyi şu sözlerle değerlendirdi:

“Akıllı şebekeler, enerji sektörünün geleceğini şekillendiren en önemli alanlardan biri. Türkiye’de dijital dönüşümün öncülerinden olan SEDAŞ’ın bu yolculuğuna Inavitas ile birlikte katkı sunmaktan gurur duyuyoruz. Bu proje, yalnızca bugünün değil, geleceğin enerji altyapısını da hazırlıyor.”

“Sektör için oyunun kurallarını değiştirecek”

Inavitas CEO’su Erman Terciyanlı ise, bu projeyi sadece bir entegrasyon değil, tüm enerji sektörü için stratejik bir dönüm noktası olarak tanımladı:

“EcoStruxure ADMS’i Türkiye regülasyonlarına tam uyumlu şekilde hayata geçiriyoruz. Bu yatırım, SEDAŞ için operasyonel verimlilikte yeni bir standart getirirken, Türkiye’nin enerji omurgasını geleceğe hazır hale getirecek.”

“Milyonlarca kullanıcı için güvenli ve sürdürülebilir enerji”

SEDAŞ Genel Müdürü Gökay Fatih Danacı, dijitalleşme vizyonlarını vurgulayarak, “Teknolojiyi yalnızca bugünün değil, geleceğin enerji altyapısını inşa etmek için kullanıyoruz. Bu yatırımla müşteri memnuniyetini artırırken, milyonlarca tüketiciye daha güvenilir ve sürdürülebilir enerji sunacağız.” ifadelerini kullandı.

Türkiye’nin Enerji Dijitalleşmesinde Kilometre Taşı

SEDAŞ’ın Schneider Electric ve Inavitas iş birliğiyle hayata geçirdiği bu proje; maliyetleri düşüren, şebeke güvenilirliğini artıran ve enerji altyapısında tam entegrasyon sağlayan bir dijitalleşme modeli olarak öne çıkıyor. Türkiye’nin enerji dönüşümü yolculuğunda önemli bir kilometre taşı olarak değerlendirilen yatırım, bölgedeki milyonlarca tüketici için daha verimli, güvenilir ve kesintisiz enerji sağlayacak.

Tüpraş’tan SUNFUSION Projesi ile Biyoyakıt Üretiminde Yeni Dönem

Türkiye’nin enerji devi Tüpraş, düşük karbon ekonomisine geçiş sürecinde kritik bir adım daha atıyor. Avrupa Komisyonu tarafından Ufuk Avrupa Programı kapsamında desteklenen SUNFUSION Projesi, mikroalgler ve yağlı mayalar gibi biyokütle kaynaklarını hidrotermal sıvılaştırma yöntemiyle biyoyakıta dönüştürmeyi hedefliyor.

Ocak 2025’te start alan ve dört yıl sürecek projede Tüpraş’ın yanı sıra ODTÜ ile birlikte Yunanistan, Fransa, Almanya, Norveç ve Sırbistan’dan toplam 10 ortak yer alıyor. Projenin en önemli özelliklerinden biri ise biyoyakıt üretiminde kullanılacak enerjinin güneşten sağlanacak olması.

SAF ve Denizcilik Yakıtına Yenilenebilir Çözüm

SUNFUSION Projesi ile sürdürülebilir havacılık yakıtı (SAF) ve denizcilik yakıtı için alternatif biyokütle kaynaklarının değerlendirilmesi amaçlanıyor. Tüpraş, projenin son iki yılında hidrotermal sıvılaştırma yoluyla elde edilen biyoyağın analiz ve iyileştirme çalışmalarını üstlenerek, ürünlerin endüstriyel ölçekte kullanılabilir hale getirilmesini sağlayacak.

“Karbon Nötr Enerji Yolunda Stratejik Adım”

Tüpraş Teknik İşlerden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Murat Şimşek, projeyle ilgili yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“Tüpraş olarak ‘Enerjimiz Geleceğe’ vizyonu doğrultusunda dönüşüm yolculuğumuzu kararlılıkla sürdürüyoruz. 2024’te Ar-Ge’ye 229,3 milyon TL yatırım yaptık ve inovasyonu işimizin merkezine koyduk. SUNFUSION ile sürdürülebilir havacılık ve denizcilik yakıtlarında alternatif ham madde ve teknolojilerin geliştirilmesine önemli katkı sunacağız. 2050’ye kadar karbon nötr enerji şirketi olma hedefimize giden yolda bu proje çok değerli bir kilometre taşıdır.”

Avrupa’nın Yeşil Dönüşümüne Katkı

Projeyle birlikte, güneş enerjisinden biyoyakıta %50’nin üzerinde enerji dönüşüm verimliliği yakalanması hedefleniyor. Bu oran, yenilenebilir enerji teknolojilerinde yeni bir standart olarak değerlendiriliyor. SUNFUSION ayrıca, Avrupa Birliği’nin 2030 yılı için belirlediği %45 yenilenebilir enerji kullanım hedefini destekleyerek ulaşım sektörünün yeşil dönüşümünü hızlandıracak.

Tüpraş’ın Stratejik Dönüşüm Planı kapsamında geliştirdiği bu proje, şirketin sürdürülebilir rafinaj, yeşil hidrojen ve sıfır karbonlu elektrik vizyonuyla da doğrudan örtüşüyor.

Gazze Planı ve Yeni Büyük Oyun

29 Eylül 2025’te Donald Trump ve Binyamin Netanyahu tarafından açıklanan 20 maddelik Gazze planı, ilk bakışta İsrail-Hamas çatışmasını sona erdirmeye dönük bir ateşkes ve yeniden yapılanma girişimi gibi görünmektedir. Ancak planın ilanında kullanılan dil ve verilen mesajlar, meselenin çok daha geniş bir jeopolitik arka plana sahip olduğunu göstermektedir. Trump’ın konuşmasında Suudi Arabistan Kralı Salman’dan Katar Emiri Şeyh Temim’e, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’ye, Ürdün Kralı Abdullah’tan Pakistan ve Endonezya liderlerine kadar pek çok Müslüman devlet başkanının isimlerini tek tek sayarak teşekkür etmesi sıradan bir diplomatik nezaket değil, bilinçli bir stratejik hamledir. Bu yaklaşım, planı yalnızca İsrail-Filistin meselesi olmaktan çıkarıp İslam dünyasına hitap eden bir diplomatik manevra olarak paketleme arzusunu açıkça ortaya koymaktadır. Trump’ın “Arap ve Müslüman ülkeler Hamas ile ilgilenmezse İsrail işi bitirecek, biz destekleyeceğiz” ifadesi ise bu manevrayı baskı ve davet karışımı bir söylemle pekiştirmiştir.

Bu tablo, tarihin derinliklerinden tanıdık bir stratejiyi hatırlatmaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya, Osmanlı hilafetini yanına çekmek için Kayzer II. Wilhelm’i “Müslüman dostu” olarak pazarlamış, İngiltere’nin Süveyş Kanalı hamlesine karşı Bağdat Demiryolu projesiyle İslam dünyasına uzanan bir nüfuz hattı kurmaya çalışmıştır. Aynı dönemde Çarlık Rusyası da Orta Asya’daki Müslüman toplulukları cephe gerisi işlerinde kullanmak üzere zorunlu seferberliğe tabi tutmuş; yüzbinlerce Özbek, Kazak ve Kırgız’ı “amele taburları” adı altında cepheye sürmüştür. Bu uygulama, ağır koşullar ve adaletsizlikler nedeniyle 1916’da büyük bir halk isyanına dönüşmüş; tarihe “Türkistan Ayaklanması” olarak geçen bu kalkışma, Müslüman toplumların büyük güç rekabetinde nasıl zorla mobilize edildiğinin dramatik bir örneği olmuştur.

İkinci Dünya Savaşı’nda bu yöntem daha da gelişmiş; Nazi Almanyası, faşist İtalya ve Japonya Müslüman toplumları kendi savaş hedeflerine seferber etmek için cihat çağrıları, cami inşaları ve “İslam’ın koruyucusu” söylemleriyle dini hassasiyetleri siyasi mobilizasyonun merkezine yerleştirmiştir. Wehrmacht ve SS saflarına on binlerce Müslüman’ın katılması, Bosna’dan Kafkasya’ya, Kuzey Afrika’dan Güneydoğu Asya’ya uzanan bir coğrafyanın nasıl jeopolitik bir güç kaynağı olarak görüldüğünü ortaya koymuştur. Mussolini’nin kendisini “İslam’ın kılıcı” ilan etmesi, Japonya’nın 1930’da “Büyük Japon İslam Birliği”ni kurup 1938’de Tokyo Camii’ni açması, hatta İngiltere ve ABD’nin Arapça broşürler dağıtarak ve Londra Merkez Camii’ni inşa ederek İslam dünyasının desteğini araması, büyük güçlerin İslam’ı stratejik bir unsur olarak değerlendirme eğiliminin farklı coğrafyalardaki örnekleridir. Aynı dönemde Sovyetler Birliği de milyonlarca Orta Asyalı Müslümanı –Özbek, Kazak, Kırgız, Türkmen ve Tacikleri– Kızıl Ordu saflarında cepheye sürmüş; böylece İslam dünyasının insan kaynağı, yalnızca Mihver devletleri için değil, Müttefikler açısından da kritik bir seferberlik aracı haline gelmiştir. Bu tablo, Müslüman toplumların küresel güç mücadelelerinde her iki blok tarafından da jeopolitik bir “yedek kuvvet” olarak görüldüğünü göstermektedir..

Bugün Trump’ın Gazze planını duyururken Müslüman liderlere yönelttiği teşekkür ve davet, bu uzun tarihsel çizginin yeni halkası olarak okunmalıdır. Fakat bu kez hedef yalnızca Ortadoğu’daki dengeleri şekillendirmek değil, aynı zamanda küresel güç mücadelesinin merkezindeki Çin’i çevrelemek gibi daha geniş bir stratejiyi de içermektedir. Çin son yıllarda Kuşak-Yol İnisiyatifi çerçevesinde Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da enerji, altyapı ve teknoloji yatırımlarını yoğunlaştırarak batıya doğru jeoekonomik bir genişleme stratejisi izlemektedir. ABD açısından bu gelişme, Pasifik’teki rekabetin ötesinde Avrupa, Afrika ve Orta Doğu üçgeninde de yeni nüfuz alanları kaybetme riski anlamına gelmektedir. Trump yönetimi, İslam dünyasını bu genişlemenin önüne bir “jeopolitik set” olarak konumlandırmak isteyebilir. Filistin meselesini öne çıkaran ve Müslüman liderlere doğrudan hitap eden bir barış planı da bu stratejinin hem diplomatik meşruiyetini sağlama hem de bölge ülkelerini Çin’e karşı ortak bir güvenlik hattına çekme aracı işlevi görebilir.

Bu açıdan bakıldığında Gazze planı, yalnızca çatışmayı sonlandırmaya değil, İslam dünyasının stratejik enerjisini ABD’nin küresel rekabetinin hizmetine yönlendirmeye dönük çok katmanlı bir hamle niteliği taşımaktadır. Trump’ın, “Arap ve Müslüman ülkeler bu plana katılırsa bölgenin kaderi değişir” mesajı, Çin’in Orta Doğu ve Afrika’daki Kuşak-Yol projelerinin önünü kesmeye yönelik daha büyük bir vizyonun parçası olarak anlam kazanmaktadır. Zira İslam dünyasının geniş coğrafyası, enerji kaynakları, finansal potansiyeli ve demografik gücü, Çin’in batıya yönelen tedarik ve ticaret hatları için hayati önemdedir. Bu hatların üzerinde siyasi baskı kurmak, ABD’ye sadece ekonomik değil jeostratejik üstünlük de kazandırabilir.

Ancak bu stratejinin kolay bir zafer olmadığını belirtmek gerekir. Müslüman ülkelerin çoğu, Soğuk Savaş dönemindeki gibi tek kutuplu bir yönelime girmektense çok yönlü dış politika izlemeyi tercih etmektedir. Körfez ülkelerinin Çin ile gelişen enerji ve teknoloji ortaklıkları, Türkiye’nin ve Mısır’ın çok taraflı diplomasisi ve Pakistan’ın “denge siyaseti” bu gerçeği göstermektedir. Ayrıca Filistin meselesinin ABD tarafından jeopolitik bir kaldıraç olarak görülmesi, bölge halklarında ve özellikle genç kuşaklarda ters tepme riski taşımaktadır. Eğer bu plan, Gazze’nin gerçek ihtiyaçlarına kalıcı ve adil çözümler getirmezse, Müslüman kamuoyunda “yeni bir emperyal proje” olarak algılanabilir.

Tarih, büyük güçlerin İslam dünyasını kendi stratejileri için seferber etme girişimlerinin kısa vadede sonuç verse de uzun vadede kırılgan olduğunu göstermektedir. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın Osmanlı hilafeti üzerinden yürüttüğü planlar ve İkinci Dünya Savaşı’nda Mihver devletlerinin Müslüman toplulukları mobilize etme çabaları, kısa vadeli taktik kazanımlar sağlasa da kalıcı bir bölgesel düzen kuramamıştır. Bugün Trump’ın Gazze planı da benzer bir tarihsel bağlamın yeni perdesi olabilir: İslam dünyası yeniden küresel stratejilerin merkezine yerleştirilirken, planın uzun ömürlü olup olmayacağı bölge halklarının iradesine, Filistin’de adil ve sürdürülebilir bir çözümün gerçekten sağlanıp sağlanamayacağına ve Çin’in karşı hamlelerine bağlıdır.

Sonuç olarak 29 Eylül 2025’te açıklanan Gazze planı, sadece İsrail-Hamas çatışmasını sona erdirmeyi amaçlayan bir diplomatik metin değil; İslam dünyasını küresel güç rekabetinin yeni merkezine yerleştiren, Çin’in batıya doğru genişlemesini dengelemeyi hedefleyen çok katmanlı bir jeopolitik hamledir. Trump’ın Müslüman ülke liderlerine yönelttiği yoğun teşekkür ve davet, bu planın en kritik ipucu olarak görülmeli; geçtiğimiz yüzyılda  Kayzer’in, Hitler’in ve Mussolini’nin benzer biçimde “İslam dostu” söylemlerle yürüttüğü küresel rekabet politikalarının günümüzdeki yankısı olarak okunmalıdır.

Yazar Hakkında


Doç. Dr. Hakan Arıdemir, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Uluslararası Hukuk, Bölgesel Deniz Jeopolitiği meseleleri ve Uluslararası Deniz Hukuku alanında çalışmalarını sürdürmektedir. Afro-Avrasya Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucu başkanıdır. Ulusal ve uluslararası düzeyde birçok akademik projeye, çalıştaya ve yayın faaliyetine öncülük etmektedir. Türkiye’nin Afro-Avrasya vizyonu ve Türk dünyası stratejileri üzerine derinlemesine analizler üretmektedir.

Adaletin Terazisi ve Bilirkişinin Sorumluluğu

“Adaletin terazisini doğru tutmak, hâkim ve savcıların olduğu kadar bilirkişilerin de sorumluluğudur.”

“Adaletin terazisi hassas, kılıcı keskindir.” Bu söz, yalnızca bir vecize değil, devletin varlık şartıdır. Tarihin sayfalarında, Osmanlı’nın ilk İstanbul kadısı Hızır Bey (Kara Hızır Çelebi), bunun en güçlü örneklerinden birini göstermişti. Fatih Sultan Mehmet’in dahi sıradan bir vatandaşla eşit şekilde yargı önüne çıktığı o ünlü davada, adaletin terazisini şaşmaz bir hassasiyetle tutmuştu.

Bugün o miras, modern yargı sisteminde farklı aktörlere dağılmış durumdadır. Hâkim, savcı, belediye başkanı ve emniyet ayrı kurumlarda görev yapmaktadır. Ancak adalet terazisinin dengede kalabilmesi için bir başka kritik aktör daha vardır. “Uzman bilirkişiler…”

Bugüne kadar 500’den fazla Adalet Bakanlığı’nda uzmanlıklarıyla görev yapacak olan bilirkişiye eğitim verme fırsatı buldum. Her biri vicdanıyla hareket eden, çirkin işlere bulaşmamış, nitelikleri ve yeterlilikleri yüksek kişilerden oluşuyor. Görev alanları bilgi ve uzmanlık alanları iken, özelde ise sorulara verdikleri cevaplarla sınırlı kalan bilirkişiler; mahkemelerin ve savcılıkların adil ve hızlı karar vermelerine aracılık etmektedir.

“Vicdanıyla hareket eden bilirkişiler, adaletin görünmeyen kahramanlarıdır.”

Bu önemli misyonu yerine getirmek için göreve başlayan bilirkişilerin gözlerinden ve sözlerinden vicdanlı ve kanunlara saygılı olduklarını görmek, bana hem umut hem de güven vermektedir. Bilirkişinin rolü yalnızca teknik bilgi sunmak değil, adalet terazisinin hassasiyetine katkı yapmaktır.

Çünkü bilirkişi, mahkeme kararlarını yönlendiren bilimsel ve teknik hakikatleri adaletin terazisine koyar. Bir yanlış hesaplama, bir eksik inceleme, bir önyargı ya da taraf olmak, terazinin kefesini bozar ve adaletin kılıcı körelir.

“Bilirkişi raporu yalnızca bir dosyayı değil, adaletin kaderini belirler.”

“Bir yerde adalet varsa, öteki haklar da var demektir. Öteki haklar yoksa bile, var olan adalet sayesinde onlarda gelecektir.” İşte bilirkişinin sorumluluğu, bu hakların yaşamasını sağlamaktır.

Peygamberimizin “Bir günlük adalet, altmış yıl ibadetten üstündür” sözüyle Kanuni Sultan Süleyman’ın “Her iyiliğin kaynağı adalettir” fermanı aynı hakikati söylemektedir. Adalet, toplumun nefesidir. Bu nefesi kesmek, yalnızca bir kişiye değil, bütün bir millete zarar verir.

Bugün Cumhuriyet savcıları ve hâkimleri, hukuk düzeninin kılıcı ve terazisidir. Ama unutulmamalıdır ki bilirkişiler de o terazinin kefesinde duran hakikatin emanetçileridir. Her rapor, yalnızca bir dosyanın değil, adaletin kaderini belirler.

“Kadı Hızır Bey’in mirası bugün, bilirkişilerin dürüst kaleminde yaşamaktadır.”

Sevgili bilirkişi adayları ve görevdeki uzmanlar; sizler teknik bilginizi adalet için kullandığınız ölçüde tarihe iz bırakırsınız. Kadı Hızır Bey’in cesaretiyle, Fatih’i bile eşit konumda yargılayan adalet anlayışını kendinize rehber edinin. Unutmayın, “adalet mülkün temelidir” sözü, yalnızca hâkim ve savcılar için değil, bilirkişiler için de geçerlidir.

Bugün bizlere düşen, geçmişten aldığımız bu mirası geleceğe taşımak ve adaletin terazisini asla saptırmamaktır. Çünkü yarının adil toplumu, bugünün dürüst bilirkişilerinin raporlarıyla inşa edilecektir.

Yazar Hakkında:

Öğretim Görevlisi olarak akademik çalışmalarını sürdüren Ferhat Yıldırım, gazeteci, yazar, akademisyen ve iletişim uzmanıdır. İletişim mezunu olan Yıldırım, yüksek lisans eğitimlerini Ankara Üniversitesi, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nde tamamlamıştır. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Şeref Basın Kartı sahibidir. Uluslararası Yazarlar ve Gazeteciler Derneği Yönetim Kurulu Üyesi, Organ Doku ve Hücre Nakli Derneği Yönetim Kurulu Üyesi, Bilirkişiler Derneği Kurucular Kurulu Üyesi ve Telif Hakları Derneği üyesidir. Birçok sivil toplum kuruluşunda aktif görevler üstlenmiştir. İletişim, halkla ilişkiler ve bilirkişilik alanlarında İstanbul Ticaret Üniversitesi ile İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

Deniz Yoluyla Kurtuluş Hafızasının Tersyüz Edilişi: Tarihsel İroni ve Ahlaki Tutarsızlık

1940’lı yıllarda Akdeniz’in dalgaları, Nazi zulmünden kaçan on binlerce Yahudi için hem tehlike hem de umut taşıyordu. Struma, Mefküre, Pan Crescent, Pan York, Exodus 1947, Patria ve Tiger Hill gibi gemiler; kimi zaman batırıldı, kimi zaman geri çevrildi, ancak İsrail’in kolektif hafızasında “deniz yoluyla kurtuluş”un simgesi hâline geldi. Bu gemiler yalnızca göçmenleri değil, aynı zamanda İsrail’in devletleşme sürecinin meşruiyetini besleyen tarihsel bir anlatıyı taşıdı: zulümden kaçan bir halkın deniz üzerinden var olma mücadelesi.

Aradan geçen onyıllar, bu tarihsel sahneyi köklü biçimde tersine çevirdi. Bugün İsrail artık mağdur değil, güç ve kontrol sahibi aktör konumundadır. 2010’daki Mavi Marmara vakasından başlayarak, Challenger 1 ve 2, Sfendoni, Defne Y, Gazze Ark, Zaytouna-Oliva ve son günlerdeki Sumud Filosu gibi pek çok insani yardım gemisi, Gazze’ye ulaşamadan İsrail tarafından durduruldu. Bu gemiler de 1940’ların sığınmacı gemileri gibi umutla yola çıkan insanların taşıyıcısıdır; ancak bu kez onları karşılayan güç, kurtarıcı değil, ablukayı dayatan bir devlet otoritesidir.

Bu durum, İsrail’in kendi tarihsel hafızasıyla derin bir çelişki içinde olduğunu gösteriyor. Bir zamanlar deniz yoluyla kurtuluş arayışı meşru kabul edilen bir halkın, bugün aynı umudu Filistinliler için tehdit olarak görmesi ahlaki bir tutarsızlık ve tarihsel ironidir. Struma’dan Exodus’a uzanan hatıra zinciri, İsrail için sadece geçmişin bir hikâyesi değil, insanlığın evrensel vicdanına yazılmış bir ders niteliği taşırken; Gazze’ye insani yardım götüren gemilerin kriminalize edilmesi, bu hafızaya bilinçli bir ihanet anlamına gelmektedir.

Dolayısıyla mesele, yalnızca Gazze’deki ablukanın hukuksuzluğu değil, hafızanın ve değerlerin inkârıdır. İsrail’in geçmişte kendi varlığını meşrulaştıran insani ilkeleri bugün reddetmesi, uluslararası hukuk ve vicdani diplomasi açısından çifte standardın somut bir tezahürüdür. Bu çelişki, sadece Filistinlilerin yaşadığı insani trajediyi değil, aynı zamanda İsrail’in kurucu kimliğinin temelinde yer alan deniz yoluyla kurtuluş anlatısının da içten çözülmesini gözler önüne sermektedir.

Yazar Hakkında

Doç. Dr. Hakan Arıdemir, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Uluslararası Hukuk, Bölgesel Deniz Jeopolitiği Meseleleri ve Uluslararası Deniz Hukuku alanında çalışmalarını sürdürmektedir. Afro-Avrasya Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucu başkanı olan Doç. Dr. Arıdemir, ulusal ve uluslararası düzeyde birçok akademik projeye, çalıştaya ve yayın faaliyetlerine öncülük etmektedir. Türkiye’nin Afro-Avrasya vizyonu ve Türk dünyası stratejileri üzerine derinlemesine analizler üretmektedir.

Körfez Ülkelerinin Balkanlar’daki Yükselen Etkisi: Bölgesel Dinamikler ve Türkiye’ye Yansımalar

Batı Balkanlar, Osmanlı sonrası mirasın ve Avrupa Birliği genişleme süreçlerinin kesiştiği, tarih boyunca büyük güçlerin rekabet alanı olmuş bir coğrafyadır. Soğuk Savaş sonrasında Avrupa-Atlantik entegrasyonu bölge ülkeleri için temel yönelim olarak belirse de, AB’nin genişleme sürecindeki yavaşlama, ekonomik kırılganlık ve yapısal reformların gecikmesi, yeni dış aktörlerin bölgeye girmesi için stratejik fırsatlar yaratmıştır. Bu bağlamda son on yılda öne çıkan aktörlerden biri, Körfez ülkeleridir. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Kuveyt gibi petrol zengini ülkeler, Balkanlara yalnızca dinî motivasyonlarla değil; çok katmanlı ekonomik ve kültürel stratejilerle yaklaşmakta ve bölgenin jeopolitik denkleminde yeni bir ağırlık merkezi oluşturmaktadır.

2000’li yıllardan itibaren Körfez ülkeleri, ideolojik ve insani yardım temelli faaliyetlerden yumuşak güç stratejilerine dayalı kalkınma ve yatırım odaklı bir yaklaşıma yönelmiştir. Bu dönüşüm, gıda krizlerinin ardından Bosna-Hersek’te geniş tarım arazilerinin satın alınması ve uzun vadeli gıda güvenliği hatlarının oluşturulmasıyla somutlaşmıştır. Arnavutluk’ta liman ve marina bölgelerine yapılan yatırımlar, bölgenin Adriyatik üzerinden Avrupa iç pazarına entegrasyonunu güçlendirirken; Sırbistan’da hayata geçirilen “Belgrad Waterfront” gibi milyarlarca euroluk gayrimenkul projeleri Körfez sermayesinin mekânsal ve finansal ağırlığını artırmaktadır. Finans sektöründe Saraybosna merkezli İslami bankacılık sisteminin gelişmesi ve Körfez destekli iş forumlarının kurumsallaşması, bölgesel ekonomik altyapıya uzun vadeli entegrasyonun göstergeleridir. Turizm ve gayrimenkulde helal turizm anlayışının yaygınlaşması; BAE’nin Etihad ortaklığıyla Sırbistan havacılık sektörüne girişi ve savunma sanayinde füze üretimi gibi stratejik yatırımlar, Körfez sermayesinin yalnızca ticari değil, jeo-ekonomik ve jeo-stratejik boyutlara ulaştığını kanıtlamaktadır.

Ekonomik nüfuzla paralel biçimde, Arapça dil kursları, dinî eğitim kurumları, cami ve cemaat merkezleri aracılığıyla Körfez’in kültürel ve dini etkisi derinleşmektedir. Saraybosna’daki Kral Fahd Camii, Körfez merkezli İslami eğitim faaliyetlerinin sembolü haline gelirken; Al Jazeera Balkans ağı, medya aracılığıyla bölgesel kamuoyunu etkileme kapasitesinin altını çizmektedir. Bu durum, özellikle Bosna-Hersek, Kosova ve Kuzey Makedonya gibi Müslüman nüfus yoğun ülkelerde selefi/vahhabi eğilimlerin güçlenmesi ihtimaline yönelik kaygıları beraberinde getirmektedir. Körfez sermayesinin kültürel ve dini unsurlarla iç içe geçmesi, toplumsal kimliklerin yeniden inşasına ve yerel İslam yorumlarının dönüşümüne zemin hazırlamaktadır.

Körfez ülkelerinin Balkanlar’daki bu çok boyutlu varlığı, AB’nin yavaş ilerleyen genişleme politikası ve bölgenin kronik ekonomik sorunlarıyla birleştiğinde, yeni bir jeopolitik katman üretmektedir. Bu gelişme yalnızca bölge ülkelerinin dış politika yönelimlerini değil, Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisini ve enerji hatlarını da etkileme potansiyeline sahiptir. Körfez’in enerji gelirlerini Avrupa pazarına açılma ve ticaret yollarını çeşitlendirme stratejisi ile Balkanlar’ın coğrafi avantajları buluşmakta; böylece bölge, Orta Doğu–Avrupa ekseninde yeni bir lojistik ve finansal merkez konumuna yükselmektedir.

Balkan denkleminin göz ardı edilmemesi gereken bir boyutu Rusya’dır. Moskova, tarihsel, kültürel ve enerji temelli bağları sayesinde Balkanlar’da uzun süredir etkinliğini sürdürmektedir. Özellikle Sırbistan, Karadağ ve Bosna-Hersek’in Sırp entiteleri üzerinden yürüttüğü siyasal, enerji ve savunma iş birlikleri; bölgedeki geleneksel nüfuzunu canlı tutmaktadır. Körfez ülkeleri ile Rusya arasında Balkanlar özelinde doğrudan bir rekabet bulunmamakta, aksine belirli alanlarda örtük bir eşgüdüm ve karşılıklı tamamlayıcılık görülmektedir. Son yıllarda Rusya ile Körfez ülkeleri arasında gelişen enerji piyasası koordinasyonu (OPEC+), savunma sanayi temasları ve yatırım iş birlikleri, bu ilişkiyi Balkan coğrafyasına da taşımaktadır. Örneğin BAE’nin Sırbistan savunma sanayindeki yatırımları, Rusya’nın Sırbistan’la yürüttüğü askeri teknoloji ve enerji projeleriyle çatışmak yerine paralel ilerleyen ekonomik hatlar yaratmaktadır. Bu tablo, Körfez ve Rusya’nın Balkanlar’da birbirini dengeleyen değil, çoğu zaman birbirini besleyen iki farklı sermaye ve strateji hattı oluşturduğunu göstermektedir.

Türkiye açısından bu çok katmanlı süreç hem fırsatlar hem de tehditler barındırmaktadır. Körfez yatırımları, Türkiye’nin Balkanlar’daki geleneksel ekonomik ve ticari ağlarıyla kesişerek kimi alanlarda (tarım, turizm, finans) rekabet, kimi alanlarda ise (ortak enerji projeleri, İslami finans) işbirliği olanakları doğurmaktadır. Türkiye’nin Balkanlar’daki Osmanlı mirasına dayalı kültürel diplomasi faaliyetleri, Körfez’in selefi/vahhabi eğilimleriyle karşıtlık göstermektedir. Bu durum, yerel Müslüman toplumların Hanefi-Maturidi çizgi ile selefi yorumlar arasında ideolojik rekabet yaşamasına yol açabilir. Buna karşılık Türkiye’nin Balkanlar üzerinden Avrupa’ya açılma ve Afro-Avrasya vizyonunu güçlendirme hedefi, Körfez ülkelerinin ekonomik ağlarıyla yeni stratejik ortaklıklar kurma imkânı sunabilir. Bir başka tehdit alanı olarak Moskova’nın geleneksel nüfuzu ile Körfez’in finansal-kültürel etkisinin birleşmesi, Ankara’nın Balkanlar’da bağımsız diplomatik hareket alanını daraltabilir ve karar süreçlerini çok aktörlü bir denge yönetimine zorlama potansiyeli taşır. Rusya ile işbirliği içindeki Körfez sermayesinin Adriyatik–Karadeniz hattındaki liman ve lojistik projelere girmesi ise Türkiye’nin Doğu-Batı enerji koridorlarındaki kilit rolünü dengeleyici bir unsur olarak ortaya çıkabilir.

Sonuç olarak Körfez ülkeleri, Batı Balkanlar’da ekonomik ve kültürel katmanları iç içe geçiren çok boyutlu bir nüfuz alanı kurmaktadırlar. Bu nüfuz, AB’nin yavaş genişleme süreci ve bölgenin ekonomik zafiyetleriyle birleşerek yalnızca Balkanlar’ın değil, Türkiye’nin de stratejik çıkarlarını doğrudan ilgilendiren bir jeopolitik gerçekliğe dönüşmektedir. Türkiye için bu yeni denge, rekabet ve işbirliği olanaklarının eşzamanlı varlığıyla şekillenmekte; Ankara’nın Balkanlara yönelik politikasının, Körfez’in ve Rusya’nın yükselen etkisini dikkate alan daha bütüncül ve dinamik bir stratejiye yönelmesini zorunlu kılmaktadır.

Yazar Hakkında

Doç. Dr. Hakan Arıdemir, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Uluslararası Hukuk, Bölgesel Deniz Jeopolitiği Meseleleri ve Uluslararası Deniz Hukuku alanında çalışmalarını sürdürmektedir. Afro-Avrasya Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucu başkanı olan Doç. Dr. Arıdemir, ulusal ve uluslararası düzeyde birçok akademik projeye, çalıştaya ve yayın faaliyetlerine öncülük etmektedir. Türkiye’nin Afro-Avrasya vizyonu ve Türk dünyası stratejileri üzerine derinlemesine analizler üretmektedir.

Koridor VIII: Adriyatik’ten Karadeniz’e Uzanan Stratejik Hat

Avrupa’nın kalbinde Adriyatik Denizi’ni Karadeniz’e bağlamayı amaçlayan Koridor VIII, yalnızca bir ulaştırma projesi değil, aynı zamanda Balkanlar’ın jeopolitik geleceğini şekillendirecek stratejik bir girişimdir. Avrupa Birliği’nin 1990’lı yıllarda tanımladığı Pan-Avrupa Ulaştırma Koridorları arasında yer alan bu hat, Arnavutluk’un Durrës Limanı’ndan başlayarak Kuzey Makedonya üzerinden Bulgaristan’a uzanmakta ve Karadeniz kıyısındaki Burgaz ile Varna limanlarında son bulmaktadır. Böylece Adriyatik üzerinden İtalya ve Batı Avrupa’ya, Karadeniz üzerinden ise Türkiye, Kafkasya ve Orta Asya’ya açılan doğu-batı eksenli bir ticaret ve güvenlik yoludur.

Tarihsel açıdan bakıldığında Koridor VIII, Roma İmparatorluğu döneminde Adriyatik kıyısından İstanbul’a uzanan ünlü Via Egnatia yolunun modern bir yansımasıdır. M.Ö. 2. yüzyılda inşa edilen ve yaklaşık 1.120 kilometrelik bir güzergâha sahip olan Via Egnatia, Durrës’den başlayarak İstanbul’a ulaşır, İlirya, Makedonya ve Trakya eyaletlerinden geçerek günümüz Arnavutluk, Kuzey Makedonya, Yunanistan ve Türkiye topraklarını birbirine bağlamıştır. Antik çağda Roma lejyonları ve tüccarlarının kullandığı yol, Bizans döneminde de önemini korumuş, Haçlı Seferleri’nde ve Osmanlı’nın Balkan fetihlerinde stratejik bir güzergah olmuştur. Günümüzde ise Yunanistan’daki modern “Egnatia Odos” otoyolu, bu tarihsel mirasın devamı niteliğini taşımaktadır.

Bugün NATO’nun lojistik hatları ve Avrupa’nın enerji-ticaret taşımacılığı açısından yeniden canlandırılan bu güzergâh, sadece ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir yeniden yapılanmanın da işaretidir. Koridor VIII’in ekonomik boyutu, Balkanların iç bölgelerini denizlere bağlamasıyla öne çıkmaktadır. Özellikle denize kıyısı olmayan Kuzey Makedonya için stratejik bir “trakea” (nefes borusu-trakya) işlevi görmektedir. Arnavutluk’un Durrës’te inşa etmeyi planladığı yeni liman projesi ülkeyi Balkanlar’ın lojistik merkezi yapma hedefiyle doğrudan bağlantılıdır. Avrupa ile Asya arasındaki ticaretin hızlanması, bölge ülkelerine yeni gelir ve yatırım imkânları sağlayacaktır.

Jeopolitik düzlemde ise Koridor VIII, Yunanistan’ın Selanik üzerinden şekillenen Koridor X hattına alternatif oluşturmaktadır. Bu yönüyle Balkanlarda rekabet ve iş birliği dengelerini yeniden tanımlayacak stratejik bir güzergahtır. NATO için Adriyatik’ten Karadeniz’e doğrudan ulaşım sağlaması, ittifakın lojistik esnekliğini artırmakta; Rusya’nın Karadeniz’deki etkisine karşı Batı’nın elini güçlendirmektedir. Bu nedenle ABD ve Avrupa Birliği projeye hem mali hem de siyasi destek verirken, aynı zamanda Çin’in “Kuşak ve Yol” girişimine karşı bir denge unsuru olarak da değerlendirmektedir.

Bugün itibarıyla projenin en zayıf halkası, Kuzey Makedonya ile Bulgaristan arasındaki demiryolu bağlantısının henüz tamamlanmamış olmasıdır. Ancak AB fonları ve NATO’nun stratejik ilgisiyle bu eksikliklerin yakın gelecekte giderilmesi beklenmektedir. Bu süreç tamamlandığında Koridor VIII, Balkanlar’ı Avrasya entegrasyonunun merkezine taşıyacaktır.

Sonuç olarak Koridor VIII, yalnızca bir ulaştırma projesi değil; ekonomik, jeopolitik ve askeri boyutlarıyla 21. yüzyıl Balkan stratejisinin omurgasıdır. Adriyatik ile Karadeniz’i birbirine bağlayan bu hat, Balkan ülkelerine yeni fırsatlar sunarken, Avrupa-Atlantik dünyasının güvenlik ve ticaret politikalarında da kritik bir rol üstlenecektir.

Yazar Hakkında:
Doç. Dr. Hakan Arıdemir, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Uluslararası Hukuk, Bölgesel Deniz Jeopolitiği Meseleleri ve Uluslararası Deniz Hukuku alanında çalışmalarını sürdürmektedir. Afro-Avrasya Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucu başkanı olan Doç. Dr. Arıdemir, ulusal ve uluslararası düzeyde birçok akademik projeye, çalıştaya ve yayın faaliyetlerine öncülük etmektedir. Türkiye’nin Afro-Avrasya vizyonu ve Türk dünyası stratejileri üzerine derinlemesine analizler üretmektedir.

Drone filosu ile enerji altyapısında yeni bir dönem başlıyor

Türkiye’nin enerji dönüşümünde öncü rol üstlenen Enerjisa Dağıtım Şirketleri – Başkent EDAŞ, Ayedaş ve Toroslar EDAŞ – hizmet kalitesini artırmak için drone teknolojisine yaptığı yatırımları büyütüyor. Halihazırda 140’tan fazla drone ve 400’e yakın sertifikalı operatörle görev yapan şirket, en zorlu arazi koşullarında dahi arızalara hızla müdahale ederek, 14 ilde milyonlarca kullanıcıya kesintisiz enerji sunmayı başarıyor.

Dijital dönüşüm stratejisinin bir parçası olarak sahada kullanılan insansız hava araçları; enerji nakil hatlarının havadan 7/24 denetlenmesi, kırık ve hasarlı ekipmanların tespiti, havai hat analizleri ve kaçak elektrik kullanımıyla mücadelede etkin rol üstleniyor. Bu sayede arıza süreleri kısalırken, operasyonel verimlilik, iş sağlığı ve güvenliği ile çevresel sürdürülebilirlik alanlarında da önemli kazanımlar sağlanıyor.

Ormanlık alanlarda erken uyarı ve koruma

Enerjisa Dağıtım Şirketleri’nin sorumluluk alanındaki ormanlık bölgelerde kullanılan drone teknolojisi, yalnızca enerji şebekelerinin güvenliğini değil, yangın erken tespit tedbirlerini de güçlendiriyor. Uzaktan görüntüleme ve analiz sistemleri sayesinde ormanlar gözetim altında tutuluyor, riskler önceden fark edilerek hızlı önlemler alınabiliyor.

2025 itibarıyla 141 drone aktif olarak sahada görev yaparken, 393 saha çalışanı da İHA-1 sertifikasıyla yetkilendirilmiş durumda. Şirket, önümüzdeki dönemde hem drone sayısını hem de eğitimli personel sayısını artırmayı hedefliyor.

“Teknolojiyle güçlenen şebekemiz daha çevreci”

Enerjisa Dağıtım Şirketleri Genel Müdürü Oğuzhan Özsürekci, drone yatırımlarının stratejik önemini şu sözlerle vurguladı:

“Dijitalleşme ve sürdürülebilirlik odaklı dönüşüm yolculuğumuzda sahadaki teknolojik uygulamalarımızı hızla artırıyoruz. Drone teknolojisi, en zorlu coğrafyalarda dahi enerji sürekliliğini garanti altına alırken, çalışanlarımızın güvenliğini yükseltiyor ve çevresel etkileri azaltıyor. Ormanlık alanlardaki enerji nakil hatlarının gözetimini güçlendirerek yeşil vatanımızın korunmasına da katkı sağlıyoruz. Teknolojiyle güçlenen şebekemiz artık daha güvenli, daha hızlı ve daha çevreci. Amacımız yalnızca bugünün ihtiyaçlarını karşılamak değil, yarının enerji altyapısını da inşa etmektir.”

Bu yatırımlar ile Enerjisa Dağıtım Şirketleri, dijitalleşmede sektöre öncülük eden konumunu pekiştirirken, milyonlarca kullanıcıya daha güvenilir ve sürdürülebilir enerji hizmeti sunmayı sürdürüyor.