5.2 C
İstanbul
Cuma, Nisan 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 62

Arçelik sürdürülebilirlikte bir kez daha sektör lideri oldu

Arçelik, sürdürülebilirlik alanındaki liderliğini küresel endekslerdeki başarılarıyla da kanıtlıyor. Şirket, Dow Jones Sürdürülebilirlik Endeksi’nde 2’nci kez Dayanıklı Ev Aletleri Kategorisinde “Endüstri Lideri” oldu.  Ayrıca, Dow Jones Sürdürülebilirlik Endeksi Gelişmekte olan Piyasalar Kategorisinde dört yıl üst üste listelenen ilk ve tek Türk sanayi şirketi olmaya devam ederek de başarısını korudu. Arçelik CEO’su Hakan Bulgurlu, “Kurumsal sürdürülebilirlikte altın standardı temsil eden Dow Jones Sürdürülebilirlik Endeksi’nde bir kez daha sektör lideri seçilmemiz doğru yolda olduğumuzu gösteren önemli bir başarı. Tüm çalışanlarımızla birlikte elde ettiğimiz bu başarıyla gurur duyuyoruz. Kendi geliştirdiğimiz karbon kredisi ile küresel üretimde karbon nötr hale gelerek başta sektörümüz olmak üzere sanayi şirketlerine örnek teşkil edebilecek bir ilerlemeye imza attık.” dedi.

Arçelik,dünyanın en büyük şirketlerinin sürdürülebilirlik performanslarını değerlendiren Dow Jones Sürdürülebilirlik Endeksi’nde, bu yıl 2’nci kez Dayanıklı Ev Aletleri Kategorisinde “Endüstri Lideri” seçildi. “Dünyaya Saygılı, Dünyada Saygın” vizyonuyla sürdürülebilirliği en önemli öncelikleri arasında belirleyen Arçelik, Dow Jones Sürdürülebilirlik Endeksi’nin Gelişmekte Olan Piyasalar kategorisine 4 sene üst üste girme başarısını sağlayan ilk ve tek Türk sanayi şirketi oldu.

Arçelik, 2017 yılından bu yana Dow Jones Sürdürülebilirlik Endeksi’nde (DJSI) yer alıyor. DJSI’da şirketler yönetim, finansman, tedarik zinciri, şeffaflık, insan hakları, iklim değişikliği ile mücadele gibi sürdürülebilirlik alanını tüm yönleriyle kapsayan çeşitli başlıklardaki performansıyla değerlendiriliyor. S&P Dow Jones Indices ve Robeco SAM ortaklığında oluşturulan Dow Jones Sürdürülebilirlik Endeksi, 61 sektörden en sürdürülebilir şirketleri seçiyor ve sürdürülebilirlik konularını portföylerine entegre eden yatırımcılar için referans noktası görevi görüyor. Şirketin endeksteki yerini değerlendiren Arçelik CEO’su Hakan Bulgurlu, “Kurumsal sürdürülebilirlikte altın standardı temsil eden Dow Jones Sürdürülebilirlik Endeksi’nde bir kez daha sektör lideri seçilmemiz doğru yolda olduğumuzu gösteren önemli bir başarı. Tüm çalışanlarımızla birlikte elde ettiğimiz bu başarıyla gurur duyuyoruz. Türkiye’de Enerji Verimli Buzdolapları Karbon Finansmanı projesi kapsamında kendi geliştirdiğimiz karbon kredisi ile küresel üretimde karbon nötr hale gelerek başta sektörümüz olmak üzere sanayi şirketlerine örnek teşkil edebilecek bir ilerlemeye imza attık. Enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji alanında yatırımlarımız devam edecek. Doğa dostu ürünler tasarlıyor, markalarımızla birlikte gıda israfı ile mücadele ve sağlıklı yaşam konularında sosyal projeler hayata geçiriyoruz. Sürdürülebilirlik yolculuğumuzu sadece çevre alanında değil, sosyal ve yönetişim alanlarına da yayarak hedeflerimizi büyütüyor, gezegenimizin korunmasına ve daha sürdürülebilir bir yaşama katkı sağlamaya devam ediyoruz” dedi.

Aşının petrol talebine etkisi zaman alacak

Enerji Piyasaları Uzmanı Tolga Uysal, BAE ve Rusya gibi ülkelerle Suudi Arabistan arasındaki fikir ayrılığının gelecek aylarda petrol fiyatlarını baskılayabileceğini belirtti.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) ve OPEC dışı bazı petrol üreticisi ülkelerden oluşan OPEC+ grubunun ocak ayı için toplam petrol üretim miktarını günlük 500 bin varil artırma kararı piyasa beklentisini karşılamasa da uzmanlar, karar sonrasında petrol fiyatlarının 2021’in ilk çeyreğinde 40-50 dolarda sabitleneceğini öngörüyor.

OPEC+ üyesi 23 ülkenin enerji ve petrol bakanlarının bir araya geldiği toplantı da, grubun, ocak ayı için toplam petrol üretim miktarını günlük 500 bin varil artırarak günlük 7,7 milyon varillik mevcut üretim kesintisini 7,2 milyon varil olarak sürdürmesi yönünde karar çıkmıştı. 

Piyasa beklentisi mevcut kesintilerin 3 ay daha devam etmesi yönündeyken, grup gelecek yılın ilk çeyreğinde her ay yapılacak toplantıyla bir sonraki ay için üretimini günlük 500 bin varili geçmeyecek şekilde artırma kararı almıştı.

Deriva Danışmanlık Kurucu Ortağı ve Enerji Piyasaları Uzmanı Tolga Uysal, gazetemize yaptığı açıklamada, OPEC+ grubu toplantısında bir anlaşmaya varılsa da toplantının üye ülkeler arasındaki fikir ayrılıklarını gün yüzüne çıkardığına dikkati çekti.

Uysal, “Üretim kesintilerinin azaltılması veya sonlandırılması gerektiğini savunan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Rusya gibi ülkeler ile Suudi Arabistan arasındaki fikir ayrılığı gelecek aylarda petrol fiyatlarını baskılayabilir. Toplantılarda BAE’nin OPEC içinde liderliğe soyunma hevesi yaptığı hamlelerle hissedilirken, Suudi Arabistan’ın OPEC eş başkanlığından ayrılmak istediği haberleri bunu doğrular nitelikteydi. Petrol üreticisi birçok ülkenin ileriye dönük petrol yatırım planlarında düşüş görülürken, BAE’nin gelecek 5 yılda bu yatırımlarını artırmak için onay alması da ayrı bir gösterge olarak karşımıza çıkıyor.” dedi.

OPEC+ ülkeleri arasında üretim kesintisine ilişkin uzlaşı sağlanmasına rağmen anlaşmaya uyum noktasında bazı soru işaretlerinin devam ettiğini belirten Uysal, “Genel anlamda daha önce planlanan üretim kesintisine yakın bir kesinti sağlansa da Rusya, BAE ve Irak gibi kotalarını aşarak fazla üretim yapan ülkelerin bunu nasıl telafi edecekleri ayrı bir tartışma konusu.” diye konuştu.

Uysal, OPEC+ grubu cephesinde yaşanan tüm bu gelişmelerin yanı sıra Libya’da hızla artan petrol üretimi, yeni dönem ABD-İran ilişkileri, yenilenebilir enerji yatırımlarına yöneliş ve ABD’deki aktif kuyu sayılarındaki artışın petrol fiyatlarını aşağı yönlü baskılayabileceğini vurgulayarak şunları söyledi:

“Kovid-19 salgınında artan vaka sayıları, salgınla mücadele kapsamında ABD’de yeni kısıtlamaların gelme ihtimali petrol talebini negatif etkileyecektir. ABD’deki artan petrol stoklarını bunun bir göstergesi olarak kabul edebiliriz. Ülkenin en önemli depolama merkezlerinden Cushing’de kapasitenin yüzde 82’lere ulaşması ve mart ayında yaşanan kriz seviyelerine yaklaşması fiyatların yukarı yönlü hareketlenmesini kısıtlayabilir.”

Yakın zamanda aşıya erişim sağlansa da bunun petrol talebine etkisinin biraz zaman alacağını ifade eden Uysal, “Petrol talebinin, dünya ekonomilerinin bir toparlanma içine gireceği beklentisiyle 2021’in ancak ilk çeyreğinden sonra, hatta ilk yarısından sonra artması bekleniyor. Bu durum Brent petrolün varil fiyatının bir süre daha 40-50 dolar bandında seyretmesine yol açabilir ancak ilk çeyrekten sonra 50-60 dolar bandı gündeme gelebilir. Petrolde geçen yıl başında gördüğümüz 65 dolar seviyesine ise 2021 ve hatta daha sonraki yıl ulaşılması güç.” dedi.

Ekstra variller küresel arzdaki azalmanın yanında küçük bir miktar

Rapidan Energy Group Başkanı Robert Mc Nally de OPEC+ grubunun kararının ham petrol fiyatlarını 40-50 dolar aralığında sabitleyeceğini belirterek, “OPEC+ grubu gelecek yılın ilk çeyreğinde yaşanabilecek stok artışına karşı hamle yaptı.” ifadesini kullandı.

Price Futures Group Kıdemli Piyasa Analisti Phil Flynn de şirketlerin sermaye harcamalarında ciddi kesintilere gitmesiyle birlikte petrol piyasasının yeni bir döneme girdiğine işaret ederek, “OPEC+ grubunun petrol üretimini kademeli olarak artırma kararı petrolde taban fiyatların sağlamlaştırılmasına yardımcı olacaktır. Grubun toplam kesinti miktarıyla karşılaştırıldığında gelecek yıl eklenecek ekstra variller, küresel arzdaki azalmanın yanında küçük bir miktar.” değerlendirmesinde bulundu.

2021 Siber Güvenlik Trendleri açıklandı

Platin Bilişim,  2021 yılına ait siber tehditler ve en yeni güvenlik trendlerine dair öngörülerini açıkladı. Platin Bilişim Genel Müdür Yardımcısı Pınar Bamyacı 2021 Siber Güvenlik Raporunda üst düzey koruma için çok faktörlü kimlik doğrulama ve yapay zeka destekli çözümlerle bilinmeyen tehditlere karşı önlem almanın önemine dikkat çekti. Veri Güvenliği alanında uçtan uca çözümler sunan Platin Bilişim,  2021 yılına ait siber tehditler ve en yeni güvenlik trendlerine dair öngörülerini açıkladı. Platin Bilişim Genel Müdür Yardımcısı Pınar Bamyacı’nın verdiği bilgiye göre; yapay zekâ, bulut bilişim,MFA (Multi-Factor Authentication), IoT (Internet Of Things), EDR (Endpoint Detection And Response)ve fidye yazılımlar siber güvenliğin temel konuları olacak. 

“Dünyanın önde gelen siber güvenlik araştırma şirketlerinden Cybersecurity Ventures’ın araştırmasına göre, siber saldırıların dünya ekonomisine verdiği zarar 2015 yılında 3 trilyon dolardı. Şirket, 2021 yılında bu rakamın 6 trilyon dolara çıkacağını öngörüyor. 2021’de büyük şirketlerinin ekranlarının kilitlenip fidye istenmesi ile uğranılacak zararın 20 milyar doları bulacağı tahmin ediliyor” şeklinde konuşan Bamyacı; 2020’de siber korsanların yüzde 43’ünün küçük işletmeleri hedef aldığını ve COVID-19 ile birlikte siber suçlarda yüzde 300 artış yaşandığını hatırlattı. Siber güvenlik vakalarının her 39 saniyede bir yaşandığına dikkat çeken Pınar Bamyacı, son dönemde finans, kamu, perakende ve teknoloji sektörlerinin ana hedef haline geldiğini sözlerine ekledi.  

“Dünyada siber saldırılardan en çok etkilenen ülkeler arasında Türkiye 5.sırada yer alıyor. Gartner raporlarına göre 2022 yılı itibarıyla dünya çapında siber güvenlik harcamalarının 133.7 milyar dolara ulaşacağı tahmin ediliyor.” diyen Bamyacı Dünya genelinde şirketlerin ve kurumların sadece %5’inin tam anlamıyla korunduğuna dikkat çekti. Pınar Bamyacı 2021 yılına dair güvenlik trendlerini ise şöyle sıraladı: 

Bulut Bilişim Güvenliği ve Bulut İhlalleri 

İşletmeler, Covid-19 salgını sürecinde esneklik ve maliyet avantajı sunması nedeniyle iş süreçlerini hızla buluta taşıdı. Bulut hizmeti sunan şirketlerin büyük bölümünün sunucularının yurt dışında olması, verilerin yurt dışına çıkmasına neden oldu. 2020 yılının Ocak ve Nisan ayları arasında dünya genelinde bulut tabanlı siber saldırıların yüzde 630 oranında arttığı gözlemledi. Bulut bilişime geçişteki bu yükseliş veri güvenliği altyapısı yatırımlarını da arttıracak. Vanson Bourne araştırma verilerine göre kurumların yüzde 96’sı genel bulut güvenliğiyle ilgili endişe duyuyor. 

Yapay Zeka, Kendisi ile Mücadelesini Sürdürecek

2021’de siber saldırganlar,  bilgi işlem ağlarına ve şirketlerin altyapılarına yönelik saldırıları hızlandırmak için makine öğreniminden daha çok yararlanacak. Makine öğrenmesi ve yapay zekâ teknolojileri; izleme, denetim, tehdit algılama ve alarm sistemlerini kapsayan otomatize siber savunma teknikleri için kritik öneme sahiptir. Kullanıcı davranışlarını analiz edip sınıflandırarak iyi ve kötü aktiviteleri birbirinden ayırabilme, birbirinden bağımsız gibi görünen saldırı göstergelerini yorumlayıp korelasyon kurallarına göre alarm üretme gibi çeşitli kritik işlevlere sahip olan siber güvenlik odaklı yapay zekâ uygulamalarının siber savunma ekiplerinin işini kolaylaştırdığı için önümüzdeki yıllarda önemi daha da artacak. Riskleri algılayarak alarm üreten otomatize çözümlerin ötesinde tehditleri saptayarak müdahale gerektirmeden kendi kendine kontrol altına alabilen ve güvenlik sürecinin baştan sona verimli bir şekilde yürütülmesine katkı sağlayan sistemler olarak tanımlanan otonom güvenlik sistemleri; yeni nesil savunma teknolojisi olarak görülüyor. Yapay zekâ ve makine öğrenmesi üzerine temellendirilmiş otonom sistemler, özellikle bulut teknolojilerinde uygulama alanı bulacak. Tehditleri algılama ve aynı zamanda etkisizleştirme işlemlerini gerçekleştirebilen otonom sistemler bilişim personelinin yükünü azaltmaya daha çok yardımcı olacaklar. 

Deep Learning – Derin Öğrenme

Birçok yanlış alarm üreten ve güvenlik ekiplerinin uzun zaman harcamasına neden olan geleneksel imza tabanlı tehdit tespit yöntemleri, yerini daha gelişmiş özellikler sunan Deep Learning yöntemine bırakacak. Deep Learning yapay zekâ modeli, trafiği daha hassas bir doğruluk derecesiyle analiz edip yanlış alarm sayısını düşürerek daha nitelikli IDS/IPS sistemlerinin geliştirilmesine olanak tanır. Deep Learning; aynı zamanda diğer tehdit algılama çözümleri olan yeni nesil güvenlik duvarı (NGFW), web uygulama güvenlik duvarı (WAF), kullanıcı ve varlık davranış analitiği (UEBA) sistemlerinde de geniş uygulama alanı bulacak.

Yapay zeka ile metin seslendirme: ‘VOİSER’

Platformda Türkçe’nin yanı sıra İngilizce, Arapça, Almanca, Çince, Fransızca, İtalyanca, Japonca, Korece, Rusça dil seçenekleri de mevcut. Videolar için seslendirme yapmak, ciddi manada para harcamayı gerektiriyor. Zira bu süreçte pahalı mikrofonlara, ses stüdyolarına ve seslendirme sanatçılarına ihtiyaç duyuluyor. Ancak gelişen teknoloji, seslendirme sektöründe de bazı değişikliklere gidilerek maliyetlerin düşürülmesine olanak sağlıyor.

51 DİL VE 220 SES SEÇENEĞİ

Metinlerin doğal, akıcı ve gerçekçi bir ses tonuyla seslendirilmesini sağlayan yapay zeka ses sentezleme platformu Voiser da bu kapsamda karşımıza çıkan girişimlerden biri. Toplamda 51 dil ve 220 ses seçeneğine sahip platform, bir süredir kitap seslendirme, web ve mobil uygulama seslendirme, anonslar, sesli yanıt sistemleri (IVR) gibi kurumsal alanlara hizmet veriyordu. Voiser, Nisan 2020’de SaaS modelli yeni web sitesi voiser.net ile seslendirme hizmetlerini tüm kullanıcılara açtı. Site üzerinde bulunan Voiser Studio’nun sesleri ile YouTube videoları, sosyal paylaşım ve reklam içerikleri, eğitim ve sunum videoları, podcast yayınları gibi tüm alanlar için ses dosyaları oluşturabilmek mümkün. Hafzullah Yıldırım ve Fatih Sönmez tarafından hayata geçirilen ve şu anda 6 kişilik ekibiyle hizmet veren Voiser, insan sesine çok yakın olan bu doğal sentezleme işlemini, yapay sinir ağları ile gerçekleştiriyor. 3 yıllık AR-GE çalışması sonrası hayata geçirilen girişim, her geçen gün yapılan iyileştirmeler, geliştirilen algoritmalar ve servisler ile seslendirmenin ihtiyacı olduğu her alanda yeni hizmet ve ürünler sunmaya devam ediyor.

ROBOTSU SESTEN UZAK, İNSAN SESİNE YAKIN DİL SEÇENEKLERİ

Şu anda Voiser’ın Türkçe dil seçenekleri olan Hakan, Aylin, Melis ve Berk, çatallaşma ve robotsu bir sesten uzak, insan sesinden ayırt edilemeyecek düzeyde doğal bir sentezin ürünü diyebiliriz. Platformda Türkçenin yanı sıra İngilizce, Arapça, Almanca, Çince, Fransızca, İtalyanca, Japonca, Korece, Rusça dil seçenekleri de mevcut. Ayrıca stüdyo editöründe sunulan ses hızı ve ses perdesi ayarları ile yeni tarzda sesler oluşturma imkanı da sağlanıyor.  Platformda, ilk günden bugüne 300 bin adet her biri ortalama 20 saniyeden oluşan sentez oluşturuldu. Voiser.net ise açıldığı günden bugüne 2 haftada 33 kullanıcıya erişti. Abonelik ve satış modeliyle gelir elde eden platform, ilerleyen dönemde sadece Türkiye ile sınırlı kalmayıp hizmet verdiği tüm dillerdeki kullanıcı arayüzleri ile globalde genişlemeyi planlıyor. Şu anda Sabancı Üniversitesi’nin websitesi içerisindeki tüm haber, makale içerikleri Türkçe ve İngilizce olarak Voiser’ın ilk versiyonu Engine 1.0 tarafından seslendiriyor. Ayrıca kitap analizi ve sonrasında uygun şekilde seslendirilmesi için özel olarak geliştirilen algoritma ile Hiperkitap Uygulaması için kitap seslendirme AR-GE çalışmaları devam ediyor. Ayrıca okumaya vakit bulamayan ve dinlemeyi seven kişiler için metinleri dinleyebilmelerine olanak sağlayan Voiser Metin Seslendirme mobil uygulamasının kısa bir zaman sonra Google Play ve Apple Store’da yerini alacağını belirtmiş olalım.

Sağlık sektörünü geleceğe taşıyacak 10 hedef

SANKO Üniversitesi ve Turkishtime’ın iş birliğinde düzenlenen “Sağlık Sektörünü Geleceğe Taşıyacak Ar-Ge Stratejileri” Ortak Akıl Toplantısı sağlık sektörünün temsilcilerini bir araya getirdi. Toplantıda, sağlık sektörünü dünyaya entegre edecek bir tablonun oluşabilmesi için sektör temsilcilerinin katılımıyla aşağıdaki 10 hedef konusunda görüş birliğine varıldı.

1- Sağlık teknolojileri odaklı kuluçka merkezlerine duyulan ihtiyaç 

Sağlık alanındaki girişimcilerin en kırılgan ve zayıf oldukları ilk dönemlerde ihtiyaç duydukları destekleri sağlamak çok kritik; bu amaçla belirli temalarda uzman kuluçkaları dünyada hem devlet kurumları, hem de özel sektör kurabiliyor. Mevcut pandemi sürecinde özellikle ihtiyacı hissedilen; aşı, tanı ve teşhis gibi alanlarda girişimcilere gerekli bilgi ve kaynak desteği vermeyi hedefleyen sağlık teknolojileri odaklı kuluçka merkezlerinin sayılarını; yola çıkanların kapasite ve etkinliklerini artırmamız gerekiyor.

2-Öngörülebilir/saydam bir sağlık sistemine dönüşmek

Sağlık sektörünün küresel gelişimine bağlı olarak ülkemizdeki yatırımların artırılması için kamu sağlık politikalarımızın, sektörün tüm temsilcilerinin ortak aklı ile oluşturulması ve geleceğe yönelik öngörülebilir, saydam ve finansal açıdan sürdürülebilir olmasına özen gösterilmeli.

3-Global iş birlikleri için tabandan örgütlenme 

Sağlık alanında mevcut üreticilerimizi bir araya getiren kümelerin, gerek sektör tarafından  gerekse de kamu nezdinde sahiplenilmesi ve desteklenmesi, bu alanda hem ulusal hem de uluslararası  iş birliği faaliyetlerinin artırılması gerekiyor. Uzmanlar, pandemi şartlarında gerekli hazırlıkların tabandan yapılması, bu zor günler sonrası çıkış aşamasında daha kapsamlı global iş birliklerine yoğunlaşılması gerektiğine dikkat çekiyor. Daha geniş bir çerçeveden bakıldığında  da, sektörün daha kapsamlı bir şekilde tabandan başlayarak örgütlenmesini güçlendirmesi, sağlık politikalarında ve ekonomisinde yetkin aktif düşünce kuruluşları haline dönüşmeleri gerekiyor. 

4- Altyapıları destekleyici girişimler oluşturulmalı 

COVİD – 19 pandemisinde tüm ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de sağlık altyapılarının yetersizliği dikkat çekti. Bu nedenle, hücre kültürü laboratuvar çalışmaları, hayvan deneyleri vb.  sağlık araştırma projelerine daha çok bütçe ayrılması ve teşviklerle destekleyici girişimlerin gerekliliği kaçınılmazdır.

5-Bölgesel mükemmeliyet merkezleri kurulmalı 

Sağlık alanındaki mükemmeliyet merkezlerinin, üniversitelerdeki mevcut uygulama ve araştırma merkezleri (UYGAR) formatından farklı bir anlayışla kurulması, özel sektör dahil olmak üzere bulunduğu bölgedeki ilgili akademisyenlere, araştırmacılara açık bir yapının oluşturulması gerekiyor.  

6-Disiplinlerarası çalışma gerekliliği 

Hiçbir bilim dalı sağlık alanında tek başına etkin bir varlık gösteremez, çözüm sunamaz. Her bilim dalı, başka bilim dallarının verilerinden, araştırmalarından sunmuş olduğu kanıtlardan beslenir ve varlığını sürdürür. Bu nedenle de uzmanlar, sağlık sektörünü çevreleyen ekosistemin etkin ve inovasyona elverişli hale getirilmesi için hedeflenen ürün ve hizmetlerde disiplinlerarası çalışılması gerektiği üzerinde duruyor. Bu ruhta hazırlanmış geniş çerçeveli ve uzun soluklu çalışmalar mutlaka teşvik edilmeli.

7-Kamudaki verinin ortak kullanıma açılması 

Sağlık sektöründeki temsilciler, kamudaki mevcut sağlık verilerinin daha iyi kullanılabilmesi gerektiğini önemle vurguluyor. Temsilciler; hastaneler, ilgili sektörler ve kamunun bir araya gelerek, ülkemizde bu değerli ve eşsiz verinin potansiyelini çıkaracak ve mevcut mevzuata uygun ortak yapılar/mekanizmalar kurgulayarak, teknolojik ve inovatif gelişme için kullanmak için çözümler bulması gerektiğini belirtiyor.

8-Yüksek katma değerli ürüne duyulan ihtiyaç 

Uzmanlar, bir çok sektörde olduğu gibi, sağlıkta da yüksek katma değerli ürün araştırma/geliştirme yetkinliklerimizi geliştirmeye ve bunların da üretimine geçmeye ülkemizde ihtiyaç duyulduğunu ifade ediyor. 

9-Regülasyonların yeniden düzenlenmesi 

Rekabet kuralları da dikkate alarak, özellikle bazı yeni alanlarda, küçük ve yerli girişimciyi koruyacak şekilde regülasyonların sürekli olarak ve hızla düzenlenmesi gerekli olduğu vurgulanıyor. Diğer yandan sağlık alanındaki araştırmaları destekleyen kamu ve özel kuruluşların mali gücünün ve bağımsızlığının artırılması, aralarındaki koordinasyonun gelişmesi de acil ve öncelikli beklentiler arasında yer alıyor.

10-Global pazardan alınan payın artırılması 

Uzmanlar, 3 milyar doları geçmesi beklenen tıbbi cihaz pazarımızın 300 milyar dolar üzerine çıkan dünya pazarındaki payının sadece yüzde bir olduğunu belirtiyor. Bu noktada kurulması gereken ulusal temel çerçevenin; “mevcut potansiyeli, insan gücünü, üniversitelerin gelişen alt yapısını, kamunun artan motivasyonunu ve desteklerini kullanarak, bu 300 milyar dolarlık pazardan daha fazla nasıl pay alabiliriz” şeklinde kurgulanması ifade ediliyor.

Atık pil dönüştürme projesi başladı

Sürdürülebilirlik projelerine her yıl milyonlarca Euro yatırım yapan dünyanın lider pil üreticisi Duracell ve Türkiyenin yeni nesil online süpermarketi istegelsin, çok önemli bir iş birliğine imza attı. Projenin operasyonel tarafının üstlenen istegelsin’in dağıtım ekipleri, siparişleri getirdiklerinde kullanıcılardan atık pilleri alacak, daha yaşanabilir bir dünya için bu pillerin geri dönüşümü sağlanacak. Böylece hem çevre korumaya yönelik hem de ekonomiye katkıda bulunan bir proje hayata geçmiş olacak. Dünyanın bir numaralı pil üreticisi Duracell ile 7 binden fazla çeşit ürünüyle #çoksüpermarket olarak faaliyet gösteren, Türkiye’nin yeni nesil online süpermarketi istegelsin, çok özel bir sürdürülebilirlik projesi için güç birliği yapıyor. istegelsin’in dağıtım ekipleri, sipariş getirdiklerinde atık pilleri kullanıcılardan alacak. Özel olarak depolanacak bu pillerin geri dönüşümü ise daha sonra Taşınabilir Pil Üreticileri ve İthalatçıları Derneği (TAP Derneği) tarafından gerçekleştirilecek. Duracell’in önderliğinde hayata geçecek proje kapsamında, İstanbul, Kocaeli, Ankara ve Bodrum’da hizmet veren ve teknolojiden süt ürünlerine, taze meyve-sebzeden tekstile kadar 7 bin çeşitten fazla ürünü kullanıcılarına sunan istegelsin’in dağıtım ekipleri, siparişi getirdiklerinde kullanıcıların hijyen kuralları gereği kapıya astığı kullanım ömrü bitmiş pilleri alacak. Özel olarak üretilen atık pil muhafaza çantasına konulan bu piller depolanacak. Son aşamada ise TAP Derneği tarafından pillerin geri dönüşümü gerçekleştirilecek.

Doğal dengeyi bozmanın bedeli

Bozduk bozduk…

El atmadık bir şey bırakmadık; el attığımız her şeyi bozduk.

İçtiğimiz suyu,

Soluduğumuz havayı,

Yediğimiz gıdayı,

Yaşadığımız çevreyi, bozduk…

İnsan neslini de, hayvanatın doğalitesini de, bitkilerin genetiğini de…

Bozduk; gözü dönmüşcesine hem de…

Dur durak bilmedik; hala da bilmiyoruz.

Acımasızca devam ediyoruz.

Kirlettik, her şeyi kirlettik.

Havayı, doğayı,

Yediğimizi, içtiğimizi,

Ağacı, hayvanatı,

Kısaca her şeyi; hatta yerin altını bile, kirlettik..

Kirlendik kirletirken de…

Ruhumuza kadar hem de..

Vicdanımıza değin; insafsızca ve insansızca…

Düşünsenize…

Sevgili  kardeşim 26.Dönem Kastamonu vekilimiz Murat Demir’in babası vefat etti; gidemedim.

Kardeşim Fırat evlendi; şahitlik edemedim.

Dostlarla muhabbet edemiyor, kimsenin elini sıkamıyor, çocuğuna bile sarılamıyor, sevdiklerinin acısını sevincini paylaşamıyorsun..!

Neden mi..!

Biliyorsunuz..?  Koronavirüs…

Ne hale düştük Allah’ım…

Peki bunların sebebi ne/kim…?

Köpekler mi,

Ağaçlar mı,

Böcekler mi,

Bulutlar mı,

Ay mı, güneş mi,

Denizler mi,

Yağmurlar mı..?

Tabi ki hayır.

Ve en büyük sorumlu; insan denen kirletici, bozucu ve öldürücü…

Sen, ben, o, onlar, ötekiler…

Öldürdük ve öldürüyoruz…

Umarsız, acımasız ve kendimizi öldürürcesine.

Vahşice,

Canice ve kendi topuğumuza sıkarcasına…

Aşı aşı aşı diye meliyoruz,

Yakaran gözlerle, çaresiz ve acizce çare gözlüyoruz.

Utanmazca, aymazca ve doğaya riyakarca…

Biz neyiz biliyor musunuz, neyiz..?

Hani en şerefli mahlukat insanız biz; diyoruz ya…

Biz yaptığımız ve yapmadıklarımızla, önce “virüs”ü yaratıp sonra da yarattığımız canavarı yok etmek için “antivirüs” arayan zavallı akılsızlarız.

Aşıymış..!

Onu, öldürürken, doğayı katlederken, İlahi dengeyi bozarken  düşünecektik…

Korkuyoruz bir de, utanmazca..

Gerçi utanacak yüz de yok ki; insanoğlunda…

Size söyleyeyim; şimdi tırsık, sinik, korkak ve panik haldeyiz ya..

Bu pandemik süreç geçsin, bitsin; kaldığımız yerden öldürmeye devam edeceğiz.

Halbuki kendimizi öldürdük/öldürüyoruz; farkında bile değiliz.

Bağışıklık sistemimizi çökerttik; çökertirken doğayı,

Vücut direncimizi yıktık; yok ederken havayı,

Sentetikleştik; bozarken doğalları…

Geldiğimiz nokta; mikroskobik bir virüs karşısında düşülen acziyet…

“Kurşun adres sormaz” derler ya…

Peki soruyorum hepimize; virüs adres soruyor mu kimseye..

Fakir-zengin ayrımı yapıyor mu,

Okumuş-okumamış,

Köydeymiş-şehirdeymiş,

Bekarmış-evliymiş,

Şahmış-gedaymış,

Erkekmiş-kadınmış,

Gençmiş-yaşlıymış; soruyor mu, ayırıyor mu, farkediyor mu hiç…

Güya akıllıyız ya,

Tabiatın hakimleri,

Muktedir varlıklarız ya,

Her şey insanlar için ya,

Hadi oradan, hadi…

Depremi geçtim,

Denizin kabarmasını geçtim,

Sel, heyelan demiyorum,

Fırtına-boranı, karı-kışı geçtim…

Bir virüs yahu… mini minnacık bir virüs; evden çıkamazlaştırdı, hapsetti bizi..

Kendi nesline yabancılaştırdı,

İnsanı insana kurt etti.

Seni  senden uzaklaştırdı,

Seni, senle yok etmeye başladı.

Bence, hiç şikayet etmeyelim.

Yapan da insan, ölen de insan, bu hale getiren de insan…

Kendimiz ettik, kendimiz bulduk/buluyoruz…

Olan bu…

Kimse kızmasın; eden bulur.

Ettik ve bulduk.

Yok ettikçe de yok olduk.

Devam da edecek..!

ABD’nin gerçek yüzü

0

Değerli dostlarım, Türkiye’ye istediklerini yaptıramayan ABD nihayet gerçek yüzünü göstermeye başladı. Geçtiğimiz hafta Türkiye’nin S400 alımına karşı ABD’nin almış olduğu ambargo kararını açıklandı.

Yaptırım ölçeklerinin Basında da çok sık yer aldığını görüyoruz, hafif dereceli yaptırım, orta dereceli yaptırım gibi. Yaptırımın derecesi olmaz bu yaptırım müttefikliğe zarar verir.

Dünyada bir ilk olarak, ilk defa bir NATO ülkesine böyle bir ambargo uygulanıyor. Bu ambargo kararı bizim için sürpriz olmadı. Beklenen bir karardı çünkü biz onlar için o kadar çok olduk ki, elbette S400 gibi bir bahane de onlara fırsat oluşturdu.

Evet çok olduk. Mesela Suriye’de hem masada hem sahada söz hakkı aldık ve onlar pkk-ypg-pyd gibi terör örgütleriyle birlikte hareket etmemizi beklerken biz tamamen kendi sistemimizi kurduk. Askerimiz Kuzey Suriye’de çok seviliyor, oralarda bulunduk gittik gördük Türkiye olarak bütün varlığımızla oradayız.

Sonra Libya meselesi, Akdeniz ve Karadeniz’de yapılan enerji çalışmaları, Azerbaycan’ın yanında durmamız, İha’larımız-Siha’larımız, yerli ve milli ordumuz ve her şeyden önemlisi de Ayasofya’nın açılışı. Bundan iki yıl önce Devlet Başkanımız Sayın Erdoğan “Cami olarak açmanın belli bir getirisi götürüsü var. Bunu açmanın faturası ağır olur, siyasi bir bedeli olur, vakti geldiğinde biz bunu gerçekleştiririz.” demişti.

Ülkemiz siyasi ve askeri alanda bölgenin en güçlü ülkelerinden biridir. Elbette ambargolarla gelecek bir zorluk vardır ama üzülmek yeise düşmek yok. Özellikle gençlerimize söylüyorum. Peygamber (sav) Efendimizin çağları aşan şu sözünü unutmayalım “La tahzen innallahe meana /üzülme ye’se kapılma Allah bizimledir!”

Ben buradan muhalefet partilerine seslenmek istiyorum. En azından böyle bir süreçte ülkenizin, devletinizin yanında yer alın. Bir kere olsun ülkenin yanında durun, milletin hissiyatıyla hareket edin.

Evet dostlarım burada Baykar Genel Müdürü Haluk Bayraktar’ın bir sözünü zikretmek istiyorum “Ülkemiz aleyhine verilen her haksız karar bizi geliştirmeye, üretmeye ve savunma teknolojilerinde tam bağımsızlığa bir adım daha yaklaştırıyor”

Bizler öyle bir milletiz ki tarih boyunca bir Anka Kuşu gibi küllerimizden yeniden doğduk. Allah’ın izniyle bu zor günler elbette geçecek, özlenen bahar gelecektir. Yeter ki biz bir olalım, birlik olalım.

Allah’a emanet olunuz!

Karabağ’ın Har-ı Bülbül Destanı

Bizim kuşağımız doksanlarda “Ya Karabağ ya ölüm, başka yolu yok artık!” diyerek meydanlarda yürürken büyüdü. Hatta yürürken Ermeni karşıtlığından ziyade; Ermeni çetelerin zulümlerini dinlediğimiz nenelerimiz ve dedelerimizin anlatıları bizi diri tuttu. Yürüyüşlerimiz gibi haykırışlarımızda ceddimize olan hürmetimizdendi.

Ermenistan’ın toprak işgaline direnen Azerbaycan’da, cephedeki askere moral için nam-ı diyar Ozan Arif tarafından seslendirilen “Ya Karabağ ya ölüm” şiiri o zamanlar marşımız gibiydi. Pionner Osman’ın sadık müşterisiydik. 85’lik hoparlörlerin, yüksek baslı, bol tiz donatılı ses sitemleri ile Doğan SLX araçlarımızın camlarını açarak, sokakları bu marş ile arşınlardık. Hem biz dinlerdik hem de millet ve pek ala illete dinletirdik.

Şükürler olsun ki!

Karabağ özgürlüğüne kavuştu…

2783 şehidimiz  ‘Ya Karabağ ya ölüm, başka yolu yok artık’  hakikati ile hakka yürüdü. Bizler de tek millet olarak sadece Şuşa’da yetişen Har-i Bülbül Çiçeği’ni (Xarı Bülbül) şehitlerimizin hatırasına nişan yaptık. Mevlitler okutarak kahramanlarımızı rahmet ve minnetle yad ettik. Her “karabağ” da belki de her “kara” deyişte yeniden ve daima anmaya da devam edeceğiz.

Parmaklarım bu cümleleri sizlere ulaştırmak için hareket ederken; Azerbaycan’ın Mehmet Akif’i olarak bildiğimiz Ahmed Cavad’ın, “Çırpınırdın Karadeniz, Bakıp Türk’ün Bayrağına” şiirini dinleyerek hislendiğimi de paylaşmak isterim. Biz tek millet iki devlet olmaktan da öte ve hatta kardeşlikten de öte yürekdaş bir milletiz.

Bizim anılarımıza hürmeten 10 Kasım günü yerine 8 Kasım gününü zafer ilan eden Azerbaycan’da; Xarı Çiçeği, Karabağ’ın özgürlüğünün nişanı oldu. Geçmişte de laleler bir nişan olmuş ve şiirlere nakışlanmıştı.

1918 yılında Rus-Ermeni-İngiliz ittifakı ile katliama maruz kalan Azerbaycan Türk’lerine yardıma giden, Türk askerlerini lalelere benzeten Azerbaycanlı şair Telman Hacıyev’in şiiri hatırlar mısınız?

Meylim üzündeki gara haldadır

Hicranın elaci ilk vüsaldadır

Ne vahdır aşığın gözü yoldadır

Bir gonağgelesiz bize laleler.

Telman Hacıyev’in Laleler şiirini yazmasına neden olan olaylar; Ermenilerin ve Rusların Bakü’de ve Azerbaycan’ın diğer bölgelerinde masum sivil Türklere karşı başlattıkları katliamlardan dolayıdır. Mehmet Emin Resulzade Osmanlı devletinden yardım talep etmiş ve talebine Hızır gibi yetişilmiştir.

Padişahın talimatıyla Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu, Azerbaycan’a sefere çıkmış. Gence’de Ermenilerle karşılaşarak, çıkan çatışmaların ardından Ermeniler teslim olmuş ve Gence Ermeni zulmünden kurtarılmıştır.

Bu toprağın çocuklarından Telman Hacıyev’in“Laleler” şiirini, Ahmet Cevad’ın “Çırpınırdın Karadeniz” eserini silmek mümkün mü?

Fakat ne olduysa bir dönem geldi ve birileri “Hepimiz Ermeniyiz!” diye meydanları doldurdu.

Şaşırmıştım…

Türk olmanın, bir olmanın ve bu cennet için kan ve ter dökmenin onur ve haysiyetini nasıl olur da unuturduk. Bize bunu nasıl unuttururlardı. Çıldırırdı karadeniz türküleri, Laleleri solardı memleketin. Neyse ki bu şarlatanlıkların üstesinden de geldi aziz milletimiz.

Şimdi ozanlar, şairler, bestekarlar… hasılı tüm sanat ustalarımız, iftiharla tarihe not düşsünler eserleriyle… Karabağ desinler, Har-i Bülbül desinler, yeniden Aşk desinler ve daima Vatan desinler.

Bizler de;  “Ne mutlu Türküm diyene!” diyelim…

81 ile ihracat atağı için düğmeye basıldı

Ticaret Bakanlığı hayata geçirdiği “81 İlde İhracata İlk Adım Programı” ile yeni bir ihracat hamlesi başlattı. Program kapsamında Bakanlık, Türkiye genelinde sahaya inerek potansiyeli olduğu halde ihracat yapamayan firmaları ihracata yönlendirecek.

Ticaret Bakanlığı, ihracat atağını “81 İlde İhracata İlk Adım” Programı ile sürdürüyor. Program kapsamında Bakanlık, Türkiye genelinde sahaya inerek potansiyeli olduğu halde ihracat yapamayan firmaları ihracata yönlendirecek. Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, Cumhurbaşkanlığı Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde “81 İlde İhracata İlk Adım” Programını tanıttı. Program, ihracat potansiyeli olduğu halde hiç ihracat yapmamış ya da son 10 yılda bir kez ihracat yapıp bırakmış firmalara danışmanlık hizmeti verilmesini kapsıyor. Bu doğrultuda, alanında uzman mentorlarla firmaların bir araya getirilmesi ve firmalara mentorluk hizmeti verilmesi hedefleniyor.

Ticaret Bakanı Pekcan tüm çalışma ve projelerinin tamamlandığını ve doğrudan sahaya inerek firma bazında işleyecek bir program olan 81 İlde İhracata İlk Adım Programımızı başlattıklarını duyurdu. Bakan Pekcan, Adana, Kahramanmaraş, Konya, Manisa ve Samsun’da pilot uygulamasına başladıkları 81 İlde İhracata İlk Adım programıyla Türkiye’nin yüksek katma değerli ihracatını artıracaklarını belirterek şöyle konuştu: “İhracatta tecrübeden daha güvenli bir kaynak yok. Yereldeki firmalarımızla birebir çalışarak onların ihtiyaçlarını birebir çözümleyerek onlara yetkinlik desteğinde bulunacağız. Program ile ihracat ailemize, Türkiye genelinde çeşitli sektörlerde yepyeni üyeler kazandırmış olacağız. İhracat ailemizi genişletmiş olacağız. Türkiye ihracatla büyümeye devam edecek.” 

“81 İlde potansiyeli olan firmalar araştırılacak”

Firmaların özelliklerini bütüncül yaklaşımla incelediklerini aktaran Pekcan, ardından firmalarla konuşarak ihtiyaçları analiz ettiklerini anlattı. Pekcan şu değerlendirmede bulundu: “5 ilimizde kapasite raporuna haiz 6 bin 882 firmamız mevcut. Bunların içinden 2 bin 773 firmamızın ihracat potansiyeli olduğunu tespit ettik. Programı daha geniş bir kitleye yaymadan önce, mümkün olan en iyi yapıya kavuşturmak amacıyla 5 ilde uygulamalarımızı sürdüreceğiz. 40 ilimizde kapasite raporu olan 16 bin 570 firmamız var ve bunların arasında 7 bin 277 firmanın ihracat yapma potansiyeli olduğu halde ihracat yapmadığını tespit ettik. Şu an itibarıyla çalışmanın ikinci aşamasında 70 il için potansiyel ihracatçı pozisyonunda olan 11 bin 444 firmamız ile ilgili analizleri de tamamlamış bulunuyoruz. 81 il için de analizlerimizi süratle tamamlayacağız.” Pekcan, firmaların üretim ve ihracat kapasitelerini gözlemlediklerini ifade ederek, 40 ilde üretim yapan firmaların üretimlerini teknolojik olarak 4 sınıfta gruplandırdıklarını anlattı.

Pekcan, yüksek teknolojili ürün üreten firmaların pilot uygulamada yer almasını sağlayacaklarını söyleyerek şunları kaydetti: “Programımızın veri kriterlerine uyan firma seçiminden başlayacağız. Sonrasında her firmayla birebir ihtiyaç analizleri yapacağız. Bu ihtiyaçlar doğrultusunda da firma ihtiyaçlarına uygun mentorları tespit edeceğiz. 6 ay sonunda programı değerlendirerek 81 ildeki firmalarımız için, onların ihtiyaçlarına uygun yol haritalarını tespit etmiş olacağız.”

Vefatının 25. yılında İsa Yusuf Alptekin’i anarken…

0

Sene 2002 yılı idi. Doktora yapmak üzere Manisa Celal Bayar Üniversitesi’nden YÖK’ün 35. maddesi ile İstanbul Üniversitesi’ne görevlendirme ile gelmiş, Yüce Yaradan’ın bir lütfü olarak Zeki Velidi Togan, İbrahim Kafesoğlu, Mustafa Kafalı ve Gülçin Çandarlıoğlu gibi duayen hocalarımızın görev yaptığı bir kürsüye, Genel Türk Tarihi kürsüsüne, görevlendirilmiştim. Yine burada hocalık, yardımseverlik, güleryüzlülük, güvenme, motive etme, bir dava insanı olma adına bu hayatta ne öğrendiysek kendisinden öğrendiğim tez danışmanım Hocam Prof. Dr. Abdulkadir Donuk’un öğrencisi olma bahtiyarlığına erişmiştim.

Bu giriş paragrafının İsa Yusuf Alptekin ile ne alakası olduğunu merak edenleriniz olabilir. Aslında her şey Abdulkadir Donuk hocamın ders dönemi bittiğinde yanına çağırıp “evladım sana Doğu Türkistan’ın büyük kahramanı Osman Batur’u tez konusu olarak verelim” dediğinde başlamıştı.

Lisans ve yüksek lisans eğitimini tarih alanında bitirmiş, dahası doktora eğitimine de tarih bölümünde devam eden birisi olarak elbette Doğu Türkistan’ı ve onun bayrak şahsiyeti, yaptıklarıyla Abdulkadir Donuk hocamın da yazarları arasında olduğu “Türk Mücahidi İsa Yusuf Alptekin”i az da olsa biliyor, Doğu Türkistan’daki zulümden az da olsa haberdardım.

Lakin hayata bakışımız Abdulkadir Donuk hocamla yaptığım o görüşmeden sonra bu denli değişecek deselerdi inanmazdım. Hocam konuşmasını bitirdikten sonra yerinden kalkmış ve odasındaki kitaplar arasından “Esir Doğu Türkistan İçin: İsa Yusuf Alptekin’in Mücadele Hatıraları” adlı çalışmayı çıkartıp, “bunu okumakla başlayalım” demişti.

Kitap 1984 yılında Mehmet Ali Taşçı tarafından İsa Yusuf Alptekin Bey’in 1949 yılına kadarki biyografisini ihtiva ediyordu. Küçük puntolu yazılar ile dizgisi yapılmış yaklaşık 600 sayfalık eseri merhum Togan hocanın bize kısmet olan masasına geçip okumaya başladığımda, her sayfasında bir sonraki sayfada ne yazıyor diye merak ederek ilerlemiş, mesai bitmesine rağmen yerimden kalkamamış, gecenin kaçı olduğunu ancak görevlinin “hocam hâlâ çalışıyorsunuz, katları dolaşıyorduk ışığınızı açık görünce bakalım dedik” söyleyince fark etmiş, elimde kitap evin yolunu tutarak üç günde bitirmiştim.

İsa Bey’in 94 yıllık hayatının ilk 48 yıllık kısmına tekabül eden bu çalışmayı bitirince, Doğu Türkistan halkına yaşatılan vahşeti daha yakinen öğrenmekle kalmamış, bir dava adamı nasıl olur soruna da cevap bulmuştum.

Fedakarlığın ne demek olduğunu, bütün zorluklara nasıl metanetle sabredip, mücadele azminden vazgeçilmemesi gerektiğini, bütün yokluklara rağmen azmin insanoğluna neler yaptırabildiğini, vizyon sahibi olmanın öncelikle insanın kendisini yetiştirmekle mümkün olabileceğini, fikri olmayanın hamasetten başka bir iş göremeyeceğini, dahası başkasının değirmenine su taşımaya hizmet edeceğini, kendi durumunu iyice tetkik etmeyenin kurtuluş çaresi aramasının bulanık suda balık avlamak olacağını, karşınızda her anlamda sizden kat be kat güçlü olanlara karşı şuurlu mücadele edildiği takdirde başarının kendiliğinden geleceğini İsa Yusuf Bey’in hatıratının bu ilk kısmında bulmuştum.

Her sayfasında dahası her satırında çıkarmamız gereken onlarca dersler bulunan eserin, belki onlarca defa okumama rağmen hala gözlerim dolarak tekrar tekrar okuduğum doktora çalışma konum olan Osman Batur kısmı ise Doğu Türkistan toplumunun hak ettiği özgür yaşama emeline ulaşmak için nasıl birlik-beraberlik içinde çalışmaları gerektiği net bir şekilde ortaya koyması bakımında da kayda değer mesajlar vermekteydi.

İsa Yusuf Bey’in fikri dünyasını şekillendiren ikici dönüm ise 1932 senesinde Türkiye’de okumuş bir Türk milliyetçisi Dr. Mesut Sabri Baykozi olmuş, su akar mecrasını bulur diyebileceğimiz bir gerçeklikte iki dava adamı Çin’in Nankin şehrinde buluşup mücadelelerine başlamışlardı.

Üç Efendilerin hayatları ve mücadeleleri incelendiğinde görülecektir ki, 1948 yılında çıkardıkları “Erk/Bağımsızlık” gazetesinin küpüründe yazdıkları “ırkımız Türk, dinimiz İslam, yurdumuz Türkistan” prensiplerini şiar edindiklerini, Doğu Türkistan’ın başına musallat olan Çin zalimini kovarken bir diğer zalim Rus’u, Japon’u, İngiliz’i veya Amerikalı efendinin kuklası olmanın doğru bir tavır olmayacağını, Doğu Türkistan’ın kurtuluş davasının uzun, sabırlı ve disiplinli bir hatt-ı harekat ile mili bir siyaset takip edilerek mümkün olabileceğini mücadelelerinin merkezine yerleştirmişlerdi.

İsa Yusuf Bey ve dava arkadaşlarının Doğu Türkistan’da işbaşına geldiklerinde çıkardıkları “Erk” gazetesinin küpürü gibi açtıkları kütüphaneye “Yusuf Has Hacip” adını vermeleri, faaliyete geçirdikleri matbaaya “Altay” ismini koymaları, yazdıklarında Türk tarihinin bir parçası olduklarını, Doğu Türkistan’daki Kazak, Kırgız, Özbek, Uygur ve diğer Türk boylarının bir çınarın köklerini oluşturduğunu halka benimsetmek için mücadeleleri, onların birer “Türklük Mücahidi” olduklarını göstermektedir.

Zaten Doktora hocam Abdulkadir Donuk, Altan Deliorman ve İsa Kocakaplan’ın kaleme aldıkları “Türklük Mücahidi İsa Yusuf” adlı eser bu sıfatı yaptıklarıyla sonuna kadar hak eden bir bayrak şahsiyetin hayat mücadelesini anlatmaktadır.

Akademik hayatımın geri kalan kısmında İsa Yusuf Bey’in hatıratının 1980 yılına kadar ki kısmını yayınlamak, Diyanet İslam ansiklopedisinde “İsa Yusuf Alptekin” maddesini yazmak bendenize nasip olmuş, orada da İsa Bey’in “Türklük mücahidi” olmaya devam ettiğini müşahede etmiştim.

17 Aralık 1995 tarihinde bir asra yakın ömrünü vatanı ve milletine hâdim olarak geçiren İsa Yusuf Bey adına 1997 yılında evlatları tarafından kurulan “İsa Yusuf Alptekin Eğitim, Araştırma ve Sosyal Yardım Vakfı” başkanlığını yapmak da bu fakire nasip olmuş, gönül dostlarımızla beraber Üç Efendilerin 1948’de çıkardıkları “Erk” gazetesindeki “Dilde, İşte, Fikirde Birlik/Irkımız Türk, dinimiz İslam, yurdumuz Türkistan” şiarını devam ettirme gayretiyle İsa Yusuf Bey ve dava arkadaşlarının aziz hatırasına sahip çıkmaya gayret ediyoruz.

Her Doğu Türkistanlı ve Türk milliyetçisi İsa Yusuf Bey’in vefatının 25. senesinde bile hâlâ bu denli neden hatırlandığını, ismi söylenince davasının, davası söylenince isminin akla geldiğini etraflıca muhakeme etmeli, İsa Yusuf Bey dava arkadaşlarının mücadele ve ideallerini öğrenmeli ve hayatına tatbik etmelidir.

Aramızdan ayrılışının ve hakka vuslat edişinin 25. senesinde Beyimiz İsa Yusuf Alptekin’i saygı ve özlemle yâd ederken tekrar hatırlatıyoruz ki; “emin olunuz, Türk milleti emanetine sahip çıkmaya, ideallerini yeni nesillere öğretmeye devam edecek, ruhunuz şâd, mekânınız Cennet olsun…”

Fatura hobi balıkçılarına kesiliyor

Yıllardır hobi olarak olta balıkçılığı yapıyorum ve yaparken de bu aktiviteyi bilinçli bir şekilde icra etmeye gayret ediyorum.

Aynı zamanda profesyonel bir dalış eğitmeni, sualtı fotoğrafçısı, rehber balık adam olarak sualtında yaşamanın yeryüzünde yaşamaktan daha sağlıklı olduğuna inananlardanım. Sualtı faunası ve florasını bir eğitmen olarak öğrencilerime yıllardır öğretmenin gururunu yaşayan ben olta balıkçılığı konusunu köşemde ele almak istedim.

Geçenlerde sosyal medyada İstanbul boğazında gırgır tekneleri ile nasıl çevrildiğini resmen katliam yapıldığını herkes gibi bende hayretle ve üzülerek gördüm. Sosyal medyadan görmekle yetinmeyerek katliamın yapıldığı alanları gazeteci bir dostumla beraber giderek canlı canlı gözlemledik.

Bu konuda yetkili ve bilinçli olan birçok akademisyen yazılar yazdı ve bu katliamın durdurulması gerektiğini belirttiler.

Pandemi nedeniyle evlerine hapis olan olta balıkçıları da bu yaşananların acilen durdurulmasını haykırdılar.

Bu durumun sosyal medya haricinde ana haber bültenlerine de konu olmasına rağmen denizdeki gırgırlar sahile on beş metre yakın alanda ağ atmaya devam ediyorlar. Halk pazarlarında limit altı balıklar satılıyor, balık hallerinde denetim var ama bu limit altı balıklar oltacılardan mı çıkıyor diye sormak lazım.

İstanbul İl Tarım Orman müdürlüğü ekipleri, İBB deniz zabıtası ve ekipleri, Su ürünleri, İlçe tarım ve Emniyet Kuvvetleri boğaz balıkçıllarını sık sık denetliyorlar.

Geçtiğimiz gün yapılan denetimlerde kovalardaki balıkların limitleri ölçüldü yasalara uymayanlara cezalar yazılarak, ölçü cetvelleri hediye edildi. Bu çok güzel bir çalışmaydı ve bu duyarlılıkları için çok teşekkür ederim.

Tüm olta balıkçılarına 1380 sayılı su ürünleri kanunu anlatıldı ve kurallara uymaları sağlandı. Bu çalışmalarından dolayı yetkilileri tekrar tekrar tebrik ederim ama kendimde bir olta balıkçısı olarak sormak istiyorum; bizlere uygulanan yaptırım neden denizdekilere uygulanamıyor. Eğer uygulanıyor ise nasıl oluyor da boğazda savaşırcasına bu katliam hepimizin gözünün önünde tekrarlanıyor ve devam ediyor. Ben dahil defalarca şikâyet ettim boğazda sonuç iyi değil katliam devam ediyor.

Sahil Güvenlik, Deniz Polisi, Tarım ve Orman Bakanlığı yetkilileri ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi dahil olmak üzere herkes çalışıyor fakat bu katliam bitirilemiyor, tezgahlar limit altı balıklarla dolu,dolmasın kovalar dolmasın tezgahlar…

Trafik canavarlarının korkulu rüyası olan trafik fahri müfettişleri arkadaşlarımız trafikte ki kaosun bitmesinde önemli işler yapıyorlarsa, balıkçılıkta da fahri denetim sisteminin getirilmesi gerekmektedir.

Fahri deniz müfettişleri vesilesiyle yasa dışı avlanan teknelere el koyarak yediemin parklara çekelim, yasa dışı avlanan oltacıların da oltalarına el koyalım.

Geleceğimizi öldüren bilinçsiz avlanan herkese karşı topyekûn bir mücadele seferberliği başlatmalıyız.

Bilinçsiz avlananların önüne set vurmanın zamanı gelmiştir. Avrupa standartları gelirse kıyı balıkçılarının balık tutmak için masraf yapacaklarını da belirtmek isterim.

Bazı kıyı balıkçıları standartlara uymayan balıklar tutuyorlar. Böyle giderse Avrupa standartları uygulanırsa elimizdeki birçok ekipmanda çöpe gider. Hatta üstüne balık tutmak için para vermek zorunda kalırız. O sebeple burada da ciddi çalışmalar yapılmasının gerekli olduğunu da söylemek isterim.

Boğazlarda, körfezlerde ticari avcılığın yasaklanması lazımdır. Balığın göçüne, yavrulamasına, yuvalamasına, büyümesine izin verilmelidir. Olta balıkçılığı ve küçük tekneler girebilmelidir. Onlarda ağ atmamalı ve büyük tekneler tamamen açık denizde avlanmalıdır. Çünkü teknoloji ve kullandıkları cihazlar balığın kaçmasına müsaade etmiyor.

Şu an gırgırlarla yapılan avcılık değil katliamdır ve geleceğimizi öldürmektedirler.

Bu konuya duyarlı tüm hobidaşlarımı kurallara uymaya davet ediyorum. Bir çoğumuzun kurallara uyduğuna ve uymayanları da kurallara uyması adına uyardıklarına şahidim.

Ben ümitliyim ve her şeyin daha iyi olacağına eminim…

Kıyı balıkçılığı desteklenmeli diye tekrar tekrar uyarıyorum. Bizler birbirlerini eğiten insanlarız keşke gücümüz denizde bulunan herkese yetse ve onları da eğitebilsek ama görev bizden çok yetkililere ve yöneticilere düşmektedir.

Eminim ki! her bir yöneticimiz can siperane çalışıyordur.

O sebeple hep beraber çalışalım ve gelecekteki güzel günlerimizi bol balıklı, sağlıklı,umutlu ve bilinçli geçirelim.

Oltası suda olan tüm hobidaşlarıma rast gelsin…

Stratejik “Türk Kanalı” Projesi

2020 yılı Ocak ayı içerisinde Soçi’de Rusya, Belarus, Kazakistan, Kırgızistan ve Ermenistan liderlerinin katılımıyla gerçekleşen Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) Zirvesi’nde Kazak Lider Nazarbayev, “Karadeniz ve Hazar Denizi’ni su yoluyla birleştirme fırsatını sağlayacak bir kanalın yapımı da umut verici proje olur” diyerek bölgede bir kanal yapılması için tartışma başlatmıştır. Bu yazı mevcut tartışmaya bir katkı sağlamak amacıyla kaleme alınmıştır.

Uluslararası ticaretin en önemli güzergâhlarını oluşturan kanallar, bulundukları ülkelerin stratejik konumlarını da büyük ölçüde etkilemektedirler. Başlıca örneklerini Süveyş, Panama, Kiel Kanalları olarak verebileceğimiz bu suyollarına zamanla yenileri eklenmek istenmektedir. Türkiye’nin deniz ticaret ağında ve denizcilik sektöründeki son yıllardaki yükselişi göz önüne alındığında, bu yöndeki projelere duyulan ihtiyaç gün geçtikçe artmaktadır. Bu doğrultuda ele alacağımız proje Türkiye’nin Hazar’ın doğusundaki ülkelerle olan ticaret ağı için geliştirilebilirliği tartışılması gereken bir projedir.

Türkiye, Hazar Denizi’nin doğusundaki ülkelerle ticaretini çeşitli yollarla ve oldukça zorlu koşullar altında yapmaktadır. Bu yollardan bazıları şöyledir; 1) Karayolu taşımacılığı, İran, Gürcistan veya Rusya üzerinden zorlu bir coğrafi yolculukla yapılmaktadır, 2) Rusya’nın Don/Volga nehirleri üzerinden yılın belirli dönemlerinde gemiler vasıtası ile Karadeniz’den Hazar Denizi’ne çıkılarak yapılmaktadır, 3) 30 Ekim 2017 tarihinde faaliyete giren Bakü-Tiflis-Kars demiryolu vasıtası ile Azerbaycan’a sonrasında da Kazakistan’a kadar deniz üzerinden ulaşarak yapılmaktadır. Tüm bu sayılan hususların en önemli ortak özelliği bu yolların zorlu diplomatik ve coğrafi şartlar altında gerçekleşiyor olmasıdır. Ayrıca ekonomik açıdan aşağıda bahsedeceğimiz projeden çok daha maliyetlidir. Çok basit bir örnek vermek gerekirse, “Kazakistan ve Özbekistan’a bir tır seramik ihraç etmek seramik bedelinin neredeyse üç katına mal olmaktadır.”

Tartışacağımız proje önereceğimiz çeşitli yollar ile oluşturulabilecek yapay bir deniz yolu (kanal) projesidir. Projenin ismi “Türk Kanalı” Projesidir. Projenin en önemli amacı Doğu Hazar limanlarına büyük lojistik depolar kurulması ve Türk üreticilerin mallarının o depolarda muhafaza edilmesinin sağlanmasıdır.

Projenin Gürcistan Poti’den başlatılması varsayıldığında 700 kilometre civarında kazılarak bir kanal yapılabilir veya bu şartlar altında gerçekleşmesi güç ise bir diğer yol olarak Karadeniz-Çoruh Nehri–Kura Nehri–Aras Nehri-Hazar Denizi yolu düşünülebilir. Burada Kura Nehri’nden faydalanılabilir. Türkiye’den başlayan nehir Gürcistan ve Hazar’a dökülmektedir. Yani bu noktada geriye sadece Çoruh Nehri’nden Kura Nehri’ne kanal açmak yetecektir. Zaten Kura Nehri tarihte sıkça taşımacılıkta kullanılmış bir nehirdir.

Türk Kanalı için birkaç bin tonluk özel tasarım ince uzun gemiler kullanılabilir. Bu gemiler İstanbul’dan yükünü aldıktan sonra Türkmenistan, Tahran, Kazakistan ve Hazar limanlarına çok daha masrafsız ürün götürebileceklerdir.

Proje gerçekleştiği takdirde Türk Kanalı’nın çeşitli stratejik, siyasi ve ekonomik etkileri olacaktır. Bunlardan bazılarını sayacak olursak: 1) Türkistan Bölgesi, Türkiye ile daha fazla ticaret yapmaya başlayacaktır. Türkiye bu yol ile daha ucuz hammadde satın almış olurken daha çok sanayi mamulü de ihraç etmiş olacaktır. 2) Stratejik önemi ülkemiz için çok değerli olan İstanbul Boğazı değerini daha da arttırarak Türkistan Bölgesine deniz kapısı açılmış olacaktır. 3) Türkiye’nin İran ile hali hazırda yaptığı ticaret tarihi zirvesine çıkacak ve Türk Kanalı projesi ile Tahran gibi önemli bir sanayi bölgesi ile milli sanayi bölgemiz Marmara yakınlaşmış olacaktır. 4) Bu proje ile ileriki yıllarda Türk malları sadece Türkistan bölgesi ile de sınırlı kalmayıp Çin ve ötesinde Pasifik bölgesine kadar ulaşmış olacaktır.

Bu kanal projesi hayata geçirildiği takdirde bir sonraki etapta Kazakistan ve Türkmenistan üzerinden yeni kanallar kurulabilir. Bunu yapmak bu projenin gerçekleşmesinden çok daha kolay ve maliyetsizdir. Yani bu proje vasıtası ile İstanbul Limanından yükünü alan bir gemi Özbekistan kanal limanına rahatlıkla gelebilecektir.

Türk Kanalının toplam maliyeti için Türkiye, Türkmenistan, İran, Gürcistan, Kazakistan ve Azerbaycan aralarında paylaşabilirler. Bu projenin petrol ve doğal gaz üreticisi bu ülkeler için maliyet sorun teşkil etmeyecektir. Bu projenin gerçekleştirilmesi Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan hükümetlerinin anlaşması durumunda yapılabilecektir. Bu ülkeler siyasi ve ekonomik olarak uyumlu ülkelerdir ve bu bağlamda projenin siyasi risk tarafı bulunmamaktadır. Ayrıca bu projenin küresel ve bölgesel barışa ve ekonomik istikrara önemli katkıları olacaktır.

Sonuç olarak bu proje önümüzdeki süreçte tamamlanmasa dahi planlanmalı, proje olarak hazırlanmalı, kamulaştırılmalı ve doğru zaman için bekletilmelidir. Türk Kanalı Projesi, Kazak Lider Nazarbayev’in de önerdiği gibi Türkiye ve bölge ülkelerinin çıkarına tartışılması gereken bir projedir.

Bir ninni: Futbolla iyi uykular

0

Bu makale ile üstüme yine yıldırımları çekeceğimi gayet biliyorum! Ama benim gibi düşünüp de “söylemeye cesaret” edemeyen bir “sessiz grubun da” olduğuna aynı şekilde eminim! Birileri konuşmalı, birileri duymalı, bazıları da bu haksızlık adına derin derin düşünmeli!

General Franco, ortalama kırk yıl İspanya’yı tek başına yönettikten sonra iyice yaşlanınca görevden alındı. Basın ünlü generale bu koca Avrupa ülkesini bu kadar uzun bir süre kendi iradesi ile nasıl yönettiğini sorunca General Franko’nun yanıtı gayet basitti. “Üç adet 50 bin kişilik beşik yaptırdım.” (A. Madrid, Real Madrid ve Barselona Statları) 

Arjantin diktatörü Videla, 1978 dünya kupası yarı finali öncesi Peru lideri Bermudez ile gizli görüşme gerçekleştiriyor. Perulu futbolculara sahada amaçsızca dolaşmaları emrediliyor, sonuçta Arjantin maçı 6-0 kazanıyor. Peru takımının kaptanı Chumpitaz “Bu benim hayatımın en acı en kötü günüdür, utanıyorum ama daha da fazla konuşamam” diyor.  Portekiz lideri, Salazar ise Portekiz halkını “sorunsuz yönetmek” adına uyguladığı benzer politikayı ünlü (3F) formülü ile açıklamıştı. Salazar, tüm desteğini esirgemediği Benfica’nın arkasına sığınıp dünyanın en uzun süre hükmeden acımasız diktatörü olarak Guinness Dünya Rekorunu kırmıştır.

Dönemin en yoksul ülkelerinden biri olan Finlandiya’yı bataklıktan kurtarmak amacı ile 1904 yılında, Prof. Snelman’ın önerisi ve ardından da meclis kararı ile bu ülkede profesyonel futbol resmen yasaklamıştır. Grigory Petrov Atamızın Türkçe’ye çevirttiği “Beyaz Zambaklar Ülkesinde, “Bir Milletin Uyanışı” adlı kitabında Prof. Snelman, futbolun toplumları nasıl oyaladığı ve zehirlediğini uzun uzun anlatmaktadır. Daha sonra bildiğiniz gibi Finlandiya dünyanın en refah ülkeleri arasında yer almayı başarmıştır.

Hürriyet Gazetesi’nde 12 Ekim 2003 Pazar günü yayınlanan bir söyleşide bir taraftar “futbol tutkusunu anlamakta güçlük çekeceksiniz. Ben 11 yaşımdan beri stat önünde sabahlarım. Evet, kar, yağmur, hortum dinlemeden, takımımı desteklemek için zor şartlarda statları gezerim” diyor. Sahiden bu şahsen aptalca tutkuyu ben hiç anlayamıyorum.

“Futbol” denen bağımlılığın bazı gerçekleri ile yüz yüze gelmeye hazır mısınız?

• Finans dünyasından sonra ülkemizde en çok paranın döndüğü bir sektörde profesyonel “futbol” dur. Yabancı futbolcular için ülkemiz bulunmaz bir cennettir. İlk üç ay vergiden muaf daha sonra da inanın çok az vergi veriyorlar.  Futbolcular bazen ek gelir olarak reklamlarda oynayarak ayda 300 bin Avro gibi inanılmaz paraları ceplerine rahatça indiriyorlar.

• Bir profesyonel futbolcu zaman zaman bir profesörün veya bir valinin yüz yıllık maaşını bir imza ile almaktadır.

• Çağdaş bir katı atık sahası, bir su arıtma tesisi, bir hastane, bir eğitim kurumu, bir yurt, yeni  bir orman, bir hayvan bakım merkezi, bir aşevi açacak kaynak bulmakta zorlanan çok sayıda belediye, profesyonel futbol kulüplerine her yıl daha “popüler” olmak adına inanılmaz boyutlarda kaynak akıtmakta, ve kendilerine sorulduğunda  ne yapalım “halk böyle istiyor.” şeklinde bence çok saçma bir açıklama yapıyorlar !

Lütfen beni yanlış anlamayın, katiyen “spora” karşı değilim. Ayrıca “tek spor” dalı da şüphesiz “futbol” değildir. Belki de aralarında en “ilkelidir”, futbol ayrıca unutmayın ki ayrıca bir “linç kültürüdür.”

Elbette gençler spor yapsın, futbol da oynasın! Spor yapan sağlıklı olur, sigara içme ve bağımlılık oranı da düşer. Ben profesyonel futbola harcanan para, ilgi ve zamana acıyorum.

Ben “İddia” diye anılan kumara,

Ben, Fotomaç, Fanatik gibi okurlarına hiçbir değer kazandırmayan bir yandan ağaçlarımızı tüketen gazetelere,

Ben, televizyonlarda tamamen “boş ve saçma” saatlerce süren beş dakika sonra hiçbir anlam ifade etmeyen futbol dedikodu ve yorum programlarına karşıyım.

Örneğin Pendik’te yaşayan bir lise öğrencisinin bir pazar günü Galatasaray Arena Stadyumunda (Arena: İnsanların birbirini öldürdüğü yer anlamına da gelir.)  maça gitme hikayesinin bir analizini yapalım !

• En az gidiş dönüş dört saat (Metroya rağmen) ulaşım araçlarında vakit kaybedecektir.

• Harçlığının önemli bir bölümünü bir kitap alacağına veya kendisinin veya ailesinin şahsi bir ihtiyacını gidereceğine bir maç uğruna harcamış olacaktır. 

• Stadyumda egzoz gazları, tütün, nefes, bengal ateşleri, havai fişekler, yakılan çöplerle zehirlenecektir. Ve stadyumda durduğu yerde zıplamaya başlayacak, belki de ana, avrat sövecek, “ne var ne yok” diye soracak olursanız yanıtı sadece bir kelime ile özetleyecek “geçirdik.”

• Maç bitiminde yaşanan kargaşa ve trafik sıkışıklığında yuttuğu zehirli gazları da göz önüne alınırsa eve vardığında tüm günü kelimenin tam anlamı ile “boşa” gitmiştir.

Aşının petrol talebine etkisi zaman alacak

Enerji Piyasaları Uzmanı Tolga Uysal, BAE ve Rusya gibi ülkelerle Suudi Arabistan arasındaki fikir ayrılığının gelecek aylarda petrol fiyatlarını baskılayabileceğini belirtti.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) ve OPEC dışı bazı petrol üreticisi ülkelerden oluşan OPEC+ grubunun ocak ayı için toplam petrol üretim miktarını günlük 500 bin varil artırma kararı piyasa beklentisini karşılamasa da uzmanlar, karar sonrasında petrol fiyatlarının 2021’in ilk çeyreğinde 40-50 dolarda sabitleneceğini öngörüyor.

OPEC+ üyesi 23 ülkenin enerji ve petrol bakanlarının bir araya geldiği toplantı da, grubun, ocak ayı için toplam petrol üretim miktarını günlük 500 bin varil artırarak günlük 7,7 milyon varillik mevcut üretim kesintisini 7,2 milyon varil olarak sürdürmesi yönünde karar çıkmıştı.

Piyasa beklentisi mevcut kesintilerin 3 ay daha devam etmesi yönündeyken, grup gelecek yılın ilk çeyreğinde her ay yapılacak toplantıyla bir sonraki ay için üretimini günlük 500 bin varili geçmeyecek şekilde artırma kararı almıştı.

Deriva Danışmanlık Kurucu Ortağı ve Enerji Piyasaları Uzmanı Tolga Uysal, gazetemize yaptığı açıklamada, OPEC+ grubu toplantısında bir anlaşmaya varılsa da toplantının üye ülkeler arasındaki fikir ayrılıklarını gün yüzüne çıkardığına dikkati çekti.

Uysal, “Üretim kesintilerinin azaltılması veya sonlandırılması gerektiğini savunan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Rusya gibi ülkeler ile Suudi Arabistan arasındaki fikir ayrılığı gelecek aylarda petrol fiyatlarını baskılayabilir. Toplantılarda BAE’nin OPEC içinde liderliğe soyunma hevesi yaptığı hamlelerle hissedilirken, Suudi Arabistan’ın OPEC eş başkanlığından ayrılmak istediği haberleri bunu doğrular nitelikteydi. Petrol üreticisi birçok ülkenin ileriye dönük petrol yatırım planlarında düşüş görülürken, BAE’nin gelecek 5 yılda bu yatırımlarını artırmak için onay alması da ayrı bir gösterge olarak karşımıza çıkıyor.” dedi.

OPEC+ ülkeleri arasında üretim kesintisine ilişkin uzlaşı sağlanmasına rağmen anlaşmaya uyum noktasında bazı soru işaretlerinin devam ettiğini belirten Uysal, “Genel anlamda daha önce planlanan üretim kesintisine yakın bir kesinti sağlansa da Rusya, BAE ve Irak gibi kotalarını aşarak fazla üretim yapan ülkelerin bunu nasıl telafi edecekleri ayrı bir tartışma konusu.” diye konuştu.

Uysal, OPEC+ grubu cephesinde yaşanan tüm bu gelişmelerin yanı sıra Libya’da hızla artan petrol üretimi, yeni dönem ABD-İran ilişkileri, yenilenebilir enerji yatırımlarına yöneliş ve ABD’deki aktif kuyu sayılarındaki artışın petrol fiyatlarını aşağı yönlü baskılayabileceğini vurgulayarak şunları söyledi:

“Kovid-19 salgınında artan vaka sayıları, salgınla mücadele kapsamında ABD’de yeni kısıtlamaların gelme ihtimali petrol talebini negatif etkileyecektir. ABD’deki artan petrol stoklarını bunun bir göstergesi olarak kabul edebiliriz. Ülkenin en önemli depolama merkezlerinden Cushing’de kapasitenin yüzde 82’lere ulaşması ve mart ayında yaşanan kriz seviyelerine yaklaşması fiyatların yukarı yönlü hareketlenmesini kısıtlayabilir.”

Yakın zamanda aşıya erişim sağlansa da bunun petrol talebine etkisinin biraz zaman alacağını ifade eden Uysal, “Petrol talebinin, dünya ekonomilerinin bir toparlanma içine gireceği beklentisiyle 2021’in ancak ilk çeyreğinden sonra, hatta ilk yarısından sonra artması bekleniyor. Bu durum Brent petrolün varil fiyatının bir süre daha 40-50 dolar bandında seyretmesine yol açabilir ancak ilk çeyrekten sonra 50-60 dolar bandı gündeme gelebilir. Petrolde geçen yıl başında gördüğümüz 65 dolar seviyesine ise 2021 ve hatta daha sonraki yıl ulaşılması güç.” dedi.

Ekstra variller küresel arzdaki azalmanın yanında küçük bir miktar

Rapidan Energy Group Başkanı Robert Mc Nally de OPEC+ grubunun kararının ham petrol fiyatlarını 40-50 dolar aralığında sabitleyeceğini belirterek, “OPEC+ grubu gelecek yılın ilk çeyreğinde yaşanabilecek stok artışına karşı hamle yaptı.” ifadesini kullandı.

Price Futures Group Kıdemli Piyasa Analisti Phil Flynn de şirketlerin sermaye harcamalarında ciddi kesintilere gitmesiyle birlikte petrol piyasasının yeni bir döneme girdiğine işaret ederek, “OPEC+ grubunun petrol üretimini kademeli olarak artırma kararı petrolde taban fiyatların sağlamlaştırılmasına yardımcı olacaktır. Grubun toplam kesinti miktarıyla karşılaştırıldığında gelecek yıl eklenecek ekstra variller, küresel arzdaki azalmanın yanında küçük bir miktar.” değerlendirmesinde bulundu.

Büyümenin temel kaynağı: güneş enerjisi

Yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgını nedeniyle dünyanın enerji talebi 2021 yılında da azalmaya devam edecek.

Dünya’da petrol talebi, yüzde 8 azalarak günlük 100 milyon varilin aşağısı seviyelerde yer alacak. Enerji talebinde azalma, kömür’de yüzde 7, doğalgaz’da yüzde 3 ve elektrik’te ise yüzde 2 seviyelerine gerileyecek.

Enerjide talebin azalması arza da tesir edecek ve dolayısıyla dünya genelinde enerji yatırımları 4/1 oranında azalacak.

Dünyamızı, insanlığı ve geleceğimizi ilgilendiren en önemli gelişme ise enerjide arz talebin düşüşüne paralel olarak küresel karbon emisyonların yüzde 10’a yakın bir düşüş gerçekleştirmesi olacaktır.

Salgının bu sene küresel olarak kontrol altına alınması durumunda küresel enerji talebinin 2022 sonunda pandeminin devam etmesi halinde ise enerji talebindeki normale dönüşün daha uzun yıllarda gerçekleşmesi bekleniyor.

Salgın öncesinde, 10 yıl içerisinde enerji talebinin yüzde 12 artacağı öngörülürken, bu artış pandemi sebebiyle yüzde 9 şeklinde olacak.

Salgın nedeniyle taleplerdeki düşüşlerin enerji piyasasında oynaklık volatilite riskini de artıracağı öngörülüyor.

Hemen hemen birçok enerji kaynaklarından üretimin düşmesine rağmen, yenilebilir enerjiden elektrik üretiminde yükseliş rakipsiz bir şekilde devam edecek.

Teknolojik gelişmelere paralel olarak teşvik edilmesi sebebiyle maliyeti düşen yenilenebilir kaynaklar, dünya enerji piyasasının baş aktörü olma yolunda ilerlemektedir.

Elektrik talebi gelecek 10 yılda yüzde 20 artacak ve bu talebin yüzde 80’ini yenilenebilir enerji kaynakları tarafından karşılanabilecek.

Diğer enerji kaynakları olan yeni kömür ve doğal gaz santrali yatırımlarından daha az maliyetli elektrik kaynağı olması sebebiyle güneş enerjisi büyümenin temel kaynağı durumuna gelecek.

Bu maliyet avantajıyla güneş enerjisi 10 yılda yaklaşık 280 gw artış göstererek büyümeye devam edecek ve ortalama olarak bu büyüme yüzde 12 seviyelerine ulaşacak.

Gelecek 10 yılda yenilenebilir enerji kaynakları dünyanın elektrik talebinin % 50’sini karşılarken, Güneş enerjisi santralleri, Hidroelektrik santralleri, Rüzgar ve deniz üstü rüzgar santrallerine yapılan yatırımlarda artacak. Hidroelektrik, enerji talebinin karşılanmasında en büyük payı alırken, güneş en fazla büyüyen kaynak olacak.

Yenilenebilir enerji kaynaklarından üretimi yapılan enerjinin şebekeye sağlıklı bir şekilde bağlanması için elektrik şebeke şirketlerinin ciddi yatırımlar yapması da gerekecek.

Kömürün küresel enerji portföyündeki payı neredeyse 250 yıldır hiç düşmediği kadar düşecek ve 2040 yılında yüzde 20’nin altına kadar inecek. Yenilenebilir enerji kaynakları kömürün pabucunu dama atacak diyebiliriz.

Doğal gaz talebinin ise dünyada büyüme göstereceği gerçeğini hepimiz bilmekteyiz.

Ya petrol…

Aman petrol…

Kara elmas ne olacak…

Petrol, salgınla beraber ortaya çıkan ekonomik belirsizliğe paralel olarak dayanıksız halini sürdürecek ve 2019’daki rekor seviyelerine bir daha asla dönemeyecek.

Lityum üretim projesi ve önemi

Bilindiği üzere, Lityum periyodik cetvelde (hidrojen ve helyumdan sonra yer alan) 3 numaralı element olup en hafif metaldir. Yer kabuğunda lityum konsantrasyonu % 0,006 mertebesinde olup deniz suyunda 20 ppm kadar bulunmaktadır. Doğada 150’nin üzerinde lityum minerali bulunmasına karşın ticari ve ekonomik olarak değerlendirilenleri hayli limitlidir.

Lityum, günümüzde hayli farklı alanlarda kullanılmaktadır. Bu alanların başlıcaları arasında; uzay araçları, cep telefonları, nükleer teknoloji ve elektrikli otomobil bataryaları gibi farklı ve gelecek vadeden uygulama alanları yer almaktadır. Buna karşın dünyada lityum üretimi ve ticareti yapan ülke sayısı hayli kısıtlıdır. Lityum rezervine sahip olan ve lityum üretimi yapılan ülkeler arasında; Bolivya, Arjantin, Çin, ABD, Şili, Avustralya, Portekiz ve Zimbabve sayılabilir. Son olarak, Avrupa Birliği (AB) tarafından lityum “Stratejik Ürün” listesine alınmış bulunmaktadır. Türkiye’de ekonomik değeri yüksek lityum kaynağı bulunmamakla beraber Tuz Gülü’nde 325 ppm lityum tespit edildiği rapor edilmiştir. Buna karşın, Bor sahalarında kil içinde lityum bulunabilmektedir.

Öte yandan, bilindiği üzere Türkiye, dünya Bor rezervinin 2/3’ünden fazlasına sahiptir. Bu bağlamda, Türkiye’deki bor sahalarındaki killer içinde 2000 ppm mertebesinde lityum içeriği olduğu ifade edilmektedir. Özellikle, Bigadiç ve Kırka bölgesindeki bor rezervi bölgelerindeki lityum içeriklerinin daha yüksek olduğu da belirtilmektedir.

Lityumun Enerji Sistemleri için Önemi

Bilgi çağına geçmekte olan ve Endüstri 4.0 ile Endüstri 5.0 gibi ileri teknoloji uygulamaları çerçevesinde dünyamızda elektriğin yeri giderek artmakta ve farklı sektörlerde elektrik kullanımı yadsınamaz biçimde kendini göstermektedir. Bu bağlamda bataryalara olan gereksinim de her zamankinden çok daha fazla ortaya çıkmaktadır.

2020’li yıllarda, ülkemiz de dâhil olmak üzere pek çok ülke egzost gazı sorununa çare olarak elektrikli arabaları hayata geçirmek üzere projeler geliştirmektedirler. Elektrikli otomobil projeleri için önemli bir konu kullanılacak bataryalar olup, elektrikli arabaların kritik elemanını oluşturmaktadırlar.

Bataryalarda kullanılacak malzeme esas itibariyle lityum olacaktır. Bu durumda, dünyanın pek çok ülkesi elektrikli taşıtlara geçmeyi programlarına aldıklarından, lityum ihtiyacının düşünülenin de ötesinde artabileceği öngörülmektedir. Nitekim Avrupa Birliği, lityumu stratejik ürün olarak ilan etmiş bulunmaktadır. Şekil 1’de 2025’e yönelik lityum kullanımında beklenen artış trendi görülmektedir. Bu artış trendinin sonraki yıllarda da sürmesi beklenmektedir.

Oysa lityum dünyada çok da bol bulunmamaktadır. Fazla olarak dünyanın ancak belli ülkelerinde cevher olarak nitelenebilecek şekilde bulunmaktadır. Dolayısıyla talebin artmasıyla birlikte lityumun ekonomik değerinin de hızla artış gösterdiği gözlenmektedir. Şekil 2’de 2017 itibariyle önceki 15 yılda lityum fiyatlarındaki artış görülmektedir.

Öte yandan, günümüzde dünyada COVID-19 Pandemik salgını nedeniyle sektörlerin yavaşladığı ve dolayısı ile lityum talebinin halen reel talebin altında olduğu ifade edilmektedir. Bir başka deyişle pandemik salgın, etkisini yitirdikten sonra taleplerin artış trendinin etkinleşmesiyle fiyatların şimdiki fiyatların çok üstüne çıkabileceği ve lityumun tonunun 20.000 USD/ton seviyesine çıkmasının beklendiği ifade edilmektedir. Bir başka deyişle lityum, elektrikli arabalar başta olmak üzere birçok elektrikli enerji sistemleri için yadsınamaz öneme sahip olması nedeniyle talebi ve fiyatı arta giden bir karakter göstermektedir. Dolayısıyla lityumun önemi giderek artarak stratejik boyut kazanmaktadır denebilir.

Türkiye’nin Lityum Üretim Projesi

Türkiye otomotivde bir atılım hamlesi başlatmış bulunmaktadır. Bu bağlamda, elektrikli otomobil yapımı projesi yerli ve milli olarak “Türkiye Otomobil Girişim Grubu – TOGG” tarafından Bursa-Gemlik’te yapılmakta olan elektrikli otomobil üretim tesisinde gerçekleştirilecektir.

Toplam sabit yatırım tutarı olarak 22 Milyar Türk Lirası ve yatırım süresi olarak 13 yıl  olarak planlanan projenin ülkenin teknolojik gelişimine ve ekonomisine önemli katkı vermesi beklenmektedir. İlk prototipin 2022 yılında üretileceğinden bahsedilmektedir. Burada önemli bir mesele, elektrikli arabanın bataryası ve bataryası için gerekli olan lityumunun temini olmaktadır.

Dünyada birçok ülke, elektrikli araba yapımını programlarına aldığından, önümüzdeki dönemde lityum temininin önemli bir sorun olarak kendini göstereceği anlaşılmaktadır. Hatta “artık dünyada zenginliğin sembolü olarak lityumun gösterileceği” gibi iddialı ifadeler bile dile getirilmektedir.

Türkiye, konuya ilişkin kendi öz kaynaklarından lityum üretimine ilişkin bir proje başlatmış bulunmaktadır. Önemli ve stratejik bir maden olan ve ülkemizde dünya rezervinin % 70’i bulunan bor madeninin işlenmesi sırasında ortaya çıkan atık sudan lityum elementi üretilmesi amacıyla son derece önemli bir projeye yol verilmektedir. T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı tarafından Temmuz 2020’de bor sahalarındaki killerden yararlanılarak lityum üretimine başlanacağı açıklanmıştır. İlk etapta 10 ton lityum üretim kapasitesinin devreye alınmasının planlandığı ifade edilmiş bulunmaktadır.

Burada şunu da belirtmek yerinde olacaktır ki; Türkiye, 2016 yılında yaklaşık 4.600 kilogram lityum ithal etmiş ve bu ithalat için yaklaşık 94 milyon dolar ödemiştir. 2019’da ise lityum ithalatı 9 bin kilograma kadar yükselmiştir. Dolayısıyla ilk etapta üretilecek olan 10 tonluk lityum miktarının şimdilik ihtiyacı karşılayabileceği anlaşılmaktadır. Ancak, bu miktarın artırılabileceği ve hatta yurtdışına ihraç edilebilecek potansiyelin oluşacağından da bahsedilmektedir.

Lityum üretimi için bor sahalarında, killer içerisinde 2.000 ppm’e yaklaşan lityum içeriğinin dönüştürülerek lityum karbonat olarak ilk üretimin gerçekleştirilebildiği ifade edilmektedir. Bu bağlamda 500 g lityum karbonattan 0,1 g lityum elde edilebildiği de belirtilmiştir. Böylelikle, “Milli Enerji ve Maden Politikası” kapsamında Eti Maden tarafından lityumun elde edilmesi yurt içi kaynaklarla sağlanmış olacaktır.

Bu amaçla, Eskişehir-Kırka’da bir pilot tesis oluşturulmaktadır (Şekil 3.). Son olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 26 Aralık 2020’de açılışını yaptığı ve TC Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı’nın Ekim 2020’de ziyaret ettiği bu tesisin, yerli elektrikli otomobilin batarya malzemesi olan lityum ihtiyacını karşılayabileceği belirtilmektedir. Bir başka deyişle, katma değerli bir ürün üretiliyor olacaktır. Fazla olarak, Türkiye’de ilk defa kritik bir element olan lityum üretimi gerçekleştirilmiş olacaktır. Kırka tesisinin kapasitesinin zaman içinde 500 tona çıkarılmasının hedeflendiği de ifade edilmektedir.

Sonuç

Türkiye’nin lityum üretimi projesine geliştirmesi birkaç açıdan önemlidir. Öncelikle, enerji sistemleri ve bu bağlamda bataryalar için ve dolayısı ile elektrikli arabalar için stratejik bir eleman olan lityumun üretilmesi Türkiye’nin elektrikli araba üretiminde karşılaşabileceği bir sorunu, sorun oluşmadan bertaraf ediyor olması bakımından önemlidir.

Öte yandan, ülke ekonomisine önemli bir katkı da sağlanmış olacaktır. Zira halen bile hayli pahalı bir ürün olan lityumun Türkiye’de yerli ve milli imkânlarla üretiliyor olması ithalatla oluşan dış bütçe açığını aşağı çeken bir unsur olacaktır. Kaldı ki; zaman içinde ihraç edebilme kapasitesinin oluşmasıyla ülke ekonomisine artı katkı sağlanmış olacaktır.

Ancak, bunlardan belki de daha önemlisi teknolojik açıdan önemli bir kazanım sağlanmış olacağıdır. Şöyle ki; bor gibi stratejik bir cevherin değerlendirilmesi katmerlenmiş olacak ve borun işlenmesi sırasında otaya çıkan atık suyun değerlendirilmesiyle stratejik ve katma değeri yüksek bir uç ürün elde edilmiş olacaktır. Bu husus, hem teknolojik ve hem de endüstriyel kazanım bağlamında önemlidir. 

Öz olarak belirtmek gerekirse; bilgi çağına giren dünyada, hızla değişen koşullara uyum sağlayabilmenin yolu, yüksek teknolojik ürünlerin kullanımı ve bu ürünleri üretebilmekten geçmektedir. Bir başka deyişle, değişen dünya şartları ve konjonktürü içinde yer edinebilmek ancak bilgi teknolojilerine ayak uydurmak ve teknolojik atakları yapabilmekle mümkündür.  Dolayısı ile ülkemiz sanayi politikaları ve atakları oluşturulurken ilgili hammadde stratejilerinin geliştirilmesi ve kalkınmamızın dışa bağımlılığının azaltılması yadsınamaz önem taşımaktadır. Bu bağlamda, dünyada kritik ham madde olarak nitelenen ve stratejik ürün kapsamına alınan böylesi önemli bir madde olan lityumun ülke içinde yerli ve milli olarak üretilmesi Türkiye için önemli bir artı değer ve kazanım olacaktır.

Başarılarımızdan endişe ediyorlar

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bu ülkede her rekabeti her kavgayı her çekişmeyi belki bir şekilde izah etmek mümkündür ama yatırım düşmanlığına anlam vermek mümkün değildir. Yatırımcıları kökenlerine, inançlarına göre ayıran bu kirli zihniyetin tek derdi Türkiye’nin ekonomik çöküntüye uğramasıdır. CHP’nin geçmişinden bugüne kadar bütün işi hep engellemek olmuştur. Hiçbir zaman teşvik olmamıştır.” dedi.

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, “Bu ülkede her rekabeti her kavgayı her çekişmeyi belki bir şekilde izah etmek mümkündür ama yatırım düşmanlığına anlam vermek mümkün değildir.” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bizi bugün en çok uğraştıran hususlardan biri Türkiye’ye yatırım gelmesini engellemek için ülkesini yurt dışında kötüleyen anlayışla mücadele etmektir. Aynı anlayış Türkiye’ye gelen yatırımcıyı kaçırmak için her türlü yalanı, iftirayı ardı ardına sıralamaktan çekinmiyor. Yatırımcıları kökenlerine, inançlarına göre ayıran bu kirli zihniyetin tek derdi Türkiye’nin ekonomik çöküntüye uğramasıdır. Bunun adı da sadece malum ana muhalefet CHP’dir, yeter ki yatırımcı Türkiye’ye gelmesin. Ya yatırımın rengi olur mu, yatırımın ırkı, dili, dini olur mu? Yatırım Avrupa’dan geldiği zaman güzel ama yatırım Katar’dan geldiği zaman kötü ve ona bir de tabii kılıf giydirmek. Bunun markası kim? CHP. CHP’nin geçmişinden bugüne kadar bütün işi hep engellemek olmuştur. Hiçbir zaman teşvik olmamıştır. Milletin gönlünü kazanarak alamadıkları desteği ülkenin çöküşünü sağlayarak elde etme hesabı içerisindeki bu anlayış giderek pervasızlaşıyor. Uluslararası yatırımcılara adeta savaş açanlar bunu ‘ülkenin ve milletin çıkarlarını korumak’ kılıfıyla gizlemeye çalışıyorlar. Halbuki uluslararası yatırımların bir ülkenin gelişmesindeki, kalkınmasındaki önemi tartışılmazdır. Bugün dünyanın ‘gelişmiş’ diye tarif edilen ülkelerinin hemen hepsi aynı zamanda en çok uluslararası yatırımı çekmeyi başarmış ülkelerdir. Çünkü hiçbir ülke sadece kendi geliri ve kaynaklarıyla büyük bir kalkınma hamlesini hayata geçiremez. Türkiye’de de durum farklı değildir” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’de son 18 yılda cari fiyatlarla yaklaşık 508 milyar dolar kamu yatırımı gerçekleştirildiğini, buna karşılık aynı dönemde Türkiye’ye gelen uluslararası yatırım miktarının 220 milyar olduğunu kaydetti.

Türkiye’nin yaptığı yatırımın neredeyse yarısı kadar uluslararası yatırım çektiğini belirten Erdoğan, “Tabii bu yeterli bir rakam değildir. Keşke bu rakam 2 kat, 3 kat, 10 kat fazla olsaydı. Çünkü uluslararası yatırımcının getirdiği her kuruş sizin kalkınma hedeflerine yapılmış ilave bir katkıdır. Diyelim ki bu yatırımlarla yeni fabrikalar kuruldu veya mevcut tesisler satın alındı, üretim ve ihracat yapıldı. Hiç kimse bu yatırımları sırtına yükleyip başka bir yere götürecek değildir. Yatırımcı sadece karına bakar. İşi bittiğinde de o yatırımı bir başka yatırımcıya devredip gider. Türkiye’yi işte bu imkândan mahrum bırakmak istiyorlar.” diye konuştu.

“Ülkemizin son 7 yılda uğradığı her saldırıya, ekonomimize yönelik tuzaklar da eşlik etmiştir.” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Buna rağmen ülkemizi hedeflerinden koparmayı başaramadılar. Elbette sıkıntı çektik, çekiyoruz. Elbette kayıplarımız oldu, oluyor ama hamdolsun hala istiklalimizi ve istikbalimizi koruyacak güce, dirayete, kararlılığa sahibiz. Biz sağlam durdukça birliğimize, beraberliğimize, kardeşliğimize sahip çıktıkça Allah’ın izniyle bu ülkeye kimse diz çöktüremez. Ülkemize dışarıdan düşmanlık edenler de içerden onların kılıcını çalanlar da hüsrana uğramaya mahkumdur. Bu mücadelede en büyük güç ve destek kaynağımız, bizatihi milletimdir. Çünkü bu millet, hayatları boyunca bu ülkenin ve milletin hayrına yaptıkları tek bir somut hizmetleri bulunmayanlara itibar etmez. Bu millet, bugüne kadar tuğla üstüne tuğla koydukları vaki olmayanları dikkate almaz. Bu millet, siyaset yaptıkları süre boyunca tek bir insanın dahi hayatına dokunmayanları hak ettiği sona maruz bırakır. İnşallah ülkemizi 2023 hedeflerine ulaştırarak dışarıda ve içeride Türkiye’nin pes etmesini bekleyenleri hep beraber bir kez daha hüsrana uğratacağız. Ülkemizi daha büyük projelerle daha büyük eserlerle daha büyük yatırımlarla buluşturmak için gece gündüz çalışmayı sürdüreceğiz. Yurt dışından ve içinden önümüze çıkan hiçbir engel bizi yolumuzdan döndüremeyecektir” diyerek sözlerini tamamladı.