14.6 C
İstanbul
Cuma, Nisan 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 6

Afro-Avrasya için Stratejik Köprü Önerisi: Putin–Trump Tüneli

Rusya Doğrudan Yatırım Fonu Başkanı Kirill Dmitriev’in son günlerde gündeme getirdiği “Putin–Trump Tüneli” önerisi, teknik bir altyapı projesi olmanın ötesinde, küresel sistemin geleceğine dair yeni bir jeopolitik tahayyülün sembolüdür. Bering Boğazı üzerinden Amerika kıtası ile Afro-Avrasya’yı birbirine bağlamayı hedefleyen bu girişim, Moskova’nın sadece enerji ve güvenlik politikalarıyla değil, bağlantısallık ve işbirliği temelli bir vizyonla dünya siyasetinde yeni bir rol arayışında olduğunu göstermektedir. Dmitriev’in “ABD ve Rusya’yı, Amerika kıtası ile Afro-Avrasya’yı birleştirdiğimizi hayal edin — birliğin sembolü” ifadesi, Soğuk Savaş sonrası dönemde kaybolan diyalog ve karşılıklı güven arayışının sembolik bir yeniden inşası niteliğindedir.

Bugün Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi, Afro-Avrasya coğrafyasındaki ekonomik ve lojistik bağlantısallığın tek merkezli bir model üzerinden yürüdüğü algısını pekiştirmiştir. Ancak Dmitriev’in önerisi, bu tek merkezli paradigmanın sorgulanmasına yönelik stratejik bir karşı çağrıdır. Moskova, Çin’in Asya merkezli vizyonuna alternatif olarak, çok kutuplu ve dengeli bir Afro-Avrasya entegrasyonu fikrini gündeme taşımaktadır. Bu anlamda “Putin–Trump Tüneli”, yalnızca bir ulaşım hattı değil; Avrasya’nın denge arayışına karşı geliştirilen jeoekonomik bir yanıt olarak da okunabilir.

Asıl dikkat çekici olan ise, bu projenin Washington–Moskova ilişkilerini yeni bir eksene oturtma potansiyelidir. Dmitriev’in, “Amerika yirmi birinci yüzyılı tıpkı yirminci yüzyıl gibi lider olarak sürdürmek istiyorsa, bunu Rusya’ya karşı değil, Rusya ile birlikte yapabilir” vurgusu, klasik güç rekabetine dayalı anlayışın ötesine geçen bir jeostratejik düşüncenin yansımasıdır. Bu yaklaşım, cepheleşme yerine ortak çıkar temelli denge kurma ilkesine dayanır. Bering Boğazı hattında öngörülen bu tünel, sadece mühendislik açısından değil, jeopolitik psikoloji açısından da bir uzlaşma sembolü olarak değerlendirilebilir.

Daha derin bir perspektiften bakıldığında, Dmitriev’in önerisi aslında Atlantik ve Pasifik güçlerinin Afro-Avrasya’yı bir çatışma alanı hâline getirmesini önleyecek vizyoner bir anahtar kavram niteliğindedir. Bu öneri, rekabeti çatışmadan ayıran yeni bir stratejik dengenin temelini oluşturur. Afro-Avrasya’yı büyük güçlerin etki sahası mücadelesinden çıkararak, ortak fayda ve karşılıklı bağımlılık temelinde bir diyalog coğrafyasına dönüştürme potansiyeli taşır. Bu yönüyle, yirmi birinci yüzyılın “çatışmasız rekabet” modelinin entelektüel zeminini oluşturmaktadır.

Afro-Avrasya perspektifinden bakıldığında, bu proje sadece iki kıtayı değil, iki medeniyetin siyasal hafızasını da birleştirme iddiası taşır. Bering Boğazı, Avrupa uygarlığının Atlantik ve Pasifik uçlarını tek bir jeopolitik bütünlük içinde yeniden tanımlamayı vaat eder. Bu bütünlük, sadece ekonomik değil; medeniyetler arası diplomasi, güvenlik ve sürdürülebilir barışın inşası açısından da önemlidir. Afro-Avrasya’nın merkezinde yer alan Türkiye gibi ülkeler için ise bu tür vizyoner girişimler, çok taraflı diplomasinin yeniden tanımlanacağı yeni bir dönemin eşiğini temsil etmektedir. Özellikle bu öneri, Çin’in Kuşak ve Yol Girişiminin oluşturduğu tek yönlü bağlantısallığa karşı dengeleyici bir alternatif ortaya koyarak Türkiye’nin jeopolitik konumunu rahatlatacak, bağımsız dış politika çizgisini güçlendirecek ve çok taraflı diplomatik hareket alanını genişletecektir. Bu yönüyle Türkiye, Afro-Avrasya’nın rekabet değil, denge ve işbirliği temelli yeni bir güç mimarisine evrilmesinde kilit rol oynayabilir.

Sonuç olarak, “Putin–Trump Tüneli” önerisi, teknik bir proje olmanın ötesinde, Afro-Avrasya’da barış, istikrar ve karşılıklı güveni yeniden tanımlayan küresel bir düşünce denemesidir. Bu vizyon, duvarlar inşa eden jeopolitik anlayışlara karşı, köprüler kuran bir medeniyet stratejisini temsil etmektedir. Afro-Avrasya’nın geleceği güç mücadeleleriyle değil, bağlantılar ve ortak vizyonlarla şekillenmelidir.

Yazar Hakkında

Doç. Dr. Hakan Arıdemir, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Uluslararası Hukuk, Bölgesel Deniz Jeopolitiği meseleleri ve Uluslararası Deniz Hukuku alanında çalışmalarını sürdürmektedir. Afro-Avrasya Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucu başkanıdır. Ulusal ve uluslararası düzeyde birçok akademik projeye, çalıştaya ve yayın faaliyetine öncülük etmektedir. Türkiye’nin Afro-Avrasya vizyonu ve Türk dünyası stratejileri üzerine derinlemesine analizler üretmektedir.

Yeşil Enerji Zirvesi’nde Dijital Dönüşüm ve Sürdürülebilir Gelecek Konuşuldu

Enerjide dijitalleşme, yeşil finansman ve karbon düzenlemeleri gündemin odağındaydı.

İstanbul, 14 Ekim 2025 – Enerji dönüşümünün geleceğini şekillendiren uzmanlar, kamu temsilcileri, akademisyenler ve özel sektör yöneticileri, bugün İstanbul’da düzenlenen III. Yeşil Enerji Zirvesinde bir araya geldi.

ATP GreenX ve Enerjide Dijitalleşme Derneği iş birliğiyle Mandarin Oriental Bosphorus’ta gerçekleşen zirve, “Global Piyasalarda Dijital Dönüşüm: Yeşil Gelecek İçin Ortak Stratejiler” temasıyla büyük ilgi gördü.

Yeşil Gelecek İçin Ortak Akıl

Zirvede sabah oturumlarında; iklim yasası, karbon piyasaları, yeşil finansman, dijital enerji yönetimi ve sürdürülebilir büyüme politikaları ele alındı.

Katılımcılar, AB ETS (Emisyon Ticaret Sistemi) ve SKDM (Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması) süreçlerinin Türkiye sanayisine etkilerini tartışarak, net sıfır emisyon hedeflerine ulaşmak için izlenmesi gereken adımları değerlendirdi.

Dijitalleşme, Enerjinin Yeni Rotası

Uzmanlar, dijital dönüşümün sadece teknolojik bir değişim değil, aynı zamanda çevresel sürdürülebilirliğin temel aracı olduğunu vurguladı.

Sabah oturumlarında; enerji izleme sistemleri, karbon ayak izi takibi, veri temelli enerji yönetimi ve yenilenebilir kaynakların entegrasyonu konuları ön plana çıktı.

Sabah Oturumlarında Öne Çıkan Başlıklar:

Regülasyon 360: Yeşil mutabakat çerçevesinde yeni düzenlemeler

Karbon Piyasaları: Türkiye’nin küresel karbon ticaretine entegrasyonu

Sanayide Dijital Dönüşüm: Enerji verimliliği ve karbon yönetimi örnekleri

Enerjide Ortak Vizyon

III. Yeşil Enerji Zirvesi’nin sabah oturumları, enerji sektöründe dijitalleşme ve sürdürülebilirlik ekseninde ortak bir vizyonun güçlenmesine katkı sundu.

Özbekistan’da nükleer enerji döneminin ilk adımı atıldı

Orta Asya’nın enerji haritası yeniden şekilleniyor. Özbekistan, Rusya’nın nükleer devi Rosatom iş birliğiyle bölgedeki ilk Düşük Güçlü Nükleer Enerji Santrali (NGS) projesini resmen başlattı. Ülkenin Cizzak bölgesi Fariş ilçesinde düzenlenen törende ilk zemin kazısı yapılarak inşaat süreci resmen başladı.

Törene Rosatom Genel Müdürü Aleksey Lihachev, Uzatom Başkanı Azim Ahmedhocayev, Atomstroyexport Başkan Yardımcısı Pavel Bezrukov, Proje Direktörü Abdicemil Kalmuratov ve yerel yöneticiler katıldı. Yaklaşık 1,5 milyon metreküp zemin kazısının yapılacağı, temel çukurunun ise 13 metre derinliğe ulaşacağı açıklandı.

Rosatom’un geliştirdiği RITM-200N reaktörleriyle donatılacak santral, küçük modüler reaktör teknolojisinin Orta Asya’daki ilk örneğini oluşturacak. Santral, 60 yıl hizmet ömrüne sahip olacak şekilde tasarlandı ve üretim sürecinde Özbekistanlı yüklenicilerin aktif rol alacağı belirtildi.

Rosatom Genel Müdürü Aleksey Lihachev, törende yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“Bugün Özbekistan’da nükleer enerjinin geleceğini inşa etmeye başlıyoruz. Bu proje, yalnızca enerji üretimi değil, aynı zamanda teknoloji transferi, yerel sanayi gelişimi ve istihdam açısından da büyük bir adımdır. Önümüzde onlarca yıl sürecek stratejik bir iş birliği dönemi var.”

Proje, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev arasında 2025 Mayıs ayında imzalanan mutabakatla hız kazanmıştı. Taraflar, hem büyük güçlü VVER-1000 3+ nesil reaktörler hem de 55 MW kapasiteli küçük modüler RITM-200N üniteler için kapsamlı iş birliği protokolüne imza atmıştı.

Ayrıca 26 Eylül 2025’te Moskova’da düzenlenen “Dünya Atom Haftası” forumunda, Rosatom ile Uzatom arasında projenin kapsamını genişleten yeni belgeler imzalandı. Taraflar, hem küçük hem de büyük nükleer santraller için yakıt tedarik anlaşmalarını da karara bağladı.

Rosatom, 13 Mayıs 2025’te santralin reaktör gövdesi üretimine de başlamıştı. 205 ton ağırlığındaki özel alaşımlı çelikten üretilen külçe, RITM-200N reaktörünün çekirdeğini oluşturacak.

Proje tamamlandığında, Özbekistan enerji üretiminde karbonsuz, düşük maliyetli ve sürdürülebilir bir kaynağa sahip olacak. Santral, hem ülkenin enerji bağımsızlığına katkı sağlayacak hem de Orta Asya’da nükleer enerjinin yeni merkezi olarak konumlanmasına öncülük edecek.

İlk beton dökümünün 2026 baharında yapılması planlanıyor. Bu proje, aynı sahada hem büyük hem de küçük güçlü nükleer reaktörlerin inşa edildiği dünyadaki ilk karma nükleer enerji tesisi olma özelliği taşıyor.

Kombi ve baca bakımı neden hayati önem taşıyor

Türkiye’de 22 milyonu aşan doğal gaz abonesine hizmet veren Aksa Doğalgaz, güvenli ve verimli ısınma için kış gelmeden kombi ve baca bakımlarının yaptırılması gerektiğini vurguladı. Şirket, düzenli bakımın hem enerji tasarrufu sağladığını hem de olası gaz sızıntılarına karşı güvenliği artırdığını belirtti.

Aksa Doğalgaz yetkilileri, “Kombi ve bacalarda sızdırmazlık mutlaka kontrol edilmeli, sadece yetkili kişiler müdahale etmelidir” uyarısında bulunarak, özellikle kapalı balkon veya teras gibi alanlarda bulunan cihazların bacalarının dışarıya kadar uzatılmasının zorunlu olduğunu hatırlattı. Kapalı alanlarda havalandırma menfezlerinin açık tutulması gerektiğini belirten uzmanlar, bu ayrıntının karbonmonoksit zehirlenmelerine karşı hayati önem taşıdığına dikkat çekti.

Aksa Doğalgaz, güvenlik kadar tasarrufun da düzenli bakım sayesinde mümkün olduğuna işaret etti. Bakımı yapılmayan kombilerin daha fazla enerji harcayarak faturaları artırdığına dikkat çeken şirket, periyodik kontrollerin arızaları önceden tespit ederek yüksek tamir maliyetlerini de engellediğini açıkladı.

Kombisini yenilemeyi düşünen tüketicilere de uyarıda bulunan Aksa Doğalgaz, “Cihaz değişimleri yalnızca sertifikalı firmalar aracılığıyla ve dağıtım şirketinin bilgisi dâhilinde yapılmalıdır. Aksi halde standartlara uymayan montajlar ciddi güvenlik riskleri doğurabilir” açıklamasında bulundu.

Aksa Doğalgaz, kış aylarına girilmeden önce her abonenin cihaz ve baca sistemlerini kontrol ettirerek güvenli ısınma sezonu için gerekli önlemleri almasının önemini vurguladı.

Dijital Göçebeler Türkiye’nin Ekonomik Haritasını Değiştiriyor

Türkiye, son yıllarda hızla yükselen dijital göçebelik akımında yeni bir çekim merkezi olma yolunda ilerliyor. Vartur Real Estate CEO’su Şerif Nadi Varlı’ya göre, güçlü internet altyapısı, uygun yaşam maliyetleri, iklim avantajı ve misafirperver kültürüyle Türkiye, bölgesel bir merkez olabilecek potansiyele sahip.

Varlı, dijital göçebeliğin artık yalnızca bireysel bir yaşam tercihi değil, küresel ekonomiyi dönüştüren yeni bir model haline geldiğini vurguluyor. Uzaktan çalışabilen yabancı profesyonellerin artışı; konaklama, coworking alanları, restoranlar ve yerel hizmetlerde büyük bir ekonomik hareketlilik yaratıyor. Türkiye, coğrafi konumu ve kültürel zenginliğiyle bu dönüşümden önemli pay alabilecek ülkeler arasında görülüyor.

Gayrimenkul sektöründe de bu yeni eğilim hissediliyor. Dijital göçebeler, klasik kiracı modelinden farklı olarak 3–6 ay arası, mobilyalı, yüksek hızlı internet erişimine sahip konutları tercih ediyor. Özellikle İstanbul’un Galata, Karaköy ve Kadıköy bölgeleri ile İzmir, Antalya ve Fethiye’de orta vadeli konaklama talebi hızla yükseliyor. Bu durum, sektör için yeni bir gelir modeli oluşturuyor.

Türkiye’nin yatırım temelli oturum ve vatandaşlık modelleri dijital göçebeler için bir avantaj sunarken, Varlı’ya göre özel düzenlemelerle bu potansiyel daha da güçlendirilebilir. Dubai örneğinde olduğu gibi freelancer vizeleri veya serbest bölge şirket kurma imkânlarının getirilmesi, ülkenin rekabet gücünü artırabilir.

Ancak Türkiye’nin bu alanda kalıcı bir merkez olabilmesi için istihdam politikalarının da esnemesi gerekiyor. Teknoloji firmalarına uygulanan “5 yerliye 1 yabancı çalışan” kuralı, özellikle start-up ekosistemi açısından ciddi bir kısıt oluşturuyor. Varlı, bu uygulamanın belirli bölgelerde kademeli olarak yumuşatılmasıyla yabancı girişimcilerin Türkiye’de şirket kurmasının ve yerli ekiplerle hibrit çalışma modelleri geliştirmesinin önünün açılacağını belirtiyor.

Türkiye’nin Avrupa ile Asya arasındaki stratejik konumu, dört mevsim yaşam imkânı ve saat farkı avantajı, ülkeyi dijital göçebeler için eşsiz bir merkez haline getirebilir. Freelancer vizesi, vergi avantajlı bölgeler ve özel teşviklerle Türkiye, Lizbon–Tiflis–Dubai hattındaki yeni dijital göçebe rotasının önemli duraklarından biri olabilir.

Varlı, Türkiye’nin bu modeli yalnızca bir vize düzenlemesi olarak değil, teknoloji, emlak, turizm ve finans sektörlerini kapsayan bütüncül bir yaşam ekosistemi olarak ele alması gerektiğini vurguluyor. Bu yaklaşım, Türkiye’yi yalnızca yatırım açısından değil, küresel yetenek çekiminde de yeni bir cazibe merkezi haline getirebilir.

EVF 2025 Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Katılımıyla Başladı

Türkiye’nin enerji sektöründeki en önemli organizasyonlarından biri olan Enerji Verimliliği Forum ve Fuarı (EVF 2025), bugün İstanbul’da görkemli bir açılışla kapılarını açtı. Açılış törenine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar başta olmak üzere sektörün önde gelen isimleri katıldı.

“Enerjide bağımsızlık stratejik önceliğimizdir”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, açılış konuşmasında enerji arz güvenliği, kaynak çeşitliliği ve sürdürülebilir kalkınma başlıklarına dikkat çekti. Artan nüfus ve büyüyen ekonomiyle birlikte enerjiye olan ihtiyacın hızla yükseldiğini belirten Erdoğan, Türkiye’nin bu ihtiyacı çevreyle uyumlu, verimli ve sürdürülebilir politikalarla karşıladığını vurguladı.

“Enerji tedarikinde tek bir ülkeye bağımlılık ciddi riskler doğurur. Bu yüzden stratejimiz; yerli üretimi artırmak, yenilenebilir kaynaklara yatırım yapmak ve enerji sepetimizi çeşitlendirmektir” ifadelerini kullandı.

Enerji yatırımlarında 8,5 milyar dolarlık verimlilik hamlesi

Bakan Alparslan Bayraktar ise Türkiye’nin 2017–2023 döneminde enerji verimliliği alanında kaydettiği ilerlemeyi anlattı. 8,5 milyar dolarlık yatırımın yüzde 14’lük verimlilik artışı sağladığını belirten Bayraktar, Dünya Bankası’yla imzalanan 750 milyon dolarlık finansman anlaşmasının da enerji altyapısının modernizasyonu açısından büyük önem taşıdığını söyledi.

“Önümüzdeki 30 yılda enerji talebimiz üç kat artacak. En temiz ve en ucuz kaynak, enerjiyi daha verimli kullanmaktır” diyerek yatırım kararlılığını vurguladı.

TEİAŞ – Dünya Bankası Anlaşması: Şebekede dijital dönüşüm

Etkinlik kapsamında TEİAŞ ile Dünya Bankası arasında yaklaşık 750 milyon dolarlık kredi anlaşması imzalandı. Bu proje; elektrik iletim altyapısının güçlendirilmesi, yenilenebilir enerji entegrasyonu ve dijital şebeke yönetiminin geliştirilmesini hedefliyor.

Bakan Bayraktar, bu anlaşmanın Türkiye’nin enerji dönüşümünde stratejik bir adım olduğunu belirterek “Modern altyapı, sürdürülebilir kalkınmanın anahtarıdır” dedi.

Sektörün tüm paydaşları bir arada

Forum boyunca kamu, özel sektör, akademi ve sivil toplum kuruluşlarından yüzlerce uzman bir araya geldi. Panellerde enerji verimliliği, yeşil dönüşüm, karbon azaltımı ve finansal sürdürülebilirlik konuları ele alındı.

Katılımcılar ayrıca fuar alanında sergilenen yenilikçi teknolojileri yakından inceleyerek, enerji sektöründeki en son gelişmeleri yerinde takip etme imkânı buldu.

EVF 2025 ikinci gününde de yoğun gündemle sürecek

Forum ve fuar yarın da yerli üretim, akıllı şebekeler ve finansal modeller üzerine yapılacak panellerle devam edecek. Organizasyon, Türkiye’nin enerji verimliliği vizyonuna katkı sağlamayı, sektörde yeni iş birlikleri kurmayı ve kamuoyunda farkındalık yaratmayı hedefliyor.

Platin Sponsorlar: Halkbank, Türk Telekom, Vakıfbank, Ziraat Bankası

Altın Sponsorlar: EnerjiSa, Aygaz, Opet, Tüpraş, Erdemir+Oyak Enerji, Shell, Socar, Türkiye Petrolleri

Bronz Sponsorlar: Brisa, Danfoss, Garanti BBVA, Kalyon Enerji, Kardemir, Kibar Enerji, TENMAK, Zorlu Enerji

Spotlight Country Stratejisi, Uluslararası İşbirliklerine Kapı Açıyor

Enerji sektörünün en önemli uluslararası buluşmalarından biri olan 19. EIF Enerji Kongresi ve Fuarı, 8-10 Ekim 2025 tarihlerinde İstanbul Fuar Merkezi’nde gerçekleştirilecek. Bu yıl 30 binden fazla yerli ve yabancı katılımcıyı ağırlamaya hazırlanan etkinlik, yenilenebilir enerjiden karbon piyasalarına kadar geniş bir yelpazede sektörün geleceğine yön verecek. Güneş, rüzgâr, hidroelektrik, jeotermal ve diğer yenilenebilir enerji alanlarında iş birliği fırsatları sunan EIF 2025, sadece bir fuar olmanın ötesinde yatırımcılar, kamu temsilcileri, girişimciler ve akademisyenler için stratejik bir buluşma noktası niteliği taşıyor. Ticaret Bakanlığı tarafından desteklenen nitelikli fuar statüsündeki organizasyon, küresel ölçekte yeni ortaklıklar ve yatırım fırsatları için önemli bir platform oluşturacak.

Bu yıl Almanya, İspanya, Hollanda, Norveç, Çin, Japonya, Katar, Hindistan, Güney Afrika ve birçok ülkeden ticaret heyetleri EIF 2025’e katılım sağlayacak. Etkinlik kapsamında düzenlenecek Karbon Piyasaları Kongresi de Türkiye’nin iklim hedefleriyle uyumlu yeşil dönüşüm sürecine katkı sunacak. Üç gün boyunca devam edecek fuarda 30 oturum ve 150’den fazla yerli ve yabancı uzman konuşmacı, enerji dönüşümü, sürdürülebilirlik, teknolojik gelişmeler ve yeşil finansman alanlarındaki son gelişmeleri değerlendirecek.

Global Enerji Derneği Başkanı ve EIF Yürütme Kurulu Başkanı Murat Dilek, EIF’in Türkiye’yi enerji sektöründe uluslararası bir merkez haline getirdiğini vurguladı. Geçtiğimiz yıl 53 ülkeden gelen heyetlerle yapılan görüşmelerin önemli yatırım anlaşmalarına zemin hazırladığını belirten Dilek, EIF’in yenilikleri takip etmek, sektörde kalıcı yer edinmek ve ihracat kapasitesini artırmak için eşsiz bir fırsat sunduğunu ifade etti. Ayrıca, Spotlight Country (Odak Ülke) stratejisinin Türkiye’de ilk kez EIF’te uygulandığını hatırlatan Dilek, bu yıl Almanya’nın odak ülke olacağını ve birçok firmanın fuarda yer almak için yoğun talep gösterdiğini söyledi.

EIF 2025, enerji sektöründe yeşil dönüşüm, yeni teknolojiler, enerji depolama sistemleri ve sürdürülebilir yatırımlar gibi başlıkları bir araya getirerek sektör profesyonellerine önemli bir bilgi ve iş birliği zemini sunacak. Fuar, uluslararası düzeyde uzun vadeli ortaklıkların kurulmasına ve Türkiye’nin enerji sektöründe küresel konumunu güçlendirmesine katkı sağlayacak. Detaylı bilgi ve kayıt için www.eif2050.com
adresi ziyaret edilebilir.

Sumud Filosu Saldırısı, İrini Operasyonu’nun Tarafsızlık İddiasını Çürüttü

AB’nin “barış gücü” iddiası, Gazze açıklarındaki Sumud Filosu saldırısında sessiz kalınca yeniden sorgulanıyor. Bu sessizlik, operasyonun tarafsızlık maskesini düşürdü.

Tarih bize, kavramların arkasına saklanan jeopolitik stratejilerin aslında ne kadar çıplak olduğunu sık sık hatırlatır. Avrupa Birliği’nin 31 Mart 2020 tarihinde başlattığı İrini Operasyonu, bu durumun en çarpıcı örneklerinden biridir. Yunanca “barış” anlamına gelen İrini, kağıt üzerinde Birleşmiş Milletler silah ambargosunu denetleme amacıyla yürütülüyordu. Ancak operasyonun uygulamaları, “barış” söyleminin bir kılıftan ibaret olduğunu ortaya koydu.

“İrini Operasyonu, Barış Görünümlü Jeopolitik Hamledir”

İtalya’nın başkenti Roma merkezli yürütülen bu operasyon; hava, deniz ve uydu unsurlarıyla özellikle Libya açıklarında denetim yapmayı hedefliyordu. Ancak kısa sürede, Libya Ulusal Mutabakat Hükümetince “taraflı” olmakla suçlandı.

Türkiye’nin 2019 sonunda Libya ile imzaladığı “Deniz Yetki Alanları Mutabakatı”nın ardından AB’nin aceleyle İrini’yi devreye sokması, aslında Akdeniz’deki güç dengelerine karşı alınmış stratejik bir pozisyondu. Maksimalist Yunan-Rum tezlerini dengeleyen bu anlaşma, AB’nin planlarını bozmuş; İrini de “barış” adı altında bu yeni dengeye müdahale için devreye sokulmuştu.

Ben bu operasyonu, 2020 yılında Prof. Dr. Hüsamettin İnanç hocamızla birlikte kaleme aldığımız “AB’nin EUNAVFOR MED IRINI Entegrasyonu ve Misyonu” başlıklı akademik tez çalışmamızda ayrıntılı şekilde incelemiştim. O dönemde dahi İrini’nin bir denge unsuru değil, Avrupa’nın jeopolitik araçlarından biri olduğu uyarısında bulunmuştuk.

Bugün yaşananlar bu uyarıyı doğruluyor.

“Sumud Filosu, Vicdanın Gemilerinden Oluşuyor”

Ve şimdi, 2025 yılının sonbaharında tarih yeniden sahnede…

İsrail güçleri, Gazze’ye insani yardım taşıyan “Sumud Filosu”na uluslararası sularda müdahale etti. Bu filo, sivil toplum kuruluşları, aktivistler, doktorlar, gazeteciler ve insan hakları savunucularından oluşuyordu. Filonun amacı, Gazze’ye uygulanan insanlık dışı ablukayı delmek değil; uluslararası kamuoyuna sivillerin yaşadığı drama dikkat çekmekti.

“Sumud” kelimesi Arapça’da “direniş, sebat ve onurlu duruş” anlamına gelir. Bu filo da tam olarak bunu temsil ediyordu. Devletlerin sessiz kaldığı yerde, vicdanın sesi olmak gerekir.

Gemilerde silah değil; gıda, ilaç, medikal malzemeler, bebek mamaları, oyuncaklar ve hijyen ürünleri vardı. Ancak İsrail donanması, bu sivillere uluslararası sularda sert müdahalede bulundu; bazı aktivistler gözaltına alındı, bazıları ise saatlerce kötü muameleye maruz kaldı.

Peki, Barış İçin Orada Olduklarını Söyleyen İrini Güçleri Neredeydi?

Avrupa Birliği, İrini Operasyonu’nun misyonunu “Akdeniz’de barış, güvenlik, istikrar ve insani geçişleri korumak” olarak tanımlamıştı.

O halde şu soruyu sormak gerekiyor:

İnsani yardım taşıyan Sumud Filosu’na yapılan saldırı karşısında, İrini güçleri neden müdahale etmedi?

Sivillerin, kadınların, doktorların ve gazetecilerin güvenliğini sağlamak için neden tek bir adım atılmadı?

Eğer gerçekten bir “barış gücü” olsaydı, bugün Akdeniz’deki ilk müdahale AB’nin İrini filosundan gelirdi. Ama gelmedi. Çünkü bu operasyonun varlık nedeni barışı korumak değil; Avrupa’nın stratejik çıkarlarını korumaktır.

Her ne kadar İrini Operasyonu resmi olarak Libya açıklarını kapsasa da, Akdeniz’de ‘barış ve güvenlik’ söylemiyle varlık gösteren bir gücün insani yardım filosuna yönelik uluslararası sularda gerçekleşen bir saldırıya sessiz kalması, siyasi niyetlere dair soruları artırmaktadır.

“Le Monde, 30 Eylül 2025 tarihli analizinde ‘İrini’nin tarafsızlık maskesi düşüyor’ manşetiyle Avrupa kamuoyundaki güven kaybına dikkat çekti.”

Gazze açıklarında Sumud Filosu’na yapılan saldırıya İrini Operasyonu’nun müdahale etmemesi, Avrupa’dan İslam dünyasına uzanan geniş çevrelerde büyük tepki topladı. Almanya, Fransa, İspanya, Yunanistan ve İtalya’daki insan hakları örgütleri, sendikalar ve STK’lar, AB’nin “barış” iddiasıyla bölgede bulunmasına rağmen İsrail’e sessiz kalmasını açık bir çifte standart olarak değerlendiriyor. Avrupa medyasında Der Spiegel, Le Monde ve El País gibi önde gelen gazeteler, İrini’nin tarafsızlık iddiasını kaybettiğini yazarken, Avrupa Parlamentosu’ndan Yeşiller, Sol Grup ve bazı liberal vekiller de operasyonun Gazze’deki sivil gemilere yönelik saldırılarda “seyirci kalmasını” AB değerleriyle bağdaştırmıyor.

Amnesty International, Human Rights Watch ve Euro-Med Monitor gibi uluslararası insan hakları örgütleri de İrini’nin “barış için oradayız” söylemine rağmen sivilleri korumak için hiçbir adım atmamasını sert dille eleştirdi. Türkiye, Katar ve Cezayir gibi ülkeler ise operasyonun başından beri tarafsız bir misyon olmadığını, siyasi hedeflere hizmet ettiğini savunuyor. Tüm bu eleştirilerin ortak noktası, AB’nin bölgede “barış gücü” kisvesiyle bulunmasına karşın Sumud Filosu’na yapılan saldırı karşısında pasif kalmasının, İrini’nin gerçek amacına dair ciddi soru işaretleri doğurmasıdır.

“İnsanlık Ayağa Kalkarken, Devletler Sessiz”

Bugün Avrupa şehirlerinde milyonlarca insan İsrail’in Gazze’de uyguladığı şiddete karşı protestolar düzenliyor. İnsanlık vicdanı ayağa kalkmış durumdadır. Fakat devletlerin resmi tavrı, bu vicdanla örtüşmüyor. Ellerinde güç olanlar, savaşa karşı durmak yerine, savaş çığırtkanlığı yapanlara dolaylı destek veriyor.

Ben 2020 yılında yazdığım makalemde “İrini Operasyonu barışın değil, savaşın Akdeniz’deki yeni yüzüdür” demiştim. Sumud Filosu’na yapılan saldırı karşısındaki sessizlik, bu sözlerimi bir kez daha doğruluyor.

“Tek Tek Maskeler Düşüyor”

“Barış” kelimesi, eğer icraatla desteklenmiyorsa, bir illüzyondan ibarettir.

İrini Operasyonu da bu illüzyonun en net örneğidir.

Bugün Akdeniz’de olan biten, sadece bir insani yardım filosuna yapılan saldırı değil; uluslararası hukukun, insanlık onurunun ve barış ideallerinin açıkça çiğnenmesidir.

“Tarih bir kez daha bizi izliyor ve bu kez, vicdan değil; güç sahiplerinin nerede durduğu tarihe geçecek.”

Ferhat Yıldırım

Mavi Marmara’dan Sumud Filosu’na: Hukuk Dışı Müdahalelerin Sürekliliği

Uluslararası hukuk, açık denizleri tüm devletlerin serbestçe kullanabildiği “uluslararası alan” olarak tanımlar ve seyrüsefer serbestisini temel bir ilke olarak kabul eder. BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (BMDHS) göre, devletlerin kendi bayraklarını taşıyan gemiler üzerinde tam yetkisi vardır. Açık denizde yabancı bir gemiye müdahale ancak deniz haydutluğu, korsanlık, köle ticareti, yetkisiz yayın ve bayraksız gemi gibi istisnai hallerde meşru kabul edilmektedir. Dolayısıyla, başka bir devletin bayrağını taşıyan sivil bir gemiye yönelik müdahaleler, bu haller dışında uluslararası hukuka aykırıdır.

2010 yılında Gazze’ye insani yardım götüren Mavi Marmara gemisine İsrail’in müdahalesi, bu hukuki tartışmayı uluslararası gündeme taşımıştı. BM İnsan Hakları Konseyi raporu, İsrail’in uluslararası sularda gerçekleştirdiği operasyonu “aşırı güç kullanımı” ve “uluslararası hukukun ihlali” olarak nitelendirmiştir. İsrail ise bu müdahaleyi Gazze’ye uygulanan deniz ablukasının parçası, “meşru müdafaa” ve geminin bayrak değiştirmesi gerekçesiyle savunmuştur. (Bayraksız gemi uluslararası hukukta korsan ya da deniz haydudu olarak adlandırılır ve her türlü müdahaleye açık hale gelir.) Ancak hukuki literatürde, özellikle sivillere yönelik insani yardımın engellenmesi boyutu dikkate alındığında bu müdahalelerin meşruiyeti ciddi biçimde tartışmalıdır.

Bugün Sumud Filosu da benzer bir akıbete uğramıştır. İsrail, filosuna yönelik müdahaleyi yine “güvenlik” ve “abluka rejimi” gerekçesiyle açıklamaktadır. Ancak BMDHS hükümleri dikkate alındığında, açık denizde yabancı bir gemiye ablukaya dayalı müdahale, sayılan istisnalar dışında hukuka uygun değildir. Dolayısıyla Sumud Filosu müdahalesi, Mavi Marmara olayındaki tartışmaları yeniden canlandırmış ve uluslararası hukukta insani yardım girişimlerinin karşılaştığı engelleri görünür kılmıştır.

Müdahale sırasında 24 Türk vatandaşının alıkonulması, bu kez de Türkiye’de yargı mercilerini harekete geçirmiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, olaya ilişkin olarak “Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma”, “Ulaşım Araçlarının Kaçırılması”, “Nitelikli Yağma”, “Mala Zarar Verme” ve “Eziyet” suçlamalarıyla soruşturma başlatmıştır. Bu girişim, devletlerin vatandaşlarını koruma yükümlülüğü çerçevesinde uluslararası hukukun tanıdığı diplomatik himaye hakkının iç hukuk mekanizmaları üzerinden işletilmesi anlamına gelmektedir.

İsrailli yetkililerin fiilen Türkiye’de yargılanması zayıf bir ihtimal olsa da, bu soruşturma siyasi düzeyde bir baskı aracı niteliği taşımakta ve Türkiye’nin uluslararası alandaki diplomatik konumu açısından önemlidir.

Sonuç olarak, Mavi Marmara’dan Sumud Filosu’na uzanan çizgi, İsrail’in uluslararası sulardaki tavrında kayda değer bir değişim olmadığını, sivil gemilere yönelik müdahalelerin hâlâ uluslararası hukukun temel ilkeleriyle çatıştığını göstermektedir.

BMDHS hükümleri, bu tür müdahalelerin yalnızca belirli istisnalar dışında meşru olabileceğini açıkça ortaya koyarken, İsrail’in “abluka” gerekçesiyle sürdürdüğü uygulamalar hukuk dışı müdahalelerin sürekliliğini teyit etmektedir.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturması ise, devletlerin vatandaşlarını koruma iradesinin yalnızca diplomasi alanında değil, yargı mekanizmaları üzerinden de gündeme getirilebileceğini gösteren güncel bir örnektir.

Yazar Hakkında

Doç. Dr. Hakan Arıdemir, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Devletler Hukuku Anabilim Dalı öğretim üyesidir. Uluslararası Hukuk, Bölgesel Deniz Jeopolitiği Meseleleri ve Uluslararası Deniz Hukuku alanında çalışmalarını sürdürmektedir. Afro-Avrasya Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucu başkanı olan Doç. Dr. Arıdemir, ulusal ve uluslararası düzeyde birçok akademik projeye, çalıştaya ve yayın faaliyetlerine öncülük etmektedir. Türkiye’nin Afro-Avrasya vizyonu ve Türk dünyası stratejileri üzerine derinlemesine analizler üretmektedir.

Gaziantep OSB Enerji Verimliliğinde Örnek Olacak

Türkiye’nin en büyük organize sanayi bölgesi olan Gaziantep Organize Sanayi Bölgesi (OSB), üretim kapasitesini güçlendirecek dev bir enerji yatırımı başlatıyor. 6. Genişleme Bölgesi’nde kurulacak modern enerji altyapısı Siemens Türkiye tarafından hayata geçirilecek. Proje tamamlandığında, 500 yeni sanayi parseli kesintisiz ve yüksek kaliteli enerjiye erişebilecek.

Modern OG Şebeke Altyapısı Kuruluyor

Siemens Türkiye’nin yürüttüğü projede, hava izoleli, gaz izoleli ve çift baralı OG anahtarlama çözümleri, dijital koruma sistemleri, enerji otomasyon ve SCADA altyapısı, IoT tabanlı sağlık izleme sensörleri ve kapsamlı siber güvenlik önlemleri kullanılacak. Bu altyapı sayesinde şebeke sürekli izlenecek, enerji kalitesi artırılacak. İlk teslimatların 6 ay içinde başlaması, 18 ay sonunda ise tüm bölgenin altyapısının devreye alınması hedefleniyor.

Maliyetlerde Büyük Tasarruf, Yüksek Verimlilik

Proje planlama aşamasında yapılan dijital ikiz simülasyonları sayesinde pano maliyetlerinde %30, kablolama maliyetlerinde %45, inşaat maliyetlerinde %50’ye varan tasarruflar sağlandı. Bu yaklaşım hem yatırımcı hem de sanayici için daha uygun maliyetli, sürdürülebilir çözümler sunuyor.

Gaziantep OSB ve Siemens’ten 20 Yıllık İş Birliği

Siemens Türkiye Elektrifikasyon Otomasyon İş Birimi Ülke Yöneticisi Cengiz Bozbey, Gaziantep OSB’de 20 yıl önce başlayan dijital dönüşümün bu yeni yatırımla daha da güçleneceğini vurguladı:

“Türkiye’nin ilk SCADA sistemlerinden birini 2005’te Gaziantep OSB’de kurduk. Kayıp-kaçak oranını sıfıra indirerek rekabet gücünü artırdık. Bu proje, geleceğe dönük güçlü bir adım olacak.”

Gaziantep OSB Başkanı Cengiz Şimşek ise, Siemens ile iş birliklerinin bölgenin büyümesine büyük katkı sunduğunu belirterek, “Bu proje ile 6. Bölgeyi kesintisiz enerjiyle buluşturuyor, rekabet gücümüzü artırıyoruz” dedi.

Geleceğe Yatırım ve Sürdürülebilirlik

Siemens Türkiye’nin bütünsel mühendislik yaklaşımıyla hayata geçirilen proje, yalnızca bugünün değil, geleceğin ihtiyaçlarına da yanıt verecek şekilde tasarlandı. Proje aynı zamanda Siemens’in küresel sürdürülebilirlik vizyonu DEGREE ile uyumlu şekilde enerji verimliliğini, kaynak etkinliğini ve düşük işletme maliyetlerini önceliklendiriyor.

Bu dev enerji altyapı yatırımı, Gaziantep OSB’yi üretim ve rekabet gücünde bir adım öne taşıyarak Türkiye ekonomisine de önemli katkılar sağlayacak.

Yapay Zeka Veri Merkezleri İçin Sıvı Soğutmada Yeni Dönem Başladı

Schneider Electric, Yapay Zeka Veri Merkezleri İçin Sıvı Soğutmada Yeni Dönemi Başlattı

Schneider Electric, 2025 yılının Şubat ayında Motivair’de çoğunluk hissesini satın almasının ardından, yüksek yoğunluklu veri merkezleri, yapay zekâ (AI) ve yüksek başarımlı bilişim (HPC) ortamları için geliştirdiği entegre sıvı soğutma portföyünü tanıttı. Şirket, Motivair’in 15 yılı aşkın exascale ve hızlandırılmış bilişim tecrübesini kendi küresel altyapı uzmanlığıyla birleştirerek sektörde yeni bir dönemin kapısını aralıyor.

Yapay Zeka Çağında Soğutma Stratejik Bir Unsur Haline Geldi

Veri merkezlerinde yapay zekâ çiplerinin artan yoğunluğu, geleneksel hava soğutma yöntemlerini yetersiz hale getiriyor. Sektör, kabin başına 140 kW yoğunluğunu aşarken, bazı sistemlerde 1 MW üzeri yoğunluklara ulaşılacağı öngörülüyor. Soğutma, veri merkezlerinin enerji bütçesinin %40’ına kadarını oluştururken, doğrudan sıvı soğutma teknolojileri çip düzeyinde ısıyı havaya kıyasla 3.000 kata kadar daha etkili şekilde uzaklaştırıyor. Bu durum, sıvı soğutmayı yalnızca bir tercih değil, stratejik bir gereklilik haline getiriyor.

Motivair by Schneider Electric: Eksiksiz Bir Soğutma Portföyü

Yeni portföy, hem sıvı hem de hava soğutmalı teknolojileri bir araya getiriyor. Ürün gamında şunlar öne çıkıyor:

Soğutma Sıvısı Dağıtım Üniteleri (CDU): 105 kW’tan 2,5 MW’a kadar ölçeklenebilen CDU ailesi, dünyanın en güçlü 10 süper bilgisayarından 6’sında kullanılmakta. NVIDIA’nın yeni nesil donanımlarıyla tam uyumlu.

ChilledDoor® Arka Kapak Isı Eşanjörleri: 75 kW’a kadar kabin yoğunlukları için ideal çözüm sunuyor. Her türlü rack sistemine entegre edilebiliyor.

HDU™ Isı Dağıtım Üniteleri: Su erişiminin sınırlı olduğu ortamlar için geliştirilmiş bu sistem, kompakt tasarımıyla 100 kW’a kadar ısı atımı yapabiliyor.

Chiller Sistemleri ve TCS Döngüleri: Kapalı döngü sistemler, milyonlarca galon su tasarrufu sağlayarak çevresel sürdürülebilirlik açısından önemli bir adım atıyor.

EcoStruxure Yazılımı: 50 yılı aşkın deneyimle geliştirilen yazılım, karmaşık sıvı soğutma sistemlerinin performans ve verimliliğini optimize ediyor.

Küresel Servis Ağı: 600’den fazla sertifikalı saha teknisyeniyle dünya çapında hızlı kurulum ve bakım hizmetleri sağlanıyor.

Motivair İş Birliği ile Hızlandırılmış Bilişimde Yeni Sayfa

Motivair by Schneider Electric CEO’su Richard Whitmore, yapay zekâ veri merkezlerinin soğutma ihtiyaçlarına dikkat çekerek şunları söyledi:

“NVIDIA ve diğer önde gelen GPU üreticileriyle birlikte geliştirdiğimiz çözümler, çip seviyesinde kanıtlanmış uzmanlığımızı gösteriyor. Schneider Electric iş birliği sayesinde pazara çıkış süresini kısaltan, yatırım geri dönüşünü artıran benzersiz bir portföy oluşturduk.”

Schneider Electric Soğutma İş Birimi Kıdemli Başkan Yardımcısı Andrew Bradner ise, sıvı soğutmanın artık veri merkezleri için zorunlu hale geldiğini vurguladı:

“Yapay zeka yeni bir teknolojik devrim başlattı. Motivair ile birleşen uzmanlığımız, küresel ölçekte benzersiz bir çözüm yelpazesi sunmamızı sağlıyor. Tüm ürünlerimizi en titiz testlerden geçirerek müşterilerimize maksimum güvence veriyoruz.”

Küresel Üretim Ağı ve Titiz Test Süreci

Motivair, Buffalo (New York), İtalya ve Hindistan’daki tesislerinde üretim kapasitesini üç katına çıkararak teslimat sürelerini kısaltıyor. Tüm modeller, gerçek ısı yükleri altında test edilerek sevk edilmeden önce performans açısından onaylanıyor. Bu, kurulum sırasında yaşanabilecek sorunların minimize edilmesini sağlıyor.

IDC’den Stratejik Değerlendirme

IDC Araştırma Müdürü Olga Yashkova, Schneider Electric’in Motivair satın alımının stratejik önemine dikkat çekerek,

“Sıvı soğutma artık bir ek değil, temel bir gereksinim. Schneider Electric, güç, soğutma ve destek altyapısını entegre şekilde sağlayabilen tek firma olarak veri merkezi operasyonlarını sadeleştiriyor,” dedi.

Öne Çıkan Noktalar

Yapay zekâ veri merkezleri için entegre sıvı soğutma teknolojileri tanıtıldı.

2,5 MW’a kadar ölçeklenebilen CDU sistemleriyle sektörde yeni standartlar belirleniyor.

NVIDIA iş birlikleriyle çip düzeyinde optimize edilmiş çözümler.

Küresel üretim ağıyla hızlı teslimat ve titiz test süreçleri.

IDC: “Sıvı soğutma artık temel altyapı unsuru.”

Perge’de 2 Bin Yıllık Cam Üretimi Gün Yüzüne Çıktı

Antalya’nın Aksu ilçesindeki Perge Antik Kenti’nde Roma dönemine ait cam fırınları ve üretim kalıntılarına ilişkin ilk bilimsel analizler tamamlandı. Şişecam’ın 90. yılı kapsamında destek verdiği proje, Anadolu’nun antik çağdaki cam üretimindeki önemli rolünü gün yüzüne çıkarıyor.

Kazılarda ortaya çıkarılan ve M.S. 3.-4. yüzyıllara tarihlenen beş fırın, iki farklı üretim tipini ortaya koyuyor: hammadde üretimi için kullanılan tank tipi fırınlar ve cam şekillendirme fırınları. Bugüne kadar Anadolu’da aynı alanda bu kadar iyi korunmuş örneklerin bir arada bulunmamış olması, bulguları arkeolojik açıdan benzersiz kılıyor.

Fırınların çevresinde bulunan cam cürufu, test damlaları ve üretim artıkları, Perge’de doğrudan cam üretimi yapıldığını kesin biçimde kanıtlıyor. Şişecam Bilim, Teknoloji ve Tasarım Merkezi’nde yapılan ilk kimyasal analizler, 25 cam kalıntısının bileşimlerinin Akdeniz dünyasında bilinen antik tariflerle büyük ölçüde örtüştüğünü ortaya koydu. Bu durum, üretim tekniklerinin iki bin yıldır benzer prensiplerle sürdüğünü gösteriyor.

Perge’nin UNESCO Dünya Mirası Kalıcı Listesi’ne girme yolunda önemli bir adım olarak değerlendirilen bu bulgular, hem Türkiye’nin kültürel mirasına hem de uluslararası arkeoloji literatürüne değerli katkılar sunuyor. Analizlerin tamamlanmasının ardından ayrıntılı bilimsel rapor uluslararası kamuoyuyla paylaşılacak.

Bu proje, camın geleceğine yön veren Şişecam’ın, köklü geçmişe de sahip çıkarak kültürel mirasın korunmasına verdiği önemi bir kez daha ortaya koyuyor.

AKO Grup, Güneş Enerjisiyle Karbon Ayak İzini Azaltmada Öncü Oluyor

AKO Grup, sürdürülebilirlik hedefleri doğrultusunda hayata geçirdiği kapsamlı güneş enerjisi yatırımlarıyla hem çevresel hem de ekonomik alanda örnek teşkil ediyor. Petlas, AKO Akü, AKO Jant ve Ömrünü Tamamlamış Lastik (ÖTL) Geri Dönüşüm Tesisleri’nde kurulan Güneş Enerjisi Santralleri (GES) sayesinde grup, yılda yaklaşık 45,7 milyon kWh elektrik üretimi gerçekleştiriyor. Bu yatırımlar, karbon salımında yılda yaklaşık 2.161 ton CO₂e azalma sağlayarak Türkiye’nin yeşil dönüşüm hedeflerine de güçlü bir katkı sunuyor.

Ankara’daki dev geri dönüşüm tesisinde enerji dönüşümü

Grubun Ankara’daki entegre ÖTL geri dönüşüm tesisinde 970 bin dolarlık yatırımla kurulan 1.476 kW AC gücündeki GES, yılda 2 milyon kWh elektrik üretimi hedefliyor. Bu miktar fabrikanın toplam elektrik ihtiyacının yaklaşık %40’ını karşılıyor. Proje, sadece enerji maliyetlerini azaltmakla kalmıyor; Türkiye’nin yenilenebilir enerji hedeflerine doğrudan destek sağlıyor.

AKO Jant’tan 2,4 milyon kWh temiz enerji

AKO Grup bünyesindeki AKO Jant, 2024 itibarıyla devreye aldığı GES sistemiyle yılda 2,4 milyon kWh elektrik üretimini güneşten sağlıyor. Bu yatırımla birlikte yılda 1.327 ton CO₂e emisyonun önüne geçiliyor. Böylece fabrika, temiz üretim ve sürdürülebilir sanayi dönüşümünün aktif bir parçası haline geliyor.

Karbon yönetiminde 2030 hedefi: %58 emisyon azaltımı

AKO Grup, sürdürülebilirlik stratejisini çevresel boyutların ötesine taşıyarak ekonomik ve sosyal etkileriyle bütüncül bir şekilde ele alıyor. Bağımsız kuruluşlarla karbon hesaplamaları yaparak şeffaf şekilde kamuoyuyla paylaşan grup, 2030 yılına kadar karbon emisyonlarını %58 oranında azaltmayı hedefliyor.

ÖTL Geri Dönüşüm Tesisi, yılda 75 bin ton lastik atığını geri dönüştürerek Türkiye’de oluşan tüm lastik atığının dörtte birini tek başına işliyor. Bu sayede yılda 834 bin ton karbon salımı önleniyor; bu rakam, doğada 250 bin ağacın korunmasına eşdeğer.

“Geleceğe bırakacağımız en büyük miras doğa”

AKO Grup Yönetim Kurulu Üyesi S. Safa Özcan, sürdürülebilirlik vizyonlarını şu sözlerle özetledi:

“AKO Grup olarak çevresel sürdürülebilirliği süreçlerimizin merkezine koyuyoruz. GES yatırımlarımız, bu vizyonumuzun somut göstergesi. Geri dönüştürdüğümüz 75 bin ton lastiğin yanında, enerji ihtiyacımızın %40’ını güneşten karşılamak hem çevreye hem de enerji verimliliğimize önemli katkı sağlıyor. Gelecek nesillere daha temiz bir dünya bırakmak en büyük sorumluluğumuz.”

AKO Grup’un güneş enerjisine yaptığı yatırımlar, yalnızca kendi üretim süreçlerini dönüştürmekle kalmıyor; aynı zamanda Türkiye’nin düşük karbonlu ekonomi hedeflerine de öncülük ediyor. Bu yatırımlar, sanayide yeşil dönüşümün mümkün olduğuna dair güçlü bir örnek teşkil ediyor.

Nükleer Enerjide Uluslararası İş Birliği ve Teknoloji Vurgusu

MOSKOVA – Rusya’nın başkenti Moskova’da düzenlenen Dünya Nükleer Haftası Forumu kapsamında gerçekleştirilen “Her Şey Atomla Başlar” başlıklı genel oturumda, nükleer enerjinin geleceği, teknolojik dönüşüm ve ülkeler arası iş birliği olanakları ele alındı. Oturumda, nükleer enerjinin yalnızca bir enerji kaynağı değil, aynı zamanda stratejik bir teknoloji ve diplomasi aracı olduğu vurgulandı.

Tüm Rusya Sergi Merkezi’nde gerçekleştirilen genel oturuma, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) Genel Direktörü Rafael Mariano Grossi, Rusya Enerji Bakanı Sergey Tsivilev, Belarus Enerji Bakanı Denis Moroz, Mısır Elektrik ve Yenilenebilir Enerji Bakanı Mahmoud Esmat, Rusya Devlet Nükleer Enerji Kuruluşu Rosatom Genel Müdürü Aleksey Likhachev, Kazakistan Nükleer Güç Santralleri Genel Direktörü Yernat Berdigulov, Özbekistan Atom Enerjisi Müdürü Azim Akhmedkhadzhayev ve Dünya Nükleer Birliği (WNA) Genel Direktörü Sama Bilbao y León katıldı.

Rosatom Genel Müdürü Aleksey Likhachev, yaptığı konuşmada nükleer enerjide uluslararası iş birliğinin iki temel koşula dayandığını belirtti: “Nükleer alanda iş birliği için iki koşul vardır: teknik ve siyasi. Birincisi, sürekli olarak teknoloji geliştiriyorsanız paylaşım yapabilirsiniz. İkincisi ise siyasi irade. Nükleer enerji, bir nevi halkın zihinsel tercihidir.”

Likhachev, “teknolojik sömürgeciliğin” kabul edilemezliğine de dikkat çekerek, Rosatom’un yürüttüğü hiçbir projenin müşteri ülkeyi tek taraflı bağımlılığa mahkûm etmediğini vurguladı: “Projelerimizin hiçbiri müşteriye tek taraflı bağımlılık yaratmaz. Projelerimizi her zaman kapsamlı bir yerelleştirme süreciyle destekliyoruz.”

Oturumda ayrıca iklim değişikliğiyle mücadelede nükleer enerjinin yenilenebilir kaynaklarla birlikte daha etkili kullanılabilmesi, yeni nesil reaktör teknolojileri, güvenlik standartları ve yerelleştirilmiş üretim modelleri de masaya yatırıldı. IAEA Genel Direktörü Grossi, bilgi paylaşımı ve teknik desteğin artırılmasının nükleer teknolojilerin güvenli şekilde yayılması açısından hayati olduğunu belirtti. Gelişmekte olan ülkelerin temsilcileri ise, kendi projelerinde teknoloji transferi ve eğitim yatırımlarının kritik rolüne dikkat çekti.

Oturumun sonunda, katılımcılar nükleer enerjide güvenli, yerelleştirilmiş ve karşılıklı faydaya dayalı iş birliğinin güçlendirilmesi gerektiği konusunda ortak görüş bildirdi. Nükleer enerjinin, sadece enerji üretimi değil, aynı zamanda ekonomik kalkınma, teknoloji transferi ve uluslararası diplomasi için bir araç olduğu vurgulandı. Dünya Nükleer Haftası, 30 Eylül’e kadar Moskova’da çeşitli panel, teknik oturum ve sergilerle devam edecek.

Enerjisa Enerji, Eurogia’nın Proje Sunum Günü’ne Ev Sahipliği Yaptı

Yenilenebilir enerji tabanlı çözümleri destekleyen Eurogia, Enerjisa Enerji’nin ev sahipliğinde Sabancı Center’da düzenlenen Proje Sunum Günü ile çok uluslu iş birliklerine ev sahipliği yaptı. Etkinlikte sanayi, üniversite ve araştırma kurumlarının temsilcileri bir araya gelerek enerji sektörünün geleceğine yön verecek projeleri değerlendirdi.

Enerji sektörünün gelişimine katkı sunan Eurogia, 2030 hedefleri doğrultusunda düşük karbon teknolojilerine odaklanarak sanayi, üniversite ve araştırma kurumlarını buluşturuyor. Eureka ağının düşük karbon teknolojilerine odaklanan kümesi olan Eurogia, fikirlerin teoriden pratiğe taşınmasını sağlayan güçlü bir platform oluşturuyor.

Enerjisa Enerji’nin desteğiyle düzenlenen etkinlikte sunulan projeler, enerji arz güvenliği ve sürdürülebilir dönüşüm hedefi doğrultusunda yalnızca öneri niteliğinde kalmadı; aynı zamanda daha güvenli, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir dünyanın inşasında önemli kilometre taşları olarak öne çıktı.

Eurogia 2030 hedeflerine emin adımlarla ilerlerken, düşük karbon teknolojilerinin yaygınlaşması için yürütülen çalışmalar dikkat çekti.

Enerjisa Enerji CEO’su ve Eurogia Başkanı Murat Pınar, etkinlikte yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“Enerjisa Enerji olarak Eurogia’yı İstanbul’da ağırlamaktan büyük mutluluk duyuyoruz. Eurogia, düşük karbon teknolojilerine odaklanan bir küme olarak yenilikçi projelerin önünü açıyor; sanayi, üniversite ve araştırma kurumlarını aynı çatı altında buluşturarak çok uluslu iş birliklerini destekliyor. Buradan çıkan fikirler, teoriden enerji sektörünün gerçekliğine dönüşerek hem Türkiye’ye hem de dünyaya değer katıyor. Bu etkinlik, yalnızca proje önerilerinin ötesinde; Eurogia’nın 2030 hedefleri doğrultusunda, yenilenebilir enerji teknolojileriyle şekillenen, daha güvenli, daha sürdürülebilir ve daha kapsayıcı bir dünyanın önemli kilometre taşlarını temsil ediyor.”

Temiz Enerjinin Geleceği Sungrow ESS Experience Day’de Masaya Yatırıldı

İstanbul’da düzenlenen Sungrow ESS Experience Day Türkiye, temiz enerji sektörünün geleceğine ışık tuttu. Enerji sektöründen yaklaşık 200 temsilci ve paydaşın katıldığı etkinlikte, Türkiye’nin temiz enerji dönüşümünde kilit rol üstlenen enerji depolama sistemleri tüm yönleriyle ele alındı.

Türkiye, 2050 yılına kadar güneş ve rüzgâr enerjisinden toplam üretimin %77’sini karşılamayı hedefliyor. Bu vizyon doğrultusunda 2030’a kadar 80 GWh enerji depolama kapasitesi oluşturmak, dönüşümün en önemli adımlarından biri olarak öne çıkıyor. Güneş ve rüzgâr enerjisinin kesintili üretim yapısı, şebeke dengesi ve enerji arz güvenliği açısından ileri depolama çözümlerini zorunlu kılıyor.

Sungrow’un güvenilir ve sürdürülebilir teknolojileriyle yenilenebilir enerji dönüşümünü hızlandırma misyonunun bir parçası olan ESS Experience Day, sektörün önde gelen uzmanlarını bir araya getirerek sürdürülebilir gelecek için fikir alışverişi yapılmasına olanak tanıdı. Etkinlikte örnek uygulamalar, vaka analizleri, trendler ve Türkiye’nin temiz enerji pazarı detaylı biçimde değerlendirildi.

Sungrow Türkiye Genel Müdürü Candaş Gültekin açılış konuşmasında, şirketin “Herkes için temiz enerji” vizyonunu vurgulayarak şunları söyledi:
“Sungrow; dünya genelindeki üretim üsleri ve Ar-Ge merkezleriyle temiz enerji çözümlerinin gelişiminde öncü bir rol üstleniyor. 2017’den bu yana Türkiye’de yalnızca ileri teknoloji sunmuyor; entegre çözümlerimiz ve kesintisiz destek yapımızla yatırımların her aşamasında iş ortaklarımızın yanında yer alıyoruz. Türkiye’nin enerji dönüşümünde öncü olmaya devam edeceğiz.”

Etkinlikte, enerji depolama teknolojilerindeki son gelişmeler ve Türkiye pazarındaki fırsatlar T-Dinamik Genel Müdürü Doç. Dr. Mustafa Tırıs moderatörlüğünde düzenlenen panelde tartışıldı. TÜREB Başkanı Dr. İbrahim Erden, EnerjiSA Genel Müdürü Batur Yenmez, APLUS Enerji’den Volkan Yiğit, Pure Enerji’den Argun Karaçay, Ecogreen Genel Müdürü Cem Göçmen ve Genpa Enerji Genel Müdürü Hakan Öz gibi sektör temsilcileri, yatırımcı perspektifinden stratejik değerlendirmelerde bulundu.

BloombergNEF’e göre, PV invertörleri ve enerji depolama çözümlerinde dünyanın en güvenilir markası olan Sungrow, Türkiye’deki 7 bölgede teknik servis ve iki ilde onarım merkeziyle güçlü bir yapılanmaya sahip. Şirket, yerel satış, teknik destek ve satış sonrası hizmet ağıyla temiz enerji yatırımlarına kapsamlı destek sunuyor.

İstanbul’daki Sungrow ESS Experience Day, temiz enerji dönüşümünde iş birliği, teknoloji paylaşımı ve stratejik planlama açısından önemli bir dönüm noktası olarak öne çıktı.

Türk Yazılım Şirketi ATEZ, İsviçre Borsası’nda Yatırımcıya Açıldı

Türkiye’nin yapay zekâ destekli gümrük ve sınır ötesi ticaret çözümleri geliştiren teknoloji firması ATEZ Software Technologies, ABD merkezli Globtec Investment iş birliğiyle ikinci stratejik yatırım turuna çıktı. Yatırım, İsviçre Borsası’nda (SIX) işlem gören “tracker certificate” (izleyici sertifikası) aracılığıyla uluslararası yatırımcılara açıldı.

Son değerleme raporuna göre şirketin piyasa değeri 220 milyon Euro’ya yükseldi. Bu rakam, yalnızca 18 ayda değerini iki katına çıkaran ATEZ için kritik bir dönüm noktası anlamına geliyor.

Amazon, DB Schenker ve Uluslararası Karayolu Taşımacılığı Birliği (IRU) gibi devlerin de müşterisi olduğu ATEZ, gümrükleme ve lojistik süreçlerini yapay zekâ, makine öğrenmesi ve blockchain teknolojileriyle dijitalleştiriyor. Ocak 2024’te Luxbauer Holding’den yatırım alan şirket, kısa sürede değerini katlayarak uluslararası yatırımcıların dikkatini çekti.

“Türkiye’yi İnovasyon Merkezi Olarak Temsil Ediyoruz”

ATEZ CEO’su Dr. Kenan Güler, yatırım turunu, “Globtec Investment ile ortaklık, yalnızca ATEZ için değil Türk teknoloji sektörü için de bir zaferdir. ABD merkezli saygın bir ortağın katılımı, vizyonumuzu güçlendiriyor ve uluslararası pazarlara daha güçlü açılmamızı sağlıyor. Türkiye’yi küresel sahnede bir inovasyon merkezi olarak temsil etmekten gurur duyuyoruz.” diyerek değerlendirdi. 

Bloomberg Terminal üzerinden de takip edilebilecek olan tracker certificate, Türk teknoloji şirketlerinin uluslararası yatırımcı nezdindeki güvenini artırıyor. Model, Türkiye’nin inovasyon gücünü küresel finans piyasalarıyla buluşturan yeni bir enstrüman olarak öne çıkıyor.

Akademiden Küresel Liderliğe

Akademik kariyerini uluslararası ticaretin dijitalleşmesi üzerine yapan Dr. Kenan Güler, bugün Türkiye, Almanya, İngiltere, ABD, Avusturya ve Bulgaristan’da şirketleri bulunan bir girişimci. Dünya Gümrük Örgütü’nün liyakat sertifikası sahibi olan Güler, IRU tarafından da “Yeni Endüstri Şekillendiricileri” listesinde dünyadaki ilk 50 isim arasına seçildi.

ATEZ’in İsviçre Borsası üzerinden açtığı yeni yatırım turu, yalnızca şirketin değil, genel olarak Türk teknoloji ekosisteminin de küresel yatırımcı nezdindeki güvenilirliğini artırıyor. Bu gelişme, Türkiye’nin yüksek teknoloji ihracatında önemli bir dönüm noktası olarak görülüyor.

Kalyon Enerji, Yenilenebilir Enerjide 5 GW Hedefine İlerliyor

Türkiye’nin enerji sektöründe öncü şirketlerinden Kalyon Enerji, önümüzdeki 4–5 yıl içerisinde 5 GW güneş ve rüzgâr enerjisi kapasitesine ve 1 GWh depolama altyapısına ulaşmayı planlıyor. Şirketin stratejik hedefleri, uluslararası yayınlardan Newsweek dergisinin yayımladığı “Pillars of the Green Transition” (Yeşil Dönüşümün Temelleri) raporunda geniş yer buldu.

“Türkiye’nin temiz enerjide potansiyeli çok yüksek”

Kalyon Enerji Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Murtaza Ata, Türkiye’nin jeostratejik avantajlarını vurgulayarak, “Ülkemiz, Ortadoğu’dan kuzeye uzanan güçlü bir rüzgâr koridoru üzerinde yer alıyor. Kara rüzgâr kapasitesi en az 100 GW, güneş enerjisi potansiyeli ise 300–400 GW olarak öngörülüyor. Ancak bugün güneşte kurulu kapasite yalnızca 25 GW seviyesinde. Bu kaynakların doğru değerlendirilmesi, hem enerji bağımsızlığımız hem de dış ticaret açığımızın azaltılması için kritik öneme sahip” dedi.

Hızlı uygulama kabiliyeti yatırımları hızlandırıyor

Ata, şirketin yatırım ve geliştirme süreçlerindeki hızına dikkat çekerek, “Üç rüzgâr enerjisi projemizi yalnızca bir yıl içinde devreye aldık. Şimdi aynı kabiliyetimizi Karapınar’da inşa ettiğimiz 500 MW’lık yeni güneş enerjisi santralinde kullanıyoruz. Projeyi 2026 yılı sonuna kadar tamamlamayı planlıyoruz. Hedefimiz; önümüzdeki 4–5 yıl içerisinde en az 5 GW güneş ve rüzgâr kapasitesine ve 1 GWh depolama altyapısına ulaşmak” diye konuştu.

“Sürdürülebilir kalkınmaya katkı sağlıyoruz”

Enerji üretiminin ötesinde toplumsal faydaya da dikkat çeken Ata, “Projelerimiz yalnızca enerji üretmekle kalmıyor; yerel topluluklara yeni fırsatlar sunuyor. Güneş enerjisi santrallerimizde uyguladığımız Panel Altı Otlatma Programı sayesinde 100.000’den fazla koyun tesislerimizi mera olarak kullanıyor. Bu sayede enerji üretimi ile geleneksel hayvancılığı barışçıl bir entegrasyonla buluşturduk. Ayrıca bölge halkına tarım ve hayvancılık faaliyetlerinde destekler sağlayarak yerel ekonomiyi güçlendirmeye katkıda bulunuyoruz” ifadelerini kullandı.

Yeşil dönüşümün ana aktörlerinden biri

Kalyon Enerji’nin attığı bu adımlar, Türkiye’nin yeşil dönüşüm yolculuğunda şirketi öncü bir aktör haline getiriyor. Dr. Ata, “Gaz ve kömür santrallerine bağımlılığı azaltabilecek yeni nesil şebeke oluşturucu invertörlere de odaklanıyoruz. 2050’ye kadar karbon nötr enerji şirketi olma hedefimiz doğrultusunda inovasyonu ve sürdürülebilirliği en güçlü stratejik dayanağımız olarak görüyoruz” dedi.