Rusya Devlet Nükleer Enerji Kuruluşu Rosatom’un Genel Müdürü Alexey Likhachev ile Türkiye Cumhuriyeti Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, Akkuyu Nükleer Güç Santrali sahasında gerçekleştirdikleri çalışma ziyareti kapsamında projenin ilerleyişini ve 1. Güç Ünitesi’nin işletmeye alınmasına yönelik hazırlıkları yerinde değerlendirdi.
Ziyarette heyete AKKUYU NÜKLEER A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Anton Dedusenko, Genel Müdür Sergei Butckikh ve Genel Müdür Birinci Yardımcısı ve Teknik Direktör Andrey Zhukov eşlik etti. Heyet, santralin ilk ünitesindeki ana tesislerde yürütülen çalışmaları incelerken, işletme personelinin vardiya sistemiyle görev yaptığı ana kontrol odasında da detaylı bilgi aldı.
Enerji iletim altyapısı da ziyaretin önemli başlıklarından biri oldu. Likhachev ve Bayraktar, geçtiğimiz Aralık ayında dış şebekeden gerilim verilen gaz yalıtımlı şalt tesisinde incelemelerde bulunarak sistemin, 1. Üniteden üretilecek elektriğin Türkiye’nin ulusal iletim ağına aktarılması için hazır olduğunu teyit etti.
Saha ziyaretinin ardından açıklama yapan Rosatom Genel Müdürü Likhachev, birinci ünitenin inşaatında tamamlanma oranının yüzde 99’a, devreye alma çalışmalarının ise yüzde 65’e ulaştığını belirterek ilk elektrik üretimi için son aşamaya gelindiğini ifade etti. Türk ve Rus denetim kurumlarının gözetiminde bu yıl tüm gerekli prosedürlerin tamamlanacağını vurgulayan Likhachev, iki ülke liderlerinin projeye verdiği güçlü desteğin önemine de dikkat çekti.
Yeni bir ülkede, üstelik yerli üretimle ikame edilen çok sayıda ekipmanın kullanıldığı büyük ölçekli bir nükleer proje yürütmenin doğal olarak ilave zorluklar içerdiğini belirten Likhachev, buna rağmen hem Türk yüklenicilerin hem de Rosatom’un tüm birimlerinin Türkiye’nin nükleer enerji üretimine başlayacağı yılın bu yıl olabilmesi için yoğun çaba gösterdiğini söyledi.
Taraflar, projede tüm aşamalarda güvenliğin birinci öncelik olduğunu, çalışmaların uluslararası standartlara ve kalite gerekliliklerine tam uyum içinde yürütüldüğünü özellikle vurguladı.
Akkuyu’da 1. Güç Ünitesi’nin işletmeye alınması için yapılan hazırlıklar sürerken, tüm sistemler devreye alma testlerinden geçiriliyor ve kapsamlı kontroller uygulanıyor. Kısa süre içinde soğuk ve sıcak deneme süreçlerinin başlatılması planlanıyor.
Öte yandan santralin dört ünitesinde ve yardımcı tesislerinde yapım faaliyetleri eş zamanlı olarak devam ediyor. Proje tamamlandığında Akkuyu sahasında toplam 560 yapıdan oluşan dev bir nükleer altyapı kompleksi ortaya çıkmış olacak.
Türkiye’de Enerji portalında yayımlanan Siyaset Bilimci Doç. Dr. Hakan Arıdemir’in küresel siyasette uygulanan müdahale yöntemlerine ilişkin analizi, Kazakistan’ın önde gelen ekonomi ve haber kanallarından Atameken Business’ın televizyon haber programında geniş yer buldu.
Atameken Business ana haber bülteninde yayınlanan haberde, Arıdemir’in değerlendirmeleri görsel anlatım ve stüdyo sunumuyla ele alınırken, analizde ortaya konan küresel müdahale mekanizmaları detaylandırıldı.
Haberde; hedef alınan ülkelerde önce siyasi liderlerin itibarsızlaştırıldığı, ardından mevcut yönetimlerin “meşruiyetinin tartışmaya açıldığı” ve son aşamada siyasi ya da askeri baskı unsurlarının devreye sokulduğu ifade edildi.
Geçmişte Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi örnekleriyle uygulanan bu yöntemin, günümüzde Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro üzerinden sürdürüldüğüne dikkat çekilen haberde, coğrafyalar ve aktörler değişse de küresel müdahale yöntemlerinin değişmediği vurgulandı.
Türkiye’de Enerji’de yayımlanan bir akademik analizinin Kazakistan televizyonunda ana haber gündemine taşınması, Türk akademisyenlerin bölgesel ve uluslararası medya üzerindeki etkisini ortaya koyan dikkat çekici bir gelişme olarak değerlendirildi.
Enerji Depolama Sistemleri Derneği (EDSİS), 2026 yılının ilk yarısına yönelik planlarını açıkladı. Dernek, enerji depolama sektöründe bilgi üretimi, insan kaynağı geliştirme, uluslararası iş birlikleri ve sektörel rehberlik gibi geniş kapsamlı projeleriyle Türkiye’nin enerji dönüşüm sürecine yön vermeyi hedefliyor. Bu kapsamda 2026 yılı içinde Türkiye Enerji Depolama Haritası’nın tamamlanması planlanıyor.
EDSİS’in çalışmalarının merkezinde, Türkiye’deki mevcut ve planlanan depolama projelerinin görünür hale getirilmesi bulunuyor. Hazırlanacak Türkiye Enerji Depolama Haritası ile bölgesel yoğunluklar, kullanılan teknolojiler, kurulu güçler ve yatırım potansiyelleri detaylı biçimde ortaya konulacak. Bu haritanın yatırımcılar, politika yapıcılar ve sektör uzmanları için önemli bir referans kaynağı olması bekleniyor.
Dernek ayrıca uluslararası enerjide depolama trendlerini yakından takip ederek küresel ölçekte iş birlikleri geliştiriyor. Bu doğrultuda hazırlanan “Ülkeler Arası Enerji Depolama Sistemleri Karşılaştırma Tablosu”, farklı ülkelerdeki kapasite, regülasyon, uygulamalar ve teknolojik yönelimleri karşılaştırmalı olarak sunacak. Çalışma, Türkiye’nin küresel enerji depolama alanındaki konumunun net şekilde analiz edilmesine katkı sağlayacak.
EDSİS Yönetim Kurulu Başkanı C. Can Tutaşı, enerji depolamanın artık enerji dönüşümünün merkezinde yer aldığını vurgulayarak, “Depolama yalnızca tamamlayıcı bir teknoloji olmaktan çıktı; yenilenebilir enerjinin entegrasyonundan enerji güvenliğine kadar birçok başlığın temelini oluşturuyor. 2026 yılına doğru giderken doğru bilgi üretimi, ortak bir terminoloji ve sürdürülebilir bir ekosistem oluşturmayı önceliklendirdik. Enerji Depolama Sözlüğü ve Depolama 101 serisi ile sektördeki bilgiye erişimi kolaylaştıracağız. Ulusal harita ve uluslararası karşılaştırmalarla da Türkiye’nin depolama potansiyelini görünür hale getirmeyi hedefliyoruz” dedi.
Derneğin üzerinde çalıştığı Enerji Depolama Sözlüğü, sektörün en sık kullanılan teknik kavramlarına Türkçe karşılıklar getirerek bütüncül bir referans kaynağı oluşturmayı amaçlıyor. Bu çalışma ile yatırımcılar, geliştiriciler ve uygulayıcılar için teknik, hukuki ve operasyonel çerçeve tek bir dokümanda toplanacak.
EDSİS, insan kaynağına yönelik önemli bir adım da atarak enerji depolama alanına ilgi duyan üniversite öğrencileri için kapsamlı bir staj programı başlattı. Program kapsamında öğrenciler teknik içerik üretiminden araştırmalara, uluslararası çalışmaların takibinden raporlamaya kadar pek çok alanda aktif görev alacak. Bu sayede genç yeteneklerin sektöre daha erken aşamada kazandırılması hedefleniyor.
Derneğin 2026’ya yönelik bu bütüncül programının, Türkiye’nin enerji dönüşüm yolculuğunda önemli bir yapı taşı olması bekleniyor. Bilgi, veri, insan kaynağı ve uluslararası iş birliği ekseninde şekillenen bu çalışmalarla EDSİS, enerji depolama alanında hem ulusal hem de küresel ölçekte referans bir konuma yükselmeyi amaçlıyor.
Rize’de bu yıl ikincisi düzenlenen Uluslararası Ayder Forumu, bölgesel kalkınma, enerji güvenliği ve uluslararası iş birliği başlıklarının ele alındığı önemli bir buluşmaya ev sahipliği yaptı. “Enerji, Küresel Güvenlik ve Diplomasi” temasıyla gerçekleştirilen forumda, Türkiye’nin ilk nükleer güç santrali olan Akkuyu NGS’nin ülke ekonomisine, enerji arz güvenliğine ve sürdürülebilir kalkınmaya sağlayacağı katkılar ana gündem maddelerinden biri oldu.
Forumun açılış programına Türkiye Cumhuriyeti Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu ve Rize Valisi İhsan Selim Baydaş’ın yanı sıra kamu, akademi, iş dünyası ve uluslararası kuruluşlardan 500’ün üzerinde temsilci katıldı. Karadeniz bölgesi ile çevre ülkeler arasında iş birliğinin güçlendirilmesini hedefleyen organizasyon, stratejik konuların uzman isimler tarafından değerlendirildiği önemli bir platforma dönüştü.
Akkuyu Nükleer A.Ş. Genel Müdürü Sergei Butckikh, forum kapsamında yaptığı değerlendirmede nükleer enerjinin Türkiye’nin uzun vadeli kalkınmasındaki kritik rolüne vurgu yaptı. Butckikh, Akkuyu NGS projesinin yalnızca enerji üretim kapasitesi açısından değil, ekonomik ve teknolojik iş birliği bakımından da Türkiye için büyük bir fırsat oluşturduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Türkiye’nin ilk nükleer güç santraline ilişkin tüm süreçlerde kamu kurumları, iş dünyası ve kamuoyu ile açık iletişim içinde olmak bizim için çok değerli. Projemiz; Türk şirketlerinin geniş katılımıyla, Türkiye ekonomisine uzun vadeli pozitif etki yaratacak şekilde ilerliyor. Akkuyu NGS, iklim hedeflerine ulaşılmasına destek sağlarken, Türkiye’nin gelecekte hayata geçireceği yeni nükleer enerji projelerinin de önünü açıyor.”
Forumun tematik oturumlarında konuşan AKKUYU NÜKLEER A.Ş. Sürdürülebilir Kalkınma ve Enerji Şirketleri ve Ticari Birlikler ile İletişim Direktörü Esra Songur ise projenin mevcut durumu ve Türkiye’nin ekonomik-sosyal gelişimine sunduğu katkılar üzerine bir sunum yaptı. Songur, Akkuyu NGS’nin sanayi üretiminin güçlenmesinden beşeri sermayenin gelişimine kadar pek çok alanda önemli etkiler oluşturduğunu ifade etti.
Songur ayrıca Rosatom’un küçük modüler reaktörler (SMR) alanındaki deneyimlerini aktararak, bu alanda geliştirilen projeler ve Rus teknolojilerinin güvenlik, verimlilik ve teknik avantajlarını detaylandırdı. Sunumda, dünyanın ilk yüzer nükleer santrali olan “Akademik Lomonosov”un 5 yılı aşkın süredir başarıyla faaliyet gösterdiği ve 1 milyar kWh’in üzerinde elektrik ürettiği bilgisi de paylaşıldı. Rusya’nın Yakutistan bölgesinde devam eden kara tabanlı SMR projesinin de aktif uygulama aşamasında olduğu vurgulandı.
Akkuyu NGS, Türkiye’de bugüne kadar yapılmış en büyük yabancı yatırımlardan biri olarak öne çıkıyor. Proje kapsamında ekipman ve malzeme tedarik süreçlerinde 2.000’den fazla Türk firması görev alırken, geniş ölçekli bir istihdam ve bilgi birikimi transferi gerçekleşiyor. Nükleer enerji alanında uzman yetiştirmek amacıyla yürütülen eğitim programları kapsamında 600’ü aşkın Türk öğrenci Rusya’daki önde gelen teknik üniversitelerde mühendislik eğitimi alıyor. Bu genç uzmanlardan 319’u mezun olarak Akkuyu NGS’de görev almaya başladı.
Akkuyu NGS işletmeye alındığında Türkiye’nin elektrik üretiminde kömür ve doğal gaz kaynaklı üretimin önemli bir kısmının yerini alacak. Nükleer enerjinin devreye girmesiyle sera gazı salımının yılda yaklaşık 18 milyon ton CO₂ eşdeğeri düzeyinde azalacağı öngörülüyor. Bu yönüyle Akkuyu NGS, Türkiye’nin Paris Anlaşması kapsamındaki karbon azaltım hedeflerine doğrudan katkı sağlayacak.
Uluslararası Ayder Forumu’nda yapılan değerlendirmeler, nükleer enerjinin yalnızca bir enerji üretim yöntemi değil, aynı zamanda ekonomik büyüme, teknoloji transferi, bölgesel kalkınma ve ulusal enerji güvenliği için stratejik bir araç olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Şişecam, uluslararası piyasalarda gerçekleştirdiği 7 yıl vadeli 500 milyon dolarlık Eurobond ihracıyla yatırımcılardan güçlü bir ilgi gördü. İngiltere’deki yüzde 100 bağlı ortaklığı Sisecam UK PLC üzerinden yapılan ihraç, yüzde 8,375 kupon faiz oranıyla tamamlandı. Yatırımcılardan gelen toplam talep ise 1,7 milyar doları buldu.
Eurobond ihracına Citigroup Global Markets Limited, BNP Paribas, J.P. Morgan Securities plc ve Emirates NBD Bank PJSC aracılık etti. Fitch tarafından “B”, Moody’s tarafından ise “B2” seviyesinde derecelendirilen işlem, Şişecam’ın küresel piyasalardaki güçlü itibarını bir kez daha teyit etti. Londra’da düzenlenen tanıtım toplantılarında 60’tan fazla uluslararası yatırımcıyla görüşülmesi, talebin geniş yatırımcı tabanından geldiğini gösterdi.
Şişecam, elde edilen 500 milyon dolarlık kaynağı stratejik refinansman adımlarında kullanacak. Şirket, öncelikle 2026 vadeli Eurobond’un kalan 372 milyon dolarlık kısmını kapatmayı, ardından seçili kısa vadeli finansal borçlarını yeniden yapılandırmayı planlıyor. Böylece Şişecam, kısa vadeli borç ağırlığını azaltarak finansal yükümlülüklerinin vade yapısını daha uzun vadeye yaymayı hedefliyor.
Şişecam Genel Müdürü Can Yücel, ihraca yönelik değerlendirmesinde uluslararası yatırımcı ilgisinin şirketin küresel ölçekteki güçlü konumlanmasına işaret ettiğini belirtti. Yücel, “Uluslararası piyasalarda disiplinli ve güvenilir duruşumuzu devam ettiriyoruz. Bu başarılı ihraç, yatırımcıların yalnızca bugünkü performansımıza değil, uzun vadeli vizyonumuza ve sürdürülebilir büyüme stratejimize duydukları güvenin açık bir göstergesi. Vade uzaması, risklere karşı dayanıklılığımızı artırırken geleceğe dönük yatırım planlarımız için önemli bir finansal esneklik sunuyor.” dedi.
Şişecam, geçen yıl uluslararası piyasalarda toplam 1,5 milyar dolarlık iki Eurobond ihracı gerçekleştirmiş ve yaklaşık 5 milyar dolarlık talep alarak Cumhuriyet tarihinin en büyük şirket tahvil ihracına imza atmıştı. Bu yılki 500 milyon dolarlık yeni ihraç da şirketin küresel fonlama piyasalarındaki başarısını sürdürdüğünü gösterdi.
1935 yılında Türkiye’nin cam sanayisini geliştirmek amacıyla kurulan Şişecam, bugün cam ve kimyasallar sektörlerinde dünyanın en büyük beş üreticisinden biri konumunda. Şirket, Türkiye’den ABD’ye, Hindistan’dan İtalya’ya dört kıtada 12 ülkede üretim yapıyor, ürünlerini 150’den fazla ülkeye ulaştırıyor. 22 bini aşkın çalışanıyla küresel bir sanayi devi olan Şişecam, CareForNext stratejisi kapsamında sürdürülebilirlik, inovasyon ve teknoloji odağında büyümesini sürdürüyor.
Doğu Anadolu Bölgesi’nde son yılların en sert kış koşulları yaşanırken, Tunceli genelinde kar kalınlığı yer yer 1,5 metreyi aştı. Yoğun kar yağışı, tipi ve buzlanmanın hayatı durma noktasına getirdiği bölgede, Fırat Elektrik Dağıtım A.Ş. (Fırat EDAŞ) enerji arzının sürekliliğini sağlamak için devasa bir saha operasyonu yürütüyor. Resmi makamların il genelinde 287 köy yolunun ulaşıma kapandığını açıkladığı bu zorlu süreçte, Fırat EDAŞ ekipleri dondurucu soğuğa rağmen gece gündüz demeden arızalara müdahale ediyor.
Enerji altyapısının ağır kış şartlarından olumsuz etkilenmemesi için teyakkuza geçen şirket, hava şartlarının nispeten daha elverişli olduğu çevre illerden bölgeye personel ve araç takviyesi yaptı. Lojistik gücünü artıran Fırat EDAŞ, şu an itibarıyla sahada toplam 130 uzman personel ve 50 tam donanımlı araç ile çalışmalarını aralıksız sürdürüyor. Özellikle kar yağışının en şiddetli hissedildiği Ovacık, Pülümür, Nazımiye ve Mazgirt ilçeleri başta olmak üzere, yüksek rakımlı bölgelerdeki kesintilere anında müdahale ediliyor.
Tipi ve buz yükü nedeniyle oluşan arızaların giderilmesi için ulaşımın kapalı olduğu noktalarda bile büyük bir özveriyle çalışan ekipler, enerji arzını normale döndürmek için adeta zamanla yarışıyor. Fırat EDAŞ, zorlu coğrafi koşullara ve kapalı yollara rağmen teknolojik imkanlarını ve saha tecrübesini kullanarak Tunceli halkının kış günlerinde enerjisiz kalmaması için mücadelesine kesintisiz devam ediyor.
Küresel güç rekabeti artık savaş meydanlarında değil, deniz üzerindeki geçiş güzergahlarında yoğunlaşıyor. Greenland–Iceland–United Kingdom hattı, yani GIUK Gap, bu eşiklerin en kritik olanlarından biri. İlk bakışta Kuzey Atlantik’e özgü teknik bir deniz güvenliği başlığı gibi görünen GIUK, gerçekte Afro-Avrasya sisteminin Atlantik’e açılan kuzey kapısıdır. Bu hatta yaşanan her stratejik kayma, yalnızca NATO’nun kuzey kanadını değil, transatlantik bağlar üzerinden Afro-Avrasya’nın tamamını etkiler.
Soğuk Savaş döneminde GIUK Gap, Sovyet Kuzey Filosu’nun Atlantik’e çıkışını engelleyen bir dar geçit olarak ele alınıyordu. Bugün ise mesele ne bu boğazı kapatmak ne de mutlak deniz hâkimiyeti kurmaktır. Asıl mesele, rakibin hareket alanını sürekli gözetim altında tutmak, riskli geçişleri pahalı ve kırılgan hâle getirmektir. Rusya’nın Kola Yarımadası merkezli deniz gücü, uzun menzilli füzeler ve gelişmiş denizaltı kapasitesiyle güçlenmiş olsa da, bu gücün Atlantik’e güvenli biçimde taşınması hâlâ GIUK hattında stratejik baskıya açıktır. Bu nedenle GIUK artık bir coğrafya değil, hareketi düzenleyen bir denge mekanizmasıdır.
ABD ve NATO’nun son yıllarda Greenland, İzlanda ve Faroe Adaları çevresindeki ilgisi de bu çerçevede okunmalıdır. Tartışma zaman zaman Greenland’ın “sahipliği” gibi sembolik başlıklara sıkışsa da, esas konu erken uyarı, denizaltı hareketlerinin takibi ve kuzeyden gelebilecek tehditlerin zamanında yönetilmesidir. Greenland’daki Pituffik Üssü, yalnızca deniz trafiğini değil, Kuzey Kutbu üzerinden gelebilecek füze ve hava tehditlerini de izleyen daha geniş bir güvenlik mimarisinin parçasıdır. Bu durum GIUK’u tek boyutlu bir deniz hattı olmaktan çıkarıp çok katmanlı bir stratejik nokta hâline getirir.
Bununla birlikte GIUK çevresindeki en önemli kırılganlık askerî değil, siyasal ve toplumsal niteliktedir. Greenland, Faroe Adaları ve İskoçya’da tartışılan özerklik ve bağımsızlık senaryoları, bu hattın güvenliğinin yalnızca donanmalarla sağlanamayacağını göstermektedir. Nüfusu ve ekonomik kapasitesi sınırlı olan bu bölgeler, doğrudan askerî baskıdan çok ekonomik nüfuz, yatırım ve bilgi akışı yoluyla etkilenmeye açıktır. Dolayısıyla GIUK’ta ortaya çıkabilecek bir zafiyet, savaşla değil, siyaset ve ekonomi yoluyla oluşabilir.
Afro-Avrasya perspektifi bu noktada ayırt edici bir çerçeve sunar. GIUK’ta yaşanacak bir zayıflama, transatlantik bağları gevşetir; bu gevşeme Avrupa’nın güvenlik kapasitesini ve dayanıklılığını etkiler. Bunun sonucu, Karadeniz, Türk Boğazları ve Doğu Akdeniz üzerindeki stratejik baskının artmasıdır. Başka bir ifadeyle, Atlantik’in kuzeyindeki bir dengesizlik, Afro-Avrasya’nın iç denizlerinde hissedilecektir.
Bu nedenle GIUK’u yalnızca “kuzeyin meselesi” olarak görmek yanıltıcıdır. Türk Boğazları Afro-Avrasya’nın iç denizlerinde nasıl bir basınç dengeleyici kapak işlevi görüyorsa, GIUK da Atlantik sisteminde benzer bir rol üstlenir. Küresel güç mücadelesi artık merkezlerde değil, stratejik su yollarında yoğunlaşmaktadır.
Sonuç olarak GIUK Gap ve Greenland etrafında şekillenen tartışmalar, dar anlamda bir Rusya-NATO çekişmesi değildir. Bu hat, Afro-Avrasya sistemini çevreleyen sınırların yeniden şekillendiğini göstermektedir. Günümüz dünyasında güç, çatışmanın yaşandığı cephelerde değil; o cepheleri besleyen geçiş hatlarını, boğazları ve eşikleri denetleyebilen aktörlerin elinde şekillenmektedir.
Yazar Hakkında
Doç. Dr. Hakan Arıdemir, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Uluslararası Hukuk, Bölgesel Deniz Jeopolitiği Meseleleri ve Uluslararası Deniz Hukuku alanında çalışmalarını sürdürmektedir. Afro-Avrasya Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucu başkanı olan Doç. Dr. Arıdemir, ulusal ve uluslararası düzeyde birçok akademik projeye, çalıştaya ve yayın faaliyetlerine öncülük etmektedir. Türkiye’nin Afro-Avrasya vizyonu ve Türk dünyası stratejileri üzerine analizler üretmektedir.
Türk sanayisinin yükselen yıldızı Beta Enerji, dünya motosiklet tarihine adını altın harflerle yazdıran Toprak Razgatlıoğlu ile olan kader birliğini bir adım öteye taşıdı. Adana’dan dünyaya yayılan teknoloji dalgası, artık MotoGP pistlerinde “Güç Birliği” sloganıyla yankılanacak.
ADANA / TÜRKİYE – Türkiye’nin enerji ekipmanları üretimindeki amiral gemilerinden biri olan Beta Enerji ve Teknoloji A.Ş., milli gururumuz Toprak Razgatlıoğlu ile olan sponsorluk sözleşmesini, Avrupa’nın en büyük teknoloji üslerinden birinde düzenlenen görkemli bir törenle yeniledi. Bu imza, sadece bir sponsorluk desteği değil; Türk mühendisliğinin ve Türk sporcusunun küresel arenadaki gövde gösterisi olarak nitelendiriliyor.
Toprak Razgatlıoğlu’nun kariyer basamaklarını tırmanırken ona inanan “İlk Türk Markası” olma gururunu taşıyan Beta Enerji, bu iş birliğiyle geleneksel sponsorluk anlayışını yıktı. 2025 yılını Dünya Superbike Şampiyonluğu ile taçlandıran Razgatlıoğlu, 2026 yılında dünyanın en prestijli motosiklet organizasyonu olan MotoGP’de ter dökmeye hazırlanırken, yanında yine en büyük destekçisi Beta Enerji olacak.
İmza töreninde konuşan Beta Enerji İcra Kurulu Başkanı Yusuf Cenk Dağsuyu ve Genel Müdür Hakkı Mert Dağsuyu, sporun birleştirici gücüne ve Türk markalarının uluslararası arenada temsil edilmesinin önemine vurgu yaptı. Törende Toprak Razgatlıoğlu’na, Türk motosiklet sporunun efsane ismi ve mentoru Kenan Sofuoğlu da eşlik etti.
130 Milyon Dolarlık Teknoloji Üssünde Tarihi İmza
Törenin gerçekleştiği mekan, Beta Enerji’nin vizyonunu gözler önüne seren Beta Enerji ve Teknoloji Kampüsü oldu. Adana’da 130 milyon dolarlık dev bir yatırımla hayata geçirilen bu kampüs, sadece bir üretim tesisi değil; aynı zamanda bir inovasyon merkezi.
Endüstri 4.0 ve Yapay Zeka: Kampüs, yapay zekâ destekli izleme sistemleri ve tam otomasyonlu altyapısıyla Türkiye’nin dijital dönüşümüne liderlik ediyor.
Tam Kapasite Hedefi: 2025 itibarıyla ilk fazı devreye alınan tesisin, 2026 sonunda tam kapasiteye ulaşarak Avrupa’nın en büyük enerji ekipmanları tesislerinden biri olması hedefleniyor.
Stratejik Üretim: Güç transformatörlerinden yüksek gerilim anahtarlama sistemlerine kadar kritik enerji altyapıları bu kampüste üretiliyor.
Beta Enerji’nin “Güç Birliği” vizyonu sadece hız ve teknolojiyle sınırlı değil. Şirket, sosyal sorumluluk bilinciyle 3 Aralık Dünya Engelliler Günü‘nde Beta Enerji Adana Engelliler Spor Kulübü‘ne isim sponsoru olarak sporun her alanında var olduğunu kanıtladı. Marka, bu yaklaşımıyla toplumsal kalkınmayı ve sürdürülebilir desteği kurumsal kimliğinin merkezine yerleştirmiş durumda.
Küresel Marka Yolculuğu
Toprak Razgatlıoğlu’nun MotoGP’deki her virajı alışında ve Beta Enerji’nin kampüsünden çıkan her transformatörde aynı azim var: “Türkiye’nin Gücünü Dünyaya Göstermek.” Bu stratejik ortaklık, 2026 yılı sonunda hem pistlerde hem de teknoloji dünyasında Türkiye’nin bayrağını zirveye taşımayı vaat ediyor.
Bir yılı daha geride bırakırken, birçok önemli gelişmeyi de yaşamış bulunuyoruz. Bu bağlamda 2025 yılının birçok yönden olduğu gibi enerji politik olarak da hayli yoğun geçtiği söylenebilir. Gerçekte, dünyada sıcak ve/veya soğuk çatışmalı olaylar ele alınıp incelendiğinde, bunların pek çoğunun arka planının enerji politik gerekçelere dayandığı kolaylıkla görülebilmektedir. Söz konusu yaşanan bu olaylar hem dünya ve hem de ülkemiz için siyasi, ekonomik ve toplumsal yansımalarıyla önem taşımışlardır. Burada 2025 yılı için, enerji politik bağlamda dünya genel değerlendirmesi yapılırken bir önceki yıldan devrederek süregelmiş olaylar kronolojik bağlamda ele alarak incelenmeye çalışılacaktır.
Dünyada Önemli Enerji Politik Olaylar
Dünyadaki olaylara bakıldığında birçok olayın daha önceki yıllarda da olduğu üzere Türkiye’nin çevre coğrafyasında yaşandığı, dolayısı ile Türkiye’yi yakından ilgilendirdiği görülmektedir. Burada şunu da belirtmek gerekir ki, Türkiye etrafındaki olaylar tüm dünyayı da yakından ilgilendirmiş ve genel olarak dünya sistemini de önemli ölçüde etkilemiştir.
Ukrayna’da Şubat 2022’de başlayıp 2025 yılında üçüncü yılını bitirip dördüncü yılını sürdüren Ukrayna-Rusya savaşı; cephede yıpratma stratejilerinin sürdüğü, ancak diplomasi masasında barış arayışlarının hızlanır gibi olduğu bir dönem olarak göze çarpmıştır. Ancak, ne var ki Savaşın ana eksenini oluşturan enerji politik konularda fazla ilerleme sağlanamadığından çözüme ulaşmak da mümkün olamamıştır. Bilindiği üzere, savaş öncesinde enerji-politik açıdan önemli bir enerji geçiş ülkesi olan Ukrayna’nın bu özelliğini giderek yitirmesi söz konusu olmuştur. Özellikle Avrupa ülkeleriyle Rusya arasında (savaş öncesi yapılan ve) Ocak 2025’te biten enerji anlaşmaları nedeniyle savaşta yeni bir safhaya geçilmiş olmaktadır. Durumdan pek de tedirgin olamayan bazı önemli aktörler savaşın bitmesini ister görünürken aslında savaşın devamını enerji politik açıdan kendileri açısından uygun görmüşlerdir.
Bu bağlamda, örneğin ABD’nin Avrupa’ya LNG satışları artmış, petrol satışları bölgedeki durumdan eskisi kadar etkilenmez görünmüştür. Her ne kadar Avrupa için enerji tedarik zincirleri riskli görünse de enerji tedarik rotalarında yeni alternatifler gündeme taşınır olmuştur. Bir başka deyişle enerji arz güvenliği, AB’nin en kritik gündemlerinden biri olmuştur. Türkiye açısından ise Avrupa için alternatif enerji koridoru olarak ülkemizin daha çok öne çıkmasını sağlanmıştır denebilir.
Öte yandan, Ukrayna-Rusya Savaşı sırasında, 2025 yılında tarafların daha çok enerji tesislerini hedef aldığı da görülmüştür. Bu durum (enerji tesisleri her ülke için yadsınamaz önemde olduğundan) savaşın daha da çetinleştiği bağlamında yorumlanabilir. Saldırılara rağmen Ukrayna enerji sistemi, adaptasyon ve enerji temininin çeşitlendirilmesi sayesinde yine de ayakta kalmayı başarabilmiştir. Ancak, 2025 yılının ilerleyen süreçlerinde ülkede sık sık elektrik kesintilerinin yaşanması ve azalan üretim kapasitesi nedeniyle ülkede giderek artan enerji sorunları yaşanır olmuştur. Ayrıca, enerji altyapısına yönelik saldırıların sadece Ukrayna’yı değil, aynı zamanda Avrupa’yı da baskı altına almak için kullanıldığı izlenimi edinilmiştir.
2025 yılına, bir önceki yıldan devreden bir önemli mesele olan Gazze olayları, tüm vahametiyle devam etmiş bulunmaktadır. Enerji politik açıdan bakıldığında; İsrail’in Gazze ve Lübnan Münhasır Ekonomik Bölgeleri (MEB) bağlamında sahiplenmek istediği deniz altı hidrokarbon zenginlikleriyle ilişkilendirildiğinde (kendileri açısından) Filistinlilerin bölgeden uzaklaştırılması gerekiyor olmaktadır. Böylesi bir amaç ise savaşın çetinleşmesini ve çatışmaların sertleşmesi durumunu ortaya çıkarmıştır. Geçtiğimiz yıl içinde her ne kadar müteaddit defalar Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu bağlamında toplantılar yapılmış olsa da sonuç almak pek de mümkün olamamıştır. En ciddi toplantı, Ekim 2025 başında Mısır’da yapılan Zirve olup 35 ülkenin katıldığı ve Türkiye, ABD, Mısır ve Katar Devlet Başkanlarının imza koyduğu anlaşma olmuştur. Bununla tam anlamıyla ateşkes sağlanamamış olmakla beraber olayların hızı nispeten düşmüştür denebilir.
2025 sonunda ise İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasında enerji politik ağırlıklı bir anlaşma imzalanmıştır. Bu bağlamda 2026 yılı için bir işbirliği planı oluşturmaya çalıştıkları gözlemlenmiştir. Böylelikle Doğu Akdeniz’deki doğal gaz kaynaklarının GKRY-Yunanistan üzerinden Avrupa’ya enerji aktarımı planları yapılarak bu planların askeri işbirliğiyle korunması hedeflenmeye çalışılmaktadır. Ancak, Türkiye Libya arasında 2019 yılında imzalanarak belirlenen ve Birleşmiş Milletler (BM) tarafından da onaylanan anlaşma varken 2025 yılı sonunda imzalanan söz konusu işbirliği anlaşmasının hayata geçirilmesinin pek de kolay olmayabileceği söylenebilir.
Öte yandan ABD’nin yeni Başkanı’nın Ocak 2025’te göreve resmen başladıktan hemen sonra Amerika kıtasındaki ülkeler ile ilgili söylemleri dikkat çekmiştir. Bu ülkeler arasında Kanada, Grönland, Panama, Venezuela, Kolombiya, Küba ve Meksika yer almaktadır. Bu bağlamda söz konusu bu ülkeler üzerinde (bazı farklılıklarla olsa da) hak iddia eden tehditkâr ifadeler kullanıldığı görülmüştür. Bir başka deyişle öne çıkarılan hususlar değişikmiş gibi görünse de hepsinin arka planında enerji politik gerekçelerin yer aldığı anlaşılmaktadır.
Şöyle ki; Kanada ve Grönland için Arktik bölgede canlanacağı düşünülen enerji rotaları öne çıkarken, Panama için Panama Kanalından LNG geçişi, Venezuela ve Meksika’ya ilişkin olarak ise devasa petrol ve doğal gaz rezervlerine ulaşım öne çıkıyor olmaktadır. Ayrıca (Panama hariç) tüm adı geçen ülkelerin enerji sistemleri için bilgi çağında katmerlenerek önem kazanan maden yatakları olduğu da gözlemlenmektedir.
Önceleri sadece bir söylem gibi algılanan bu ifadelerin 2026’nın ilk günleriyle birlikte (dünyanın ülke olarak en büyük petrol rezervine sahip olan) Venezuela Devlet Başkanı’nın konutundan (narkotik bağlantısıyla gerekçelendirilerek) alınıp ABD’ye götürülmesi ve yargılanma eylemine geçilmesi, söylenenlerin gerçeklikle olan ilgisini yadsınamaz şekilde ortaya koymuş bulunmaktadır.
Bunlardan ayrı olarak ABD tarafından İran için de yine müdahale olasılığını içeren tehditkâr ifadeler kullanılmıştır. Bilindiği üzere İran da dünyada en büyük petrol rezervlerine sahip ülkeler arasında yer almaktadır.
2025 yılı boyunca dünyanın farklı bölgelerinde (Hindistan-Pakistan, Somali, Sudan, Yemen vb. enerji rotaları üzerinde bulunan ve/veya enerji kaynakları bağlamında önemli olan ülkelerde) çatışmalı olaylar yaşanmış bulunmaktadır. Fazla olarak yine enerji politik arka planı olan birçok olay da Kızıldeniz ülkeleri ve Afrika ülkelerinde yaşanmıştır.
Türkiye’de Yaşanan Enerji Politik Gelişmeler
Türkiye için 2025 yılı, enerji politik açıdan genel olarak gelişmelerin yaşandığı bir yıl olmuştur denebilir. Enerji tedariki açısından yerli kaynakların kullanımında artış olması da olumlu bir gelişme olarak nitelenmektedir.
Petrol üretimi Gabar-Şırnak bölgesinde giderek artmış ve günlük 80 bin varilin üzerine çıkılabilmiştir. Bir başka deyişle sadece Gabar Bölgesi Türkiye’nin petrol tüketiminin % 8’ini karşılar hale gelmiş bulunmaktadır. Ülkemizin toplam petrol üretimi ise günlük ortalama 132 bin varile yükselmiştir. 25 Nisan 2025 tarihi itibariyle yerli petrol üretimi günlük 135 bin varili aşarak rekor seviye olarak kayıtlara geçmiştir. Böylelikle, Türkiye’nin toplam petrol üretimi kümülatif olarak 48 milyon varil mertebesine ulaşmış olmaktadır.
Ülkede yeni petrol arama çalışmaları da devam etmiştir. Van ve Diyarbakır’da yeni sondaj kuyuları açılarak üretim kapasitesi artırılmıştır. Bu bağlamda Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), 2025 yılında eklenen rezerv miktarının 40 Milyon varilin üzerine çıkmış olduğunu duyurmuştur.
Üretim açısından bu durum, Türkiye için bir dönüm noktası olarak nitelenmektedir. Özellikle Diyarbakır, Gabar ve Batman’da keşfedilen rezervler ayrı bir önem taşımaktadır. Türkiye-Suriye sınırında (Türkiye tarafında) 153 yeni petrol arama kuyusu için planlama da yapılmıştır. Ayrıca, yerli ve milli iki yeni sondaj kulesi “Seyit Onbaşı” ve “Naim Süleymanoğlu” Şırnak’taki sahalarda sondaja başlamış bulunmaktadırlar.
Türkiye, yurt dışında da petrol arama ve çıkarma faaliyetlerine devam etmiştir. Bu bağlamda, Irak’ta petrol üretimi yapılmış ve arama çalışmaları sürdürülmüştür. Somali’de Oruç Reis gemisi ile derin deniz sismik faaliyetleri gerçekleştirilmiş alınan olumlu sonuçlarla sondaja geçme aşamasına gelinmiştir. Libya’da da petrol ve doğalgaz arama çalışmaları yapılmıştır. Ayrıca, TPAO, Pakistan’da petrol, doğalgaz ve maden alanında çalışmalar yapmak üzere beş saha için anlaşma imzalamıştır. Bu bağlamda Türkiye Petrolleri 2025 yılında, yurt dışında günlük 35 bin varil petrol üretimi gerçekleştirmiştir.
Bir diğer önemli gelişme de, Türkiye’nin en eski petrol boru hattı olan Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı ile ilgili olarak 2025 yılı içinde (Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı’ndan) petrol akışının (Irak ve Kuzey Irak bölgesi ile var olan sorunların çözülmesiyle) yeniden başlaması olmuştur.
Doğal gazda, Türkiye Münhasır Ekonomik Bölgesinde yer alan Sakarya Gaz Sahası’nda günlük üretim 9,5 Milyon m3’e çıkarılabilmiştir. Bu bağlamda 4 Milyondan fazla haneye yerli doğal gaz sağlanabilmiştir. Üretim miktarı ise 2025 yılında kümülatif olarak 3,2 milyar m³ seviyesine ulaşmış bulunmaktadır.
Yine 2025 yılında Karadeniz Sakarya Gaz Sahası içinde Göktepe-3 isimli kuyuda 75 milyar m³ yeni doğal gaz keşfi yapılmıştır. Sakarya Bölgesinde bugüne kadar keşfedilen rezerv miktarı böylelikle 785 Milyar m3’e çıkmış olmaktadır (Şekil1). Türkiye, bu bölgede kullanılmak üzere ilk yüzer doğal gaz üretim platformunu da almış bulunmaktadır. “Osman Gazi” adı verilen yüzer doğal gaz üretim platformu Karadeniz’e ulaşmıştır. Burada şunu da belirtmek yerinde olacaktır ki; Karadeniz Sakarya Gaz Sahasında gelinen aşama ile proje için ilk faz tamamlanmış olmaktadır
Türkiye, 2025’in ikinci yarısında enerji filosuna 7. Nesil 2 yeni derin deniz sondaj gemisini dahil etmiştir. “Yıldırım” ve Çağrı Bey” adı verilen yeni derin deniz sondaj gemileri 12.000 m azami sondaj derinliğine sahip olup 1.250 ton sondaj yükü taşıma özelliklerine sahiptirler. Böylece, Türkiye dünyanın en büyük 4. derin deniz sondaj filosuna sahip ülke konumuna gelmiş olmaktadır (Şekil 1).
Şekil 1 Türkiye’de 2025 Yılında Gelişme Yaşanan Bazı Enerji Projeleri
Öte yandan, doğal gaz konusu ile ilgili olarak Türkmenistan ile anlaşmalar yapılmış ve ilk kez boru hatlarına verilen Türkmen doğal gazıyla Türkiye’nin sınır komşusu olmayan bir ülkeden doğal gaz tedariki sağlanmıştır.
2025 yılında yeni doğal gaz boru hatlarının hayata geçirilmesi de mümkün olabilmiştir. Bunlardan biri Iğdır-Nahçıvan Doğal Gaz Boru Hattı’dır. Bu hat sayesinde Azerbaycan’a bağlı olan bir bölge olan Nahçıvan’ın, ilk kez Azerbaycan’ın kendi doğal gazı ile gereksinimini karşılayabilir hale gelmesi sağlanmıştır. Bir başka önemli bağlantı Suriye’nin enerji ihtiyacının karşılanması için Kilis’ten Halep’e çekilen doğal gaz boru hattıdır. Bu hat ile Hazar bölgesi doğal gazı Orta Doğuya bağlanmış olmaktadır.
Bir diğer önemli bağlantı da Kazakistan petrolünün Hazar Denizi ile Bakü’ye taşınması sonrasında Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı üzerinden akıtılması olmuştur. İlgili anlaşmanın hayata geçirilmesiyle Orta Asya petrolü Doğu Akdeniz’e taşınmış olmaktadır.
Ayrıca Türkiye, ABD başta olmak üzere farklı ülkelerle LNG tedarik anlaşmaları imzalamıştır. Bu bağlamda BOTAŞ, ENI ve SEFE enerji şirketleri ile uzun dönemli yapılan LNG tedarik anlaşmaları sayılabilir.
Türkiye’nin ilk nükleer güç santralında 2025 yılında önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Tesiste üretilecek elektrik enerjisini Türkiye’nin iletim sistemine aktaracak gaz yalıtımlı şalt tesisi ekipmanlarına elektrik verme aşaması tamamlanmıştır. Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin (NGS) 1’inci güç ünitesinin devreye alınma çalışmaları devam etmiş ve tüm sistemlerin kapsamlı kontrol ve test süreçleri gerçekleştirilmiştir. Sahada dört güç ünitesine ilişkin farklı aşamalarda çalışmalar eş zamanlı olarak süregitmiştir.
Türkiye’nin Sinop ve Trakya’daki yeni santral projeleri için Çin, Rusya, Güney Kore ve Kanada ile yatırımcı görüşmeleri yapılmıştır. Bu projelerde yüksek yerlilik oranı ve teknoloji transferi öncelikli hedefler olarak öne çıkarılmıştır.
2025 yılında Türkiye ile ABD arasında nükleer enerji alanındaki ortaklığı derinleştirecek “Stratejik Sivil Nükleer İşbirliği Mutabakat Zaptı” da imzalanmıştır. Eylül 2025’te varılan bu anlaşma ile iki ülkenin nükleer enerji alanında teknoloji transferi, ortak projeler ve enerji güvenliği konularında iş birliği amaçlanmaktadır.
Ayrıca, Türkiye, küçük modüler reaktör (SMR) teknolojisini geliştirmek ve yerli üretim kapasitesi oluşturmak için 2025 yılı içinde önemli adımlar da atılmış bulunmaktadır. Bu bağlamda ülkenin ilgili kurumlarının işbirliğinde prototip ve Ar-Ge çalışmaları yürütülmesi hedeflenmektedir.
Öte yandan Türkiye’de, yılın ikinci yarısında enerji vizyonuna genişletecek ve ticari esnekliği güçlendirecek işbirliklerine yönelik gelişmeler yaşanmıştır. Bu kapsamda Umman, Libya, Pakistan, ABD, Gambiya, Gabon, Kuveyt ve Pakistan gibi ülkelerle enerji alanında ortaklık anlaşmaları imzalanmıştır. Ayrıca Türkiye, Pakistan’ın 3 deniz, 2 kara sahasında petrol ve doğal gaz aramak üzere planlamaları da yapmış bulunmaktadır.
Türkiye’de yenilenebilir enerjinin payı 2025 yılında yükselmeye devam etmiş ve yenilenebilir enerjinin toplam kurulu güç içindeki payı %61 mertebesine kadar yükselmiştir. 2025 yılında Türkiye’de hidrolik enerji, yenilenebilir enerji portföyünde en önemli rolü üstlenmeye devam etmiş bulunmaktadır. 2025 yılı Kasım ayı sonu itibarıyla Türkiye’nin hidrolik enerji kurulu gücünün 32.284 MW’a ulaşmış olduğu da belirtilmiştir.
Yine yenilenebilir enerji içinde yer alan rüzgâr enerjisi konusunda da ilerlemeler gerçekleşmiştir. Bu bağlamda, 2025 yılında 500 MW mertebesinde rüzgâr enerjisi kurulu gücünün, sisteme dahil edilmiş olduğu ifade edilmektedir. Böylelikle, Türkiye’nin rüzgâr enerjisi kurulu gücü 13 bin MW’a ulaşmış olduğu görülmektedir.
Bu dönemde yatırım tutarının yaklaşık 4 Milyar USD mertebesinde olduğu ifade edilmiştir. Toplam kurulu güç olarak 3.800 MW güneş ve rüzgâr enerjisine dayalı Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları (YEKA) GES ve RES-2025 yarışmaları da yapılmıştır. Türkiye’de 2025 yılında güneş enerjisi kurulu gücünde 27 bin MW’a yaklaşmış olup Kasım 2025 itibariyle kurulu güç içindeki payı %20 mertebesine çıkmıştır.
Jeotermal enerji konusunda 2025’te gelişmeler devam etmiş ve 67 MW kurulu güçte jeotermal enerji santralı devreye alınmıştır. Böylelikle, Türkiye’nin jeotermal enerji kurulu gücü toplamda 1758 MW’a ulaşmıştır. Enerji üretiminin yanısıra jeotermal seracılık, konut ısıtması, termal turizm, kurutma tesisleri, balıkçılık ve madencilik alanlarında jeotermal enerji kullanımı yıl içinde de devam etmiştir.
Sonuç
Yukarıda belirtilenler ışığında dünyada 2025 yılına bakıldığında; birçok siyasi ve toplumsal olayın arka planının enerji politik olduğu kendini göstermektedir. Bu bağlamda Türkiye’yi de bir şekilde etkileyen söz konusu bu olayların meydana geldiği bölgelerin birçoğunun Türkiye çevresinde yer alması da ülkemiz için önemli olmuştur.
Türkiye içinde yaşanan enerji konusundaki gelişmeler, ülkenin artan enerji ihtiyacı ile bağdaştırılabilir. Ayrıca 2025 yılı, Türkiye için enerji bağımsızlığı yolunda önemli bir yıl olmuştur denebilir. Zira hem petrol hem de doğal gazda yerli üretim artışı sağlanırken, yeni teknolojiler ve yatırımlara verilen önem gelecekteki enerji arz güvenliği açısından önemli bir adım olarak nitelenebilmektedir.
2025 yılı Kasım ayı sonu itibarıyla Türkiye’deki elektrik üretim santrali sayısı 38.896’a ulaşmış bulunmaktadır. Bu santrallerin 771 adedi hidroelektrik, 393 adedi rüzgâr, 351 adedi doğal gaz 69 adedi kömür, 68 adedi jeotermal, 36.830 adedi güneş, 414 adedi ise diğer kaynaklı santraller olduğu belirtilmektedir.
Öz olarak ifade edilmek istenirse 2025 yılında; dünya ve Türkiye için enerji politikaları ve enerji ekonomisi, tüm ülkelerde olduğu gibi ülkemiz için de başat nitelik taşımış olup enerji konularının 2025 yılı boyunca gündemdeki önemini ve yerini tüm cesametiyle korumuş olduğu gözlenmiştir.
Tarihsel ve Entelektüel Bir Not Bu yazıda ortaya konulan Köprü Ülke – Terminal Ülke – Asansör Ülke kavramsallaştırması, ani bir teorik çıkışın ya da güncel gelişmelere verilen refleksif bir cevabın ürünü değildir. Bu üçleme, rahmetli Prof. Dr. Mehmet Sami Denker’in hayatının son yıllarında, üniversitedeki odasında yaptığımız ve çoğu zaman ders programlarının, akademik takvimlerin ve gündelik rutinin ötesine geçen derinlikli tartışmaların içinden doğmuştur. Söz konusu sohbetlerde Türkiye’nin jeopolitik konumu, “köprü ülke” metaforunun sınırları, bölgesel güç olmanın imkânları ve küresel sistemde anlam üreten bir aktör olabilmenin şartları ele alınmıştır. Sami Hoca, özellikle köprü metaforunun pasifliğine dikkat çekmiş; Türkiye’nin yalnızca başkaları tarafından belirlenen güzergâhlar üzerinde konumlanan bir geçiş alanı olarak tanımlanmasının tarihsel gerçeklikle ve stratejik potansiyelle bağdaşmadığını ısrarla vurgulamıştır. Bu tartışmalar sırasında “Asansör Ülke” kavramsallaştırması, doğrudan rahmetli Prof. Dr. Mehmet Sami Denker tarafından geliştirilmiştir.
Sami Hoca, Türkiye’nin rolünü yalnızca yatay coğrafi bağlantılar üzerinden değil; farklı siyasal, ekonomik ve medeniyet düzeyleri arasında dikey dolaşım sağlayan bir aktör olarak düşünmek gerektiğini ifade etmiştir. Bu yaklaşım, Türkiye’yi yalnızca akışları taşıyan değil, bu akışların anlamını ve yönünü dönüştüren bir merkez olarak konumlandıran özgün bir bakışı temsil etmektedir.
Bu yazı, söz konusu entelektüel mirası sistematik ve bütünlüklü bir çerçeveye kavuşturma çabasının bir parçasıdır. Yazı boyunca kullanılan kavramlar ve yapılan ayrımlar, Sami Hoca ile yaptığımız bu tartışmaların doğrudan izlerini taşımaktadır. Özellikle Asansör Ülke kavramı, kavramsal ve ahlaki olarak rahmetli Prof. Dr. Mehmet Sami Denker’in düşünsel katkısına atfedilmelidir.
Kavramsal Çerçeve
Türkiye’nin jeopolitik konumu uzun yıllar boyunca “köprü ülke” metaforu üzerinden tanımlanmıştır. Bu yaklaşım, Türkiye’yi Doğu ile Batı arasında yer alan, geçiş sağlayan ancak çoğu zaman başkaları tarafından belirlenen akışlar üzerinde konumlanan pasif bir unsur olarak ele almıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde işlevsel olan bu metafor, günümüzün çok katmanlı, çok merkezli ve medeniyet ölçekli küresel düzenini açıklamakta giderek yetersiz kalmaktadır.
Bu çerçevede Türkiye’nin konumunu açıklamak üzere üç aşamalı bir kavramsal model önerilmektedir: Köprü Ülke – Terminal Ülke – Asansör Ülke. Bu model, yalnızca coğrafi bir yer tarifinden değil; Türkiye’nin uluslararası sistemde üstlendiği rolün niteliksel dönüşümünden söz etmektedir.
Köprü Ülke, yatay bir geçiş mantığına dayanır. Akışlar Türkiye üzerinden geçer; ancak bu akışların yönü, hızı ve anlamı büyük ölçüde dış aktörler tarafından belirlenir. Türkiye bu aşamada jeopolitik bir nesneye yakındır. 1990’lar ve 2000’lerin başında hâkim olan bu anlayış, Türkiye’yi çoğunlukla Doğu–Batı ekseninde konumlandırmıştır.
Terminal Ülke aşamasında Türkiye, artık yalnızca geçilen bir alan değil; akışların toplandığı, ayrıştırıldığı ve yeniden yönlendirildiği bir merkez hâline gelir. Enerji hatları, ticaret koridorları, ulaştırma ağları ve diplomatik temaslar bu aşamada Türkiye’de düğümlenir. Terminal ülke, pasif değil aktiftir; ancak ağırlıklı olarak yatay dolaşım üretir. Güncel dış politika söyleminde öne çıkan “köprü olmanın ötesine geçme”, “sentez ve sinerji üretme” vurguları, Türkiye’nin fiilen bu aşamaya yöneldiğini göstermektedir.
Asansör Ülke ise bu sürecin bir üst aşamasını ifade eder. Asansör ülke, yalnızca coğrafyalar arasında değil; farklı düzeyler arasında dikey dolaşım sağlayan aktördür. Ekonomik değer zincirleri, siyasal düzenler, güvenlik mimarileri ve medeniyet havzaları arasında geçiş üretir. Türkiye bu aşamada yalnızca mal, enerji ya da insan akışını değil; normları, anlamları ve düzen tasavvurlarını da taşır ve dönüştürür.
Asansör ülke modeli, Türkiye’yi Afro-Avrasya havzasının merkezinde konumlandırır. Avrupa, Afrika ve Asya’yı birbirinden kopuk alanlar olarak değil; tarihsel, kültürel ve jeopolitik olarak iç içe geçmiş bir bütün olarak ele alır. Bu yaklaşımda Türkiye, ne yalnızca Batı sistemine eklemlenen bir çevre ülke ne de bölgesel sınırları içinde kalan bir aktördür. Aksine, farklı medeniyet havzaları arasında dikey entegrasyon sağlayan, düzen kurucu bir merkezdir.
Sonuç Köprü–Terminal–Asansör modeli, Türkiye’nin jeopolitik rolünü statik bir konumdan dinamik bir sürece dönüştürmektedir. Bugün Türkiye fiilen Terminal Ülke aşamasında yer almakta; Asansör Ülke ise henüz tam olarak kurumsallaşmamış, ancak stratejik bir hedef olarak önümüzde durmaktadır. Bu hedef, Türkiye’nin 21. yüzyıldaki rolünü yalnızca coğrafya üzerinden değil, medeniyetler arası dolaşım ve küresel düzen kurma kapasitesi üzerinden tanımlamayı mümkün kılmaktadır.
Yazar Hakkında
Doç. Dr. Hakan Arıdemir, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Uluslararası Hukuk, Bölgesel Deniz Jeopolitiği Meseleleri ve Uluslararası Deniz Hukuku alanında çalışmalarını sürdürmektedir. Afro-Avrasya Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucu başkanı olan Doç. Dr. Arıdemir, ulusal ve uluslararası düzeyde birçok akademik projeye, çalıştaya ve yayın faaliyetlerine öncülük etmektedir. Türkiye’nin Afro-Avrasya vizyonu ve Türk dünyası stratejileri üzerine analizler üretmektedir.
Sağlık, ev ve güzellik teknolojileri kategorilerinde üst üste üçüncü kez ödül kazanan CERAGEM, yapay zekayı gündelik yaşamın sessiz bir parçası haline getirerek evleri birer kişisel sağlık merkezine dönüştürüyor.
LAS VEGAS (5 Ocak 2026) – Yapay zeka destekli ev tipi wellness sistemlerinde dünya lideri olan CERAGEM, teknoloji dünyasının en prestijli etkinliği CES 2026’da toplam 12 İnovasyon Ödülü kazanarak büyük bir başarıya imza attı. Bu başarı, markanın son üç yıldır süregelen teknolojik üstünlüğünü ve sağlık alanındaki inovasyon gücünü tescillemiş oldu.
Tek Cihazdan Bütünsel Deneyime Geçiş
CES 2026, teknolojinin artık tek amaçlı cihazlardan çıkıp, ortam bazlı entegre sağlık deneyimlerine dönüştüğü bir kırılma noktasını temsil ediyor. CERAGEM’in ödüllü teknolojileri; fiziksel toparlanma, zihinsel rahatlama, uyku kalitesi ve kişiselleştirilmiş öz bakım süreçlerini modern yaşamın doğal bir parçası haline getiriyor.
Öne Çıkan Dokuz Ödüllü İnovasyon
CERAGEM’in yapay zekayı vücut ve zihinle nasıl koordine ettiğini kanıtlayan öne çıkan kategoriler şunlar oldu:
1. Fiziksel Toparlanma ve MASTER AI Multi-Therapy Pod: Yoğun modern yaşam için tasarlanan bu “terapi kapsülü”; ses terapisi, aromatik kokular, oksijen desteği ve ışık terapisini yapay zeka yönetiminde tek bir fiziksel tedavi deneyiminde birleştiriyor.
2. Gelişmiş Omurga Termal Terapi Sistemleri (MASTER & S Serisi): CERAGEM’in onlarca yıllık omurga uzmanlığını, ev dekorasyonuna uyumlu ergonomi ve ileri tedavi mekanizmalarıyla birleştiren bu sistemler, evde fiziksel tedaviyi standartlaştırıyor.
3. Zihinsel ve Nöro-Wellness Çözümleri: Odaklanma, rahatlama ve uyku kalitesine odaklanan bu ürünler, müdahale odaklı değil, önleyici ve yaşam tarzına entegre duyusal yaklaşımlar sunuyor.
4. Yapay Zeka Destekli Biyogeribildirim: Gerçek zamanlı fizyolojik verileri kullanan sistemler, duygusal dengeyi ve bilişsel odağı desteklemek için seansları anlık olarak kişiye göre uyarlıyor.
5. Akıllı Güzellik ve Cilt Sağlığı: Wellness vizyonunu estetik bakımla birleştiren akıllı analiz cihazları, cilt durumuna göre tamamen kişiselleştirilmiş tedavi programları sunuyor.
“Wellness Artık Bir Yaşam Tarzı”
CERAGEM International Inc. CEO’su Brian Yang, başarının sırrını şu sözlerle özetledi: “CES 2026, wellness teknolojilerinin tasarımında köklü bir değişikliği yansıtıyor. Sağlık artık ara sıra ilgilenilen bir konu değil, modern evlerin günlük rutinlerinin bir parçası haline geliyor. Yapay zekamız, arka planda sessizce çalışarak yaşam dengesini desteklemek için tasarlandı.”
Türkiye’nin küresel mobilite markası Togg, 2025 yılını 88 bin kullanıcıyı aşarak rekorla kapatırken; Yönetim Kurulu Başkanı Fuat Tosyalı, 2026 yılını “derinleşme ve olgunlaşma yılı” ilan etti.
İSTANBUL – Türkiye’nin yerli ve milli teknoloji hamlesinin en somut adımlarından biri olan Togg, 2025 yılı verileriyle gövde gösterisi yaptı. T10X modelinin pazardaki istikrarı ve yeni nesil T10F’in devreye girmesiyle toplam kullanıcı sayısı 88 binin üzerine çıktı. Togg Yönetim Kurulu Başkanı Fuat Tosyalı, markanın sadece bir otomobil üreticisi değil; Trumore, Trugo, Siro ve Trutek iştirakleriyle bütünsel bir teknoloji ekosistemi olduğunu vurguladı.
Avrupa’nın En Güvenli “İlk Üçü” Arasında
Togg’un 2025 yılındaki en büyük başarılarından biri, uluslararası güvenlik standartlarındaki tescili oldu. Tosyalı, hem T10X hem de T10F modellerinin Euro NCAP’ten 5 yıldız alarak Avrupa’nın en güvenli üç otomobilinden ikisi olmayı başardığını hatırlattı. Bu başarı, markanın Almanya pazarındaki “Avrupalı üretici” algısını pekiştiren en önemli unsurlardan biri olarak kayda geçti.
Almanya’da Dijital Dönüşüm: 50 Bin İndirme
Almanya yolculuğuna 2025 yılında başlayan Togg, dijitalleşme vizyonuyla Alman kullanıcıların dikkatini çekmeyi başardı.
Satış Rakamları: Almanya’da yılın son iki ayında 240 satış sözleşmesi imzalandı ve 144 aracın teslimatı tamamlandı.
Dijital İlgi: Uçtan uca dijital satın alma imkanı sunan Trumore uygulaması, Almanya’da kısa sürede 50 bin kullanıcı tarafından indirildi.
2026: Yeni Renkler ve Model Çeşitliliği
Başkan Fuat Tosyalı, 2026 yılında kullanıcı deneyimini zenginleştirecek adımların sinyalini verdi. T10X ve T10F modelleri için yeni renk seçeneklerinin yolda olduğunu belirten Tosyalı, önümüzdeki yıllarda farklı sınıflarda yeni modellerle ürün gamının genişleyeceğini açıkladı. Ayrıca, T10X 4More Obsidiyen özel serisi gibi yüksek performanslı versiyonlarla pazar payının artırılması hedefleniyor.
Şarj ve Servis Ağında Kesintisiz Hizmet
Togg’un enerji kolu Trugo, Türkiye genelinde 5 milyon başarılı şarj işlemine ulaşarak pazar liderliğini perçinledi. 81 ilin tamamında yer alan 2200 istasyon ve 4000’den fazla soket, %100 yenilenebilir enerjiyle hizmet vermeye devam ediyor. Servis tarafında ise Antalya, Bursa, Gaziantep, Trabzon ve Tekirdağ’da devreye alınan “temsilci bayilik” modeliyle, fiziksel erişilebilirlik en üst seviyeye çıkarılıyor.
“Kendi Anahtarını Cebinde Tutmak”
Fuat Tosyalı, Togg’un 7 yıllık yolculuğunu şu sözlerle özetledi: “Tarihimizde ilk defa, fikri mülkiyet haklarının tamamı ülkemize ait akıllı bir otomobil üretmeyi başardık.” 2026 yılı için belirlenen “derinleşme” hedefi, markanın hem yazılımda hem de dijital hizmetlerde küresel rakipleriyle olan teknolojik mesafeyi daha da açacağını gösteriyor.
2026’nın ilk günlerinde dünya, uluslararası hukukun temel ilkelerini sarsan bir gelişmeye uyandı. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro, ABD tarafından yürütülen “Mutlak Kararlılık” (Absolute Resolve) operasyonu kapsamında konutundan alınarak New York’a deniz yoluyla götürüldü. Bu olay, yalnızca bir liderin alıkonulması değil, modern dünyada emperyalizmin bir devleti “iflas etmiş bir şirket” gibi görüp yönetimine el koyma girişimidir.
Trump yönetiminin “makul bir geçiş sürecine kadar ülkeyi biz yöneteceğiz” açıklaması, devlet egemenliğinin ve uluslararası hukukun açık bir ihlali olarak tarihe geçmiştir. Birleşmiş Milletler üyesi bir devletin, bir holdingin şube devri gibi ele alınması, sömürgeciliğin 21. yüzyıldaki en küstah tezahürüdür. Bu tablo, Türkiye’nin neden kendi yolunu çizmek zorunda olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Venezuela’nın en büyük trajedisi, sahip olduğu muazzam enerji kaynaklarına rağmen bu kaynakları koruyacak teknolojik ve askeri kapasiteden yoksun bırakılmasıdır. Türkiye ise bu tuzağa düşmemek için 2026 yılını “Nükleer Yılı” ilan ederek tarihi bir adım atmıştır. Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nde ilk elektriğin üretilmesi, yalnızca bir enerji projesi değil, Türkiye’nin küresel baskılara karşı geliştirdiği stratejik bir kalkandır.
Nükleer teknolojiye sahip olmak, dış müdahalelere karşı en güçlü güvenlik mekanizmasıdır. Kendi yakıt döngüsünü yönetebilen, uranyum ve toryum gibi stratejik madenlerini işleyebilen bir Türkiye, ne Doğu Akdeniz’de ne de Türk dünyasında durdurulabilir.
“Gabar’dan Nükleer Çağa Yatırımlar, Yerli Gücün Yükselişidir”
Savunma sanayiindeki yerlileşme başarımız, enerji ve maden sahalarındaki atılımlarla taçlanmaktadır. Gabar’da günlük 80 bin varili aşan petrol üretimi ve Akkuyu ile başlayan nükleer dönem, Türkiye’yi “enerji ithalatçısı” konumundan çıkarıp “teknoloji ihraç eden güç” ligine taşımaktadır.
Bu yükseliş, içerideki medya manipülasyonlarını ve dışarıdaki istihbarat operasyonlarını rahatsız etmektedir. Onlar Türkiye’nin bir gün Venezuela gibi “paketlenebilir” bir ülke olmasını hayal ederken; biz nükleer tesislerimizde yerli mühendislerimizle geleceği inşa ediyoruz.
“Devlet, Ticari Bir Yapı Değil, Egemenlik Temelli Bir Organizasyondur”
Venezuela’da Maduro’nun bir kargo paketi gibi taşınması, her millet için ibretlik bir sahnedir. Eğer ordunuzda hain barındırmazsanız, medyanızda milli bir duruş sergilerseniz ve en önemlisi nükleer teknolojiden savunma sanayiine kadar “kendi anahtarınızı” cebinizde tutarsanız; kimse sizin ülkenizi yönetmeye talip olamaz.
Türkiye, nükleer enerji hamlesi ve Türk dünyasıyla kurduğu stratejik birlik sayesinde bu kirli “şirketleşmiş devlet” modeline en sert cevabı vermiştir. Egemenlik, tarihsel fedakârlıkların üzerine inşa edilmiş olup, teknolojik kapasiteyle güçlendirilmesi ulusal güvenliğin temel şartıdır.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar ile 26 Aralık 2025’te Sabancı Center’da düzenlenen IICEC Konferansı’nda yaptığımız özel görüşmede, 2026 için açıkladığı yenilenebilir enerji rekor hedefleri Türkiye’nin enerji bağımsızlığını kurma iradesinin somut göstergesidir. Bu vizyon, Venezuela örneğinde gördüğümüz kırılganlıktan uzak, kendi kaynaklarıyla ayakta duran bir Türkiye’nin inşa edildiğini bizlere kanıtlıyor.
ABD’nin Maduro’ya Yönelik Resmi Ödül İlanı (1 Ağustos 2025) ABD Dışişleri Bakanlığı, 1 Ağustos 2025 tarihinde yayımladığı resmi bir duyuruda, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun yakalanmasına veya mahkûmiyetine yol açacak bilgi için 50 milyon ABD doları ödül teklif etti. İlanda Maduro, “Cartel de los Soles” adlı küresel uyuşturucu ve terör örgütüyle bağlantılı olarak narko-terörizm komplosu, kokain ithalatı komplosu ve uyuşturucu suçu kapsamında ağır silah kullanma komplosu ile suçlanıyor. Bu ilan, ABD’nin Venezuela üzerindeki baskısının yalnızca siyasi değil, aynı zamanda hukuki ve ekonomik araçlarla da yürütüldüğünü gösteren somut bir örnek olarak tarihe geçti.
Uluslararası arenada konuşulan iddialara göre, bu ödülü almak adına ABD operasyonuna içeriden yardım eden bir kişinin varlığı gündeme gelmiş durumda. Hatta bazı kaynaklar, Venezuela Devlet Başkan Yardımcısı’nın bu parayı almış olabileceğini ve onun yardımıyla operasyonun kusursuz şekilde yürütüldüğünü öne sürüyor. Bu söylentiler, operasyonun yalnızca dış müdahale değil, içeriden destekle planlandığını gösteren çarpıcı bir tartışma olarak dikkat çekiyor.
Venezuela üzerinden yürüyen tartışmalar, yalnızca Latin Amerika’ya dair bir kriz okuması değildir. Bu dosya, bugün uluslararası sistemde nasıl bir düzen anlayışının öne çıktığını gösteren önemli bir işaret fişeğidir. ABD’nin Venezüela Devlet Başkanı Maduro’ya yönelik “özel askerî operasyonu” ve buna verilen küresel tepkiler, sessiz ama derin bir ayrışmayı görünür kılmıştır.
Bu ayrışma, “kim haklı, kim haksız” gibi dar bir çerçevede okunamaz. Asıl mesele şudur:
Devletler krizleri nasıl yönetiyor, sorunları hangi yöntemle çözmeye çalışıyor?
Bir tarafta, son yıllarda giderek yaygınlaşan bir yaklaşım var. Bu yaklaşıma göre sorunlu görülen ülkelerde lider hedef alınır, rejim gayrimeşru ilan edilir ve askerî ya da siyasi baskı devreye sokulur. Ardından “mesele çözüldü” denir. Saddam, Kaddafi, şimdi Maduro… Coğrafyalar değişir, yöntem değişmez.
Diğer tarafta ise daha az görünür ama giderek belirginleşen başka bir çizgi oluşuyor. Bu çizgi, basit ama kritik bir itiraz yükseltiyor:
Bir liderin devre dışı bırakılması, devleti ayakta tutmaz; çoğu zaman kaosu derinleştirir.
Türkiye’nin son dönemde konumlandığı yer tam olarak burasıdır.
Türkiye neden bu dili tercih ediyor?
Türkiye, Venezuela konusunda ne ABD’nin sert müdahaleci çizgisine eklemlendi ne de ideolojik bir karşı cephe kurdu. Açıklamalarda ısrarla öne çıkan kavramlar dikkat çekiciydi: istikrar, egemenlik, halkın huzuru ve uluslararası hukuk.
Bu yaklaşım yeni değil. Daha önce Somaliland meselesinde de benzer bir tutum sergilendi. İsrail’in Somaliland’ı tanıma hamlesine karşı Türkiye, açık biçimde Somali’nin toprak bütünlüğünü savundu. Çünkü mesele yalnızca Afrika Boynuzu değildi. Asıl soru şuydu:
Devletlerin sınırları ve egemenliği bu kadar kolay tartışmaya açılabilir mi?
Bu noktada Türkiye’nin durduğu yer, tek başına bir pozisyon değil.
Türkiye yalnız mı?
Hayır.
Venezuela krizinde Vatikan, yani Papalık, askerî müdahaleye açıkça karşı çıktı. Papa’nın kullandığı dil son derece netti:
Bu tür müdahalelerde bedeli yöneticiler değil, halklar öder.
Fransa, İspanya ve İtalya gibi Akdeniz ülkeleri de ABD çizgisine tam anlamıyla hizalanmadı. Açık destek vermediler; hukuku, diyalogu ve gerilimi düşürme çağrılarını öne çıkardılar. Bu ülkeler, Katolik kültürün ve güçlü devlet geleneğinin etkili olduğu siyasi yapılara sahip.
Burada gizli bir ittifaktan değil, benzer bir devlet aklından söz etmek daha doğru olur.
Ortak zemin nerede?
Ortak zemin, sorunları büyüten müdahaleler yerine düzeni korumayı önceleyen bir yaklaşımda yatıyor. Bu yaklaşım, büyük güçlerin “önce müdahale edelim, sonra sonuçlarına bakarız” anlayışına mesafeli.
Türkiye, Vatikan ve bazı Avrupa ülkeleri aynı riski görüyor:
Bir ülkede devlet çökerse, bunun sonucu yalnızca o ülkeyle sınırlı kalmaz. Göç, savaş, istikrarsızlık ve güvenlik sorunları zincirleme biçimde yayılır. Bedel küreseldir.
Bu nedenle bu aktörler, “rejim değişmeli mi?” sorusundan önce şu soruyu soruyor:
Bu yöntem dünyayı daha güvenli mi kılıyor, yoksa daha kırılgan mı hale getiriyor?
Bu yeni bir dünya düzeni mi?
Henüz değil. Ama bu tablo, yeni bir düzen arayışının işaretlerini veriyor.
ABD–Çin rekabetinin sertleştiği, kuralların aşındığı bir dönemde bazı ülkeler, sistemi tamamen yıkmadan ayakta tutacak bir denge arayışına giriyor. Türkiye bu noktada kendini ne Batı’ya karşı konumlandırıyor ne de Batı’nın otomatik uzantısı haline geliyor. Daha çok, dengeyi ve istikrarı önceleyen bir orta güç gibi davranıyor.
Eğer İran, Lübnan ya da Bosna gibi yeni kriz alanlarında da benzer tutumlar ortaya çıkarsa, bugün Venezuela’da gördüğümüz tablo bir istisna olarak değil, yeni bir küresel refleks olarak anılacaktır.
Sonuçta mesele Venezuela değil.
Mesele, dünyanın sorunları tankla mı yoksa akılla mı çözmeye çalıştığıdır.
Türkiye’nin verdiği cevap ise giderek daha netleşiyor:
Düzen yıkılarak değil, korunarak ayakta kalır.
Yazar Hakkında
Doç. Dr. Hakan Arıdemir, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Uluslararası Hukuk, Bölgesel Deniz Jeopolitiği Meseleleri ve Uluslararası Deniz Hukuku alanında çalışmalarını sürdürmektedir. Afro-Avrasya Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucu başkanı olan Doç. Dr. Arıdemir, ulusal ve uluslararası düzeyde birçok akademik projeye, çalıştaya ve yayın faaliyetlerine öncülük etmektedir. Türkiye’nin Afro-Avrasya vizyonu ve Türk dünyası stratejileri üzerine analizler üretmektedir.
Avrupa Birliği’nin 2026’da zorunlu hale getireceği katı emisyon standartlarına bugünden uyum sağlayan Kastamonu Entegre, Türkiye’nin ilk REACH Compliance belgesini alarak ihracatta “yeşil pasaport” dönemini başlattı.
İSTANBUL – Ahşap bazlı panel sektörünün küresel oyuncusu Kastamonu Entegre, sürdürülebilirlik vizyonunda çıtayı uluslararası zirveye taşıdı. İsveç merkezli RISE Research Institutes of Sweden tarafından tescillenen REACH Compliance Belgesi’ni almaya hak kazanan ilk Türk markası olan şirket, sağlıklı yaşam alanları ve çevre dostu üretimde liderliğini perçinledi.
Avrupa Pazarı İçin Stratejik Hamle
Avrupa Birliği, 6 Ağustos 2026 itibarıyla ahşap ürünlerde formaldehit emisyon sınırını 0,062 mg/m³ seviyesine indiriyor. Kastamonu Entegre, tüm MDF ve yonga levha ürünleri için aldığı bu belgeyle, yeni düzenlemeye aylar öncesinden tam uyum sağladı. Bu hamle, şirketin Avrupa pazarındaki rekabet gücünü korurken, “Doğadan Hayata Köprü” vizyonunun da altını çiziyor.
Yeşil Binaların Tercihi
Düşük emisyonlu üretim, sadece çevre sağlığını korumakla kalmıyor; aynı zamanda LEED, BREEAM ve DGNB gibi uluslararası yeşil bina sertifikasyon süreçlerinde projeler için ek puan avantajı sağlıyor. Kastamonu Entegre, bu belgeyle iç mekan hava kalitesini iyileştiren çözümlerini resmi olarak tescillemiş oldu.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da Sabancı Holding’in ev sahipliğinde düzenlenen IICEC Konferansı’nda yerimi aldım. Güler Sabancı’nın davetiyle katıldığım bu etkinlik, yalnızca bir toplantı değil; Türkiye’nin ve dünyanın enerji geleceğini şekillendiren fikirlerin buluşma noktasıdır. Fatih Birol’un konuşmalarını yıllardır dikkatle dinlerim, çünkü onun öngörüleri sadece bugünü değil, yarını da anlamamızı sağlıyor.
Fatih Birol’un altını çizdiği en kritik noktalardan biri, doğal gaz piyasasında yaşanan köklü değişim oldu. Uzun yıllar satıcıların hâkim olduğu bu piyasada artık alıcıların eli güçleniyor. LNG arzındaki patlama, fiyatları aşağıya çekiyor. Son 40 yılda elde edilen gaz kadar kapasite, sadece 5 yılda sisteme girecek. Bu, enerji diplomasisinin kurallarını yeniden yazacak bir gelişmedir.
Petrol cephesinde tablo netleşiyor. Talep artışı 2030’a kadar sürecek, ardından durağanlaşacak. Ancak bu sürecin yönünü belirleyecek olan, ulaştırma sektöründe elektrifikasyonun hızı. Elektrikli araçlar, kamyonlar ve otobüsler petrol tüketiminin yüzde 45’ini temsil eden bir alanı dönüştürürse, oyunun kuralları değişir.
Birol’un dikkat çektiği bir diğer başlık, elektrik talebindeki devasa artış. Yapay zekâ uygulamaları, veri merkezleri, elektrikli araçlar ve gelişen ülkelerde klima kullanımındaki yükseliş, elektrik altyapısına yönelik yatırımları küresel bir rekabet alanına dönüştürüyor. Türkiye’nin bu yarışta yerini sağlamlaştırması, enerji güvenliği kadar ekonomik büyüme için de kritik.
Davos’ta ilk kez özel bir nükleer enerji toplantısı yapılacak. Bu, nükleer enerjinin küresel denklemde yeniden meşruiyet kazandığının göstergesidir. Türkiye’nin bu alandaki kararlılığı, yalnızca elektrik arz güvenliği için değil, jeopolitik ağırlığını artırmak için de vazgeçilmez.
Enerji dönüşümünün bir sonraki büyük başlığı kritik mineraller. Lityum ve bakır talebindeki artış, 2053’e kadar enerji stratejilerinin merkezinde olacak. Ancak asıl değer, madenin çıkarılmasında değil, rafinasyon kapasitesinde. Birol’un uyarısı net: “1970’lerdeki petrol krizine benzer bir kırılma, kritik minerallerde yaşanabilir.” Türkiye’nin bu alanda attığı adımlar, geleceğin enerji haritasında yerimizi belirleyecek.
Güler Sabancı’nın vurgusu önemli: Türkiye, Avrupa’nın en büyük ve dünyanın en dinamik enerji sektörlerinden birine sahip. Yenilenebilir enerjide Avrupa’da ilk 5’teyiz. Enerji altyapımız hızla gelişiyor, elektrik şebekelerimiz Avrupa’nın en büyükleri arasındadır. Enerji teknolojileri ve tedarik zincirlerinde atılan adımlar, bizi küresel rekabette güçlü bir konuma taşıyor.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar’ın açıkladığı hedefler ise bu vizyonu somutlaştırıyor:
2035’e kadar 30.000 MW yenilenebilir enerji kapasitesi, 2026’da termik ve kömür santrallerinde dönüşüm ve Trakya’da kaya gazı çalışmaları…
Bu hedefler, Türkiye’nin enerji bağımsızlığı yolunda kararlılığını gösteriyor.
Enerji artık sadece bir sektör değil; ekonomik ve ulusal güvenliğin ayrılmaz bir parçası durumundadır. Türkiye’nin attığı adımlar, küresel değişimlerle uyumlu ve stratejik. Ancak kritik mineraller, elektrifikasyon ve nükleer enerji gibi başlıklarda hız kesmeden ilerlemek zorundayız. Çünkü enerji güvenliği, geleceğin en büyük güç dengesi olacak.
Afrika Boynuzu’ndan Kızıldeniz’e, Sudan’dan Hint Okyanusu’na uzanan hatta yaşanan gelişmeler, birbirinden kopuk krizler olarak değil; küresel ölçekte şekillenen çok katmanlı bir güç rekabetinin farklı cepheleri olarak okunmalıdır. Somaliland üzerinden atılan adımlar, Çin’in emtia piyasalarındaki hamleleri ve Sudan’daki iç savaş, günümüz jeopolitiğinin artık yalnızca askerî üsler ve bayraklar üzerinden değil; kaynaklar, ağlar ve dolaşım hatları üzerinden yürütüldüğünü göstermektedir.
İsrail’in Somaliland’e yönelik “tanıma” hamlesi, bu tablonun askerî ve güvenlik boyutunu en açık biçimde ortaya koymaktadır. Uluslararası hukuk açısından Somali’nin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilen, ancak fiilen özerk bir yapı olarak hareket eden Somaliland ile kurulan askerî ve stratejik temaslar, İsrail’in Kızıldeniz–Babü’l Mendeb hattında kalıcı bir güvenlik derinliği oluşturma arayışının parçasıdır. Bu yaklaşım, İsrail’in güvenliği yalnızca kendi sınırları içinde değil; çevre deniz havzalarında kuracağı askerî ve lojistik kontrol alanları üzerinden tanımladığını göstermektedir.
Bu çerçevede Kızıldeniz, Babü’l Mendeb Boğazı ve Afrika Boynuzu İsrail açısından “uzak çevre” değil; doğrudan ön cephe derinliği anlamına gelmektedir. İsrail–ABD hattı, bu bölgede sert askerî güç, deniz hâkimiyeti ve fiilî kontrol üzerinden ilerleyen bir güvenlik mimarisi inşa etmeye çalışmaktadır. Somaliland hamlesinin temel hedefi de, İran’ın Husiler üzerinden Kızıldeniz ve Aden Körfezi’nde kurduğu asimetrik baskıyı sınırlamak ve Tahran’ın Hint Okyanusu’na uzanan lojistik ve siyasi damarını kesmektir.
Bu askerî güvenlik hattına karşılık, Çin–İran ekseni daha dolaylı fakat stratejik bir karşı duruş geliştirmektedir. Çin’in son dönemde emtia piyasalarında, özellikle stratejik metaller (Gümüş) üzerinde attığı adımlar, yalnızca ekonomik düzenlemeler olarak değil; ABD merkezli küresel finans ve ticaret düzenine yönelik jeoekonomik hamleler olarak değerlendirilmelidir. Stratejik emtialar üzerindeki arz ve fiyatlama mekanizmalarına nüfuz eden Çin, askerî üsler kurmadan da küresel güç dengelerini etkileyebileceğini göstermektedir. Çin–İran hattı bu yönüyle güvenliği doğrudan askerî yayılma yerine, enerji, ticaret ve asimetrik baskı araçları üzerinden tanımlamaktadır.
Bu iki ana hattın yanında, daha az görünür fakat sahadaki etkisi son derece yüksek üçüncü bir eksen daha bulunmaktadır: Birleşik Arap Emirlikleri–İngiltere hattı. Bu hattın temel aracı askerî güç değil; limanlar, finansal ağlar, sözleşmeler ve yüksek likiditeye sahip yeraltı kaynaklarıdır. Sudan’daki iç savaş bu stratejinin en çıplak biçimde görüldüğü alanlardan biridir. Sudan’ın altın bölgeleri etrafında yoğunlaşan çatışmalar, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin sahadaki rolü ve altının Körfez merkezli finansal ağlar üzerinden küresel piyasalara aktarılması, devlet inşasından ziyade kaynak akışını kontrol etmeye dayalı bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Bu akışın nihai olarak Londra merkezli emtia ve finans mekanizmalarıyla, özellikle Londra Metal Borsası gibi küresel fiyatlama merkezleriyle kesişmesi, İngiltere’nin bu hatta neden askerî değil finansal bir aktör olarak konumlandığını da açıklamaktadır. Sudan bu yönüyle Afrika Boynuzu’ndan Kızıldeniz’e uzanan jeoekonomik rekabetin kara üzerindeki en kırılgan halkasını oluşturmaktadır.
Türkiye’nin stratejik konumu ise bu üç hattın hiçbirine doğrudan eklemlenmeyen, hatta onların ürettiği boşlukları farklı bir yöntemle dolduran bir düzlemde şekillenmektedir. Türkiye, İsrail–ABD hattının askerî merkezli güvenlik anlayışına, Çin–İran ekseninin emtia ve asimetri temelli yayılımına ve BAE–İngiltere hattının finansal ağlar üzerinden işleyen kontrol modeline mesafeli durmaktadır. Ancak bu mesafe, sahadan çekilme anlamına gelmemektedir.
Türkiye’nin Afrika Boynuzu, Somali ve Kızıldeniz havzasındaki varlığı çoğu zaman normatif diplomasi veya yumuşak güç başlıkları altında ele alınmaktadır. Oysa sahadaki pratikler, bu çerçevenin ötesinde fiilî bir düzen kurma iradesine işaret etmektedir. Türkiye, Somali başta olmak üzere bölgede yalnızca insani yardım faaliyetleri yürütmemiş; yerel orduların eğitimini üstlenmiş, savunma kapasitesini artırmaya yönelik insansız hava araçları ve zırhlı sistemler tedarik etmiş ve bu sistemlerin sürdürülebilir kullanımına yönelik kurumsal eğitimler vermiştir. Bu yaklaşım, doğrudan askerî hâkimiyet kurmak yerine, yerel aktörlerin kendi güvenliklerini sağlayabilecekleri bir mimari inşa etmeyi hedeflemektedir.
Türkiye’nin Afrika’daki yaklaşımı, kaynaklara el koyma, limanları askerîleştirme ya da vekil aktörler üzerinden çatışma üretme stratejilerinden bilinçli bir kopuşu temsil etmektedir. Açılan su kuyuları, sağlık altyapısına yönelik yatırımlar ve eğitim programları yalnızca insani yardım faaliyetleri değil; devlet kapasitesini ayakta tutan altyapı unsurlarıdır. Türkiye’nin tercih ettiği model, kısa vadeli çıkarlar yerine sahada geri döndürülmesi maliyetli toplumsal ve kurumsal bağlar kurmaya yöneliktir. Bu bağlar, askerî üslerden daha az görünür olmakla birlikte, uzun vadede çok daha bağlayıcı bir etki alanı üretmektedir.
Bu çerçevede Türk Devletleri Teşkilatı’nın önemi yalnızca Türk dünyasıyla sınırlı bir yapı olmasından değil; sunduğu yönetişim modelinin farklı bölgelere uyarlanabilirliğinden kaynaklanmaktadır. Egemenliği aşındırmayan, askerî bloklaşmaya dayanmayan ve yatay kurumsallaşmayı önceleyen bu model, Afrika ve Orta Doğu’da dış müdahale yorgunluğu yaşayan devletler tarafından dikkatle izlenmektedir. Türkiye bu yönüyle belirli bir coğrafyayı kontrol etmeye çalışan bir aktör değil; farklı bölgelerde uygulanabilir bir düzen mantığı sunan bir ara mimari olarak konumlanmaktadır.
Dolayısıyla İsrail, Çin, İran, BAE ve İngiltere’nin sahada yürüttüğü askerî, asimetrik ya da finansal güç mücadeleleri karşısında Türkiye aynı oyunu oynamamaktadır. Türkiye’nin hedefi denizlere hâkim olmak ya da yeraltı kaynaklarını kontrol etmek değil; Karadeniz’den Orta Asya’ya, Balkanlar’dan Afrika’ya uzanan geniş bir Afro-Avrasya havzasında ilişki sürekliliği, kurumsal dayanıklılık ve meşruiyet üretmektir.
Elbette bu stratejinin sınırları vardır. Türkiye’nin yaşadığı ekonomik sorunlar ve kurumsal aşınmalar, bu ağ-temelli mimarinin kırılgan yönlerini oluşturmaktadır. Ancak bu yaklaşım, yüksek maliyetli askerî hâkimiyet projelerine dayanmadığı için bugüne kadar ayakta kalabilmiştir. Türkiye, sert güçle doğrudan rekabete zorlanmadığı sürece kendi oyununu oynayabilmekte; sahayı işgal etmeden dolduran bir aktör olarak varlığını sürdürebilmektedir.
Sonuç olarak Somaliland, küresel rekabetin artık yalnızca bayraklar ve üsler üzerinden değil; kaynaklar, finansal akışlar ve ilişki ağları üzerinden yürütüldüğünü göstermektedir. Türkiye’nin Afro-Avrasya stratejisi bu çok katmanlı rekabete askerî bir blokla değil; sahayı sessizce dolduran, geri döndürülmesi maliyetli bir düzen inşa eden ara mimariyle cevap verme çabasıdır. Türkiye bu tabloda kusursuz bir aktör olduğu için değil; hâlâ kendi yöntemleriyle oyunun akışını etkileyebildiği için kurucu bir özne olarak konumlanmaktadır.
Yazar Hakkında
Doç. Dr. Hakan Arıdemir, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Uluslararası Hukuk, Bölgesel Deniz Jeopolitiği Meseleleri ve Uluslararası Deniz Hukuku alanında çalışmalarını sürdürmektedir. Afro-Avrasya Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucu başkanı olan Doç. Dr. Arıdemir, ulusal ve uluslararası düzeyde birçok akademik projeye, çalıştaya ve yayın faaliyetlerine öncülük etmektedir. Türkiye’nin Afro-Avrasya vizyonu ve Türk dünyası stratejileri üzerine analizler üretmektedir.
Güney Marmara genelinde 5 milyondan fazla vatandaşa kesintisiz enerji dağıtımı ve perakende hizmeti sağlayan Uludağ Enerji, finans dünyasındaki stratejik hamlelerini uluslararası bir zaferle perçinledi. Şirket, bölgenin en saygın organizasyonlarından biri olan Global Banking & Markets: Orta ve Doğu Avrupa, Orta Asya & Türkiye Ödülleri 2025 töreninde zirveye çıktı.
17,1 Milyar TL’lik İşleme Dev Ödül
Uludağ Enerji, 17,1 milyar TL tutarındaki dev sendikasyon kredisi işlemiyle “Yılın Yerel Para Birimi Kredi Anlaşması” kategorisinde birincilik ödülünün sahibi oldu. Finansal yapılandırma başarısı, işlem büyüklüğü ve yatırımcıların yoğun ilgisi gibi kriterlerle rakiplerini geride bırakan bu hamle, şirketin mali gücünü küresel çapta kanıtladı.
Akıllı Şebeke ve Enerji Arz Güvenliğine Stratejik Destek
Elde edilen bu dev finansman, sadece bir başarı belgesi değil; aynı zamanda bölge altyapısı için bir can suyu niteliği taşıyor. Kredi;
Sürdürülebilir akıllı şebeke yatırımları için kaynak oluşturacak,
Enerji arz güvenliğini tahkim edecek kritik projelerin önünü açacak,
Bölgedeki elektrik dağıtım altyapısını geleceğin teknolojilerine hazır hale getirecek.
Ödül Töreni İstanbul’da Gerçekleşti
Swissotel The Bosphorus’un ev sahipliği yaptığı görkemli törende, Uludağ Enerji’yi CEO Sinan Öktem ve CFO Duygu Tokgöz temsil etti. Şirketin finansal vizyonunun bir yansıması olan ödül, CFO Duygu Tokgöz’e takdim edildi.
Finans Dünyasının En Prestijli Platformu
Her yıl Orta ve Doğu Avrupa’dan Orta Asya’ya kadar geniş bir coğrafyadaki en başarılı finansal işlemleri mercek altına alan Global Banking & Markets platformu, yenilikçi ve yapılandırma başarısı yüksek kurumları öne çıkarıyor. Uludağ Enerji’nin bu başarısı, Türk enerji sektörünün uluslararası finans piyasalarındaki güvenilirliğini bir kez daha teyit etti.