CK Enerji Boğaziçi Elektrik’in yayınladığı “Gayrimenkulün Enerjisi-2025” raporu, Avrupa Yakası’nın son 6 yıllık devasa dönüşümünü gözler önüne serdi. Rapora göre mega kent, birçok Avrupa ülkesini geride bırakan nüfus hareketliliğiyle adeta yerinde durmuyor.
İSTANBUL (ÖZEL HABER) – Türkiye’nin kalbi İstanbul’un Avrupa Yakası, son 6 yılda kelimenin tam anlamıyla “kabuk değiştirdi.” CK Enerji Boğaziçi Elektrik Genel Müdürü Ali Erman Aytac tarafından açıklanan 2025 raporu, şehrin sadece elektriğini değil, sosyolojik ve demografik yapısını da gün yüzüne çıkardı. 2020-2025 yılları arasını kapsayan veriler, İstanbul’un ne kadar dinamik, bir o kadar da sıkışık bir yapıya sahip olduğunu kanıtlıyor.
6 Yılda 3 Milyon “Yeni Başlangıç”
Rapordaki en çarpıcı veri, taşınma istatistiklerinde gizli. Son 6 yılda Avrupa Yakası’nda tam 3 milyon 56 bin abone yer değiştirdi. Bu süreçte 903 bin konutun kapısı ilk kez açılırken, sadece 2025 yılında yarım milyonu aşkın kişi yeni bir adrese “merhaba” dedi. Bu, İstanbul’da her gün ortalama 438 abonenin kamyon yükleyip ev değiştirdiği anlamına geliyor.
İstanbul’un beklenen deprem gerçeği ve yenilenme ihtiyacı, elektrik aboneliklerine doğrudan yansıdı. 2025 yılında kentsel dönüşüm nedeniyle sonlandırılan abonelik sayısı, bir önceki yıla göre %105 artarak 52 bin 662’ye ulaştı. Özellikle Bahçelievler ve Avcılar bu dönüşümün merkez üssü olurken, Zeytinburnu ve Avcılar’da tahliye oranlarının %200’ü aşması, şehrin riskli yapı stokundan kurtulmak için gaza bastığını gösteriyor.
Km2’ye 1.133 Abone: “Nefes Alacak Yer Yok”
Rapor, İstanbul’daki yoğunluğun Türkiye ortalamasıyla arasındaki uçurumu da çarpıcı bir matematikle sundu. Türkiye genelinde kilometrekare başına ortalama 55 abone düşerken, Avrupa Yakası’nda bu rakam 1.133 olarak kayıtlara geçti. Gaziosmanpaşa, km² başına 15 bin 115 aboneyle “en yoğun ilçe” unvanını alırken, Şişli ve Kağıthane onu izledi. Şehrin nefes alma noktası Çatalca ise km² başına 34 aboneyle Türkiye ortalamasının bile altında kalarak adeta bir vaha gibi göründü.
“Gençliğin ve Hareketin Merkezi Esenyurt”
Mega kentin en kalabalık ilçesi Esenyurt, “en”lerin merkezi olmaya devam ediyor. 35 yaş altı genç abonelerin en yoğun yaşadığı (85 bin 905 kişi) ve en çok taşınma hareketinin görüldüğü (71 bin 403) ilçe yine Esenyurt oldu. Ancak madalyonun diğer yüzünde, yabancı abone sayısındaki düşüşte de Esenyurt başı çekti. İstanbul genelinde yabancı abone sayısı %16 azalarak 155 bin seviyelerine geriledi.
Beşiktaş’ta Kadın Gücü, Sarıyer’de Tüketim Zirvesi
Aboneliklerin cinsiyet dağılımında erkeklerin %70’lik hakimiyeti sürse de, Beşiktaş %45’lik kadın abone oranıyla bu alanda liderliği kimseye bırakmadı. Tüketim tarafında ise refah düzeyi ve konut büyüklükleri rakamlara yansıdı. Aylık ortalama 247 kWh tüketimle Sarıyer zirvede yer alırken, en tasarruflu (veya en düşük tüketimli) ilçe 156 kWh ile Esenler oldu.
Türkiye’nin önde gelen sanayi ve ihracatçı kuruluşları arasında yer alan Kardemir Çelik, İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) tarafından yürütülen “Sanayide Yeşil Dönüşüm” programında birinci sırada destek almaya hak kazandı. 1350’nin üzerinde çalışanı, 7 üretim tesisi ve 100’den fazla ülkeye gerçekleştirdiği ihracatla faaliyetlerini sürdüren şirket, program kapsamında altı ay boyunca kapsamlı bir dönüşüm sürecine dahil olacak.
Sanayide Yeşil Dönüşüm programı çerçevesinde firmalara eğitim, mevcut durum analizi, strateji ve yol haritası oluşturulması, danışmanlık ve proje geliştirme alanlarında destek sağlanacak. Bu süreçte şirketin sürdürülebilirlik performansının daha da güçlendirilmesi hedefleniyor.
Kardemir Çelik Yönetim Kurulu Üyesi Özlem Bakırel, yeşil dönüşümün şirket için yeni bir gündem olmadığını belirterek sürdürülebilirliği çevresel bir zorunluluğun ötesinde, gelecek nesillere karşı kurumsal bir sorumluluk olarak gördüklerini ifade etti. Ar-Ge yatırımlarından yenilenebilir enerji projelerine, enerji verimliliği uygulamalarından karbon ayak izi ölçümlerine kadar atılan her adımın bu bakış açısıyla şekillendiğini belirten Bakırel, İZKA’dan alınan desteğin sürdürülebilirlik çalışmalarına önemli katkı sağlayacağını vurguladı.
Şirket, 2016 yılından bu yana Ar-Ge Merkezi bünyesinde sürdürülebilirlik odaklı projeler geliştiriyor. Üniversite-sanayi iş birlikleriyle çevre dostu üretim teknolojilerine yatırım yapan Kardemir Çelik’in İzmir Aliağa’daki çelikhane tesisi, Türkiye’de alanında en yeni teknolojilere sahip üretim merkezleri arasında yer alıyor. Elektrikli ark ocağı teknolojisi ile hurdadan kütük demir üretimi gerçekleştirilen tesiste, Fescon sistemine sahip 100 tonluk elektrikli ark ocağı sayesinde atık ısı geri kazanımı sağlanıyor ve üretimde yüzde 15 ila yüzde 30 arasında enerji tasarrufu elde ediliyor.
Yıllık 40 bin ton kapasiteli karbon üretim tesisi ve yüksek kapasiteli hava ayrıştırma tesisiyle entegre bir üretim altyapısına sahip olan şirketin tüm tesisleri ÇED iznine sahip bulunuyor. Ayrıca karbon ayak izi hesaplamaları her yıl uluslararası akredite kuruluşlar aracılığıyla yapılarak raporlanıyor.
Yenilenebilir enerji yatırımları da şirketin dönüşüm sürecinin önemli bir ayağını oluşturuyor. 19,7 MW kapasiteli rüzgâr enerji santrali, 4 MW gücündeki güneş enerji santrali ve atık ısıdan 1 MW elektrik üretimi sağlayan ORC sistemiyle toplam yenilenebilir enerji üretim gücü 24,7 MW’a ulaşmış durumda. Önümüzdeki dönemde hayata geçirilmesi planlanan yeni GES, RES ve atık ısı projeleriyle bu kapasitenin 52,1 MW’a çıkarılması hedefleniyor.
Elektrik tüketimi ve karbon salınımı düşük demir-çelik üreticileri arasında yer alan Kardemir Çelik, çevreye duyarlı üretim sistemleri sayesinde hem maliyet avantajı sağlıyor hem de uluslararası pazarlarda rekabet gücünü artırıyor. Şirket, sürdürülebilirlik, dijitalleşme ve verimlilik odaklı dönüşüm stratejisiyle küresel ölçekte daha güçlü bir konum elde etmeyi amaçlıyor.
İSTANBUL – Türk basketbolu, kurumsal destek cephesinde tarihi bir iş birliğine şahitlik ediyor. OYAK bünyesinde Türkiye’de faaliyet gösteren TotalEnergies İstasyonları ve Renault, Türkiye Basketbol Federasyonu (TBF) ile kapsamlı sponsorluk anlaşmalarına imza atarak hem Millî Takımları hem de Türkiye Sigorta Basketbol Süper Ligi’ni kapsayan dev bir ekosistem kurdu.
İstanbul’daki Turkcell Basketbol Gelişim Merkezi’nde gerçekleştirilen imza töreni; TBF Başkanı Hidayet Türkoğlu, OYAK Genel Müdürü Murat Yalçıntaş, MAİS A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Bahaettin Tatoğlu, GüzelEnerji ve Milangaz Genel Müdürü Mahmut Çil ile federasyon yöneticileri ve basın mensuplarının katılımıyla gerçekleştirildi.
Türkoğlu: “Ekonomik ve Kurumsal Gücüyle Örnek Bir Model Hedefliyoruz”
Törende konuşan TBF Başkanı Hidayet Türkoğlu, sponsorluk anlaşmalarının sadece finansal değil, kurumsal sürdürülebilirlik açısından da kritik olduğunu belirtti.
Türkoğlu, “Attığımız her adımda Türk basketbolunu sadece sportif başarılarla değil, ekonomik ve kurumsal gücüyle de örnek bir modele dönüştürmeyi hedefliyoruz. OYAK gibi güçlü ve çok katmanlı bir yapının basketbolun yanında yer alması bizim için son derece kıymetlidir. Bu iş birliği, ligimizin ve milli takımlarımızın küresel marka değerine büyük katkı sağlayacaktır.” dedi.
Murat Yalçıntaş: “Verimli Sonuçlar Doğuracak Bir Sinerji Oluşturuyoruz”
OYAK Genel Müdürü Murat Yalçıntaş ise enerji ve otomotiv markalarının küresel gücüne dikkat çekerek, uzun vadeli bir perspektifle hareket ettiklerini vurguladı.
Yalçıntaş, “Birbirinden kıymetli markalar arasında çok verimli sonuçlar doğuracağına inandığımız bir iş birliğini hayata geçiriyoruz. Hem ülkemizin en başarılı spor alanlarından birine destek olmanın gururunu yaşıyoruz hem de markalar arası güçlü bir sinerji oluşturuyoruz. 800’e yaklaşan istasyon ağımızla basketbolun enerjisini sadece salonlarda değil, hayatın her alanında hissettireceğiz.” dedi.
Gazeteci-Akademisyen Ferhat Yıldırım: “Bu Bir Ekosistem İnşasıdır”
İmza törenini takip eden ve süreci stratejik iletişim perspektifinden değerlendiren Gazeteci-Akademisyen Ferhat Yıldırım, bu hamlenin spor ekonomisindeki derinliğine işaret etti. Yıldırım, protokol konuşmalarını destekleyen analizinde şunları söyledi:
“Hidayet Türkoğlu’nun kurumsal model vurgusu ile Murat Yalçıntaş’ın sinerji vizyonu birleştiğinde ortaya sadece bir sponsorluk değil, bir ‘kurumsal ekosistem inşası’ çıkıyor. OYAK’ın stratejik sektörler üzerinden basketbola dahil olmasını, Türk sporunun kurumsal sürdürülebilirliği için atılmış bir ‘hakikat adımı’ olarak görüyorum. Özellikle büyük markaların bu denli uzun vadeli taahhütleri, federasyonun yönetim kalitesine verilen kurumsal bir ‘güven raporu’ niteliğindedir.”
TotalEnergies ve Renault ile 3 Yıllık Yeni Dönem
Anlaşma kapsamında, altı yıldır Millî Basketbol Takımlarının ana sponsoru olan TotalEnergies İstasyonları, iş birliğini üç yıl daha uzattı. Bu süreçte A Millî Kadın ve Erkek Takımları başta olmak üzere tüm yaş kategorilerinde destek sürecek.
Anlaşmanın ikinci ayağında ise Renault yer alıyor. OYAK-Renault ortaklığıyla Türkiye’de üretim ve satış faaliyetlerini sürdüren marka, önümüzdeki üç yıl boyunca Türkiye Sigorta Basketbol Süper Ligi’nin ana sponsoru olarak sahadaki dinamizme ortak olacak. Uzmanlar, otomotiv ve enerji gibi iki lokomotif sektörün aynı çatı altında buluşmasının, yayın gelirlerinden taraftar etkileşimine kadar geniş bir yelpazede pozitif etkiler yaratacağını öngörüyor.
Spor, modern dünyada sadece fiziksel bir rekabet alanı değil; aynı zamanda devasa bir ekonomi, kurumsal diplomasi ve toplumsal mühendislik mecrasıdır. Geçtiğimiz günlerde İstanbul’daki Turkcell Basketbol Gelişim Merkezi’nin ev sahipliği yaptığı imza töreni, bu gerçeği bir kez daha teyit etti. OYAK bünyesinde faaliyet gösteren iki küresel dev; TotalEnergies İstasyonları ve Renault, Türkiye Basketbol Federasyonu (TBF) ile kurumsal destek cephesini tahkim eden kapsamlı sponsorluk anlaşmalarına imza attı.
Sadece Sponsorluk mu, Yoksa Marka Entegrasyonu mu?
Gazetecilik refleksiyle baktığımızda, bu tür anlaşmalar genelde “finansal destek” başlığıyla geçiştirilir. Ancak akademik bir perspektifle incelediğimizde, karşımızda çok daha katmanlı bir yapı var. Altı yıldır Millî Basketbol Takımlarının ana sponsoru olan TotalEnergies, bu yolculuğu üç yıl daha uzatarak sadece A Millî takımlara değil, tüm yaş kategorilerine sirayet eden bir “sürdürülebilir kurumsal sadakat” dersi veriyor.
Öte yandan, yerli üretimin simgesi haline gelmiş Renault’nun, önümüzdeki üç yıl boyunca Türkiye Sigorta Basketbol Süper Ligi’nin ana sponsoru olması, ligin Avrupa’daki yükselen marka değerine duyulan güvenin tescilidir. Clio, Megane Sedan ve Duster gibi modellerle otomotiv pazarında lokomotif olan bir markanın, basketbolun dinamizmiyle buluşması, spor ekonomisinde “genç ve aktif hedef kitle” yönetimi açısından stratejik bir hamledir.
Enerji ve Hareketin Kesişme Noktası
Törende konuşan OYAK Genel Müdürü Murat Yalçıntaş’ın vurguladığı “dört kıymetli marka arasındaki sinerji” ifadesi, aslında modern pazarlama literatüründe “entegre ekosistem yönetimi”ne tekabül ediyor. Yalçıntaş’ın işaret ettiği gibi, 2020’den bu yana OYAK çatısı altında büyüyen TotalEnergies’in 800’e yaklaşan istasyon ağı, basketbolu sadece salonlara hapsetmiyor; onu birer “yaşam alanı” üzerinden sokağa ve toplumsal tabana yayıyor.
TBF Başkanı Hidayet Türkoğlu’nun “Türk basketbolunu sadece sportif başarılarla değil, ekonomik ve kurumsal gücüyle de örnek bir modele dönüştürme” hedefi, tam da bizim üzerinde durduğumuz “kurumsal sürdürülebilirlik” kavramıyla örtüşüyor. Türkoğlu, OYAK gibi çok katmanlı bir yapının desteğini “kritik bir eşik” olarak tanımlarken aslında sporun sanayi ve enerjiyle olan kaçınılmaz bağını hatırlatıyor.
Hakikat, Adalet ve Sportif Yönetişim
Daha önce kaleme aldığım “Bilirkişiler adalet ile hakikat arasında köprüdür” başlıklı makalemde vurguladığım gibi, her türlü kurumsal yapının temelinde bir “hakikat arayışı” yatmalıdır. Spor ekonomisinde bu hakikat; şeffaflık, liyakat ve adil yönetimdir. Sponsorluklar sadece finansal birer girdi değil, aynı zamanda o spor dalının yönetimine ve geleceğine duyulan güvenin “kurumsal bir bilirkişi raporu” gibidir.
Eğer sanayi ve enerji devleri, elini taşın altına koyup uzun vadeli taahhütlerde bulunuyorsa, bu o branşta adaletin ve liyakatin tesis edildiğine dair dışsal bir onayı temsil eder. Kurumsal devlerin basketbola sunduğu bu destek, sportif başarı ile idari dürüstlük arasında bir köprü vazifesi görmelidir. Kurumsal güvencesi olmayan bir sportif başarı, rüzgârda savrulan bir kâğıttan farksızdır.
Spor ekonomisinde “çok markalı destek modeli”, riskin dağıtılması ve sinerjinin maksimize edilmesi demektir. Türkiye’nin otomotiv ve enerji gibi iki stratejik sektörünün, basketbolun potasında erimesi, sadece federasyon bütçesine katkı sunan bir kalem değildir; bu, Türk sporunun kurumsal olgunluk sınavıdır.
Temennimiz ise bu dev iş birliklerinin, sadece vitrindeki başarıyı değil, altyapıdan yetişecek gençlerin geleceğini de aydınlatacak bir meşaleye dönüşmesidir. Çünkü gerçek “basketbol enerjisi”, ancak kurumsal akıl ile sportif ruh adalet zemininde birleştiğinde sürdürülebilir olur.
Dış ekonomik ilişkilerde özel sektör diplomasisi hız kazanırken, DEİK Türkiye–Katar İş Konseyi Başkanlığı görevine seçilen Abdullah Altunkum, yeni dönem temaslarına Doha’da başladı. Hareket CEO’su olan Altunkum, Türkiye Cumhuriyeti Doha Büyükelçisi Mustafa Göksu ile birlikte Katar iş dünyasının en etkili iki kurumuna ziyaret gerçekleştirdi.
Heyet, Katar İş Adamları Derneği Başkanı Şeyh Faisal Al Thani ve Katar Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Mohamed Al Kuwari ile bir araya geldi. Görüşmelerde karşılıklı yatırımların artırılması, enerji ve altyapı başta olmak üzere stratejik sektörlerde ortak projelerin geliştirilmesi ve iki ülke iş dünyası arasında daha kurumsal bir diyalog mekanizması kurulması ele alındı.
Abdullah Altunkum, Türkiye ile Katar arasındaki siyasi uyumun ekonomik iş birliklerine daha güçlü şekilde yansıması gerektiğini vurgulayarak, özel sektörün bu süreçte belirleyici rol üstleneceğini ifade etti. Yapılan temaslarda karşılıklı yatırım ve ortak proje geliştirme konusunda güçlü bir irade ortaya konduğunu belirten Altunkum, yeni dönemde somut ve sonuç odaklı adımlar atılacağını kaydetti. Amaçlarının iki ülke arasında sürdürülebilir, uzun vadeli ve katma değer üreten projeleri hayata geçirmek olduğunu dile getirdi.
Türkiye merkezli faaliyet gösteren Hareket Proje Taşımacılığı ve Yük Mühendisliği A.Ş., 68 yıllık tecrübesiyle enerji, petrokimya, petrol ve gaz, nükleer enerji, altyapı ve gemi inşa sektörlerinde ağır yük kaldırma ve proje taşımacılığı alanında hizmet sunuyor. İstanbul merkezli şirket; Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Suudi Arabistan, Özbekistan, Kazakistan, Tanzanya, Senegal ve Ukrayna dahil olmak üzere geniş bir coğrafyada operasyon yürütüyor. Uluslararası Vinçler ve Özel Taşımacılık listelerinde Türkiye’de lider konumda bulunan şirket, Avrupa ve dünya sıralamalarında da üst basamaklarda yer alıyor.
Doha temasları, Türkiye–Katar ekonomik ilişkilerinde yeni dönemin yol haritasının şekillendiği bir adım olarak değerlendiriliyor. İki ülke arasında mevcut ticaret hacminin daha ileri seviyeye taşınması ve stratejik sektörlerde ortak yatırım projelerinin artırılması hedefleniyor.
Elektrikli araç ekosisteminin en kritik halkası olan şarj teknolojileri, bu sonbaharda İstanbul’da küresel ölçekte masaya yatırılacak. EV Charge Show 2026 için geri sayım başlarken, sektörün üreticileri, yatırımcıları ve karar vericileri 12–14 Kasım tarihleri arasında İstanbul Fuar Merkezi’nde buluşmaya hazırlanıyor. Beşinci kez düzenlenecek organizasyonun bu yıl 20 bini aşkın ziyaretçiyi ağırlaması hedefleniyor.
Elektrikli araç pazarındaki büyüme hız kesmeden devam ederken, dönüşümün asıl belirleyici unsuru olarak şarj altyapısı öne çıkıyor. Özellikle kurumsal filolar açısından yakıt maliyetlerinde sağlanan tasarruf önemli bir avantaj sunuyor. Ancak birçok şirket, teknik altyapı, yatırım planlaması ve operasyonel geçiş süreçlerine dair belirsizlikler nedeniyle dönüşüm kararını erteleyebiliyor. Fuar, tam da bu noktada araçtan şarj altyapısına, yazılımdan enerji yönetimine kadar tüm değer zincirini tek çatı altında toplayarak karar vericilere somut ve entegre çözümler sunmayı amaçlıyor.
Bu yıl organizasyon kapsamı genişletilerek elektrikli araçlar da ürün gruplarına dahil edildi. Böylece yalnızca şarj donanımı ve yazılımı değil; akıllı ve hızlı şarj çözümleri, megawatt şarj sistemleri, şarj ağı operatörleri, enerji depolama ve pil yönetim sistemleri, şarj istasyonu tasarım ve işletme hizmetleri, konnektörler, sensörler, kablolar, ödeme sistemleri ve test–ölçüm teknolojileri de aynı platformda sergilenecek. Müteahhitlerden tesis yöneticilerine, belediyelerden filo yöneticilerine kadar geniş bir profesyonel kitleye hitap eden fuar, perşembe ile cumartesi günleri arasında düzenlenerek daha geniş bir ziyaretçi profiline ulaşmayı hedefliyor.
EV Charge Show yalnızca bir sergi alanı değil; aynı zamanda bilgi ve iş birliği platformu olarak konumlanıyor. Uluslararası konferans programı akademi ile iş dünyasını buluştururken, teknik uzmanlık ve iş fırsatlarını bir araya getiren Talks Corner oturumları sektör temsilcilerine doğrudan temas imkânı sağlayacak. Uluslararası başvurulara açık E-Mobilite İnovasyon ve Girişimcilik Yarışması kapsamında toplam 7.500 dolar ödül ve mentorluk desteği sunulurken, StartUP Zone alanında yenilikçi girişimler yatırımcılarla buluşacak.
Türkiye Cumhuriyeti Ticaret Bakanlığı desteğiyle düzenlenen organizasyon, yerli üreticiler açısından da önemli bir teşvik mekanizması sunuyor. Fuara katılan firmalara metrekare başına 6.180 TL hibe desteği sağlanıyor. EV Charge Show 2026, elektrikli mobilite dönüşümünün yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda ekonomik ve stratejik boyutlarının da konuşulacağı küresel bir buluşma noktası olmayı hedefliyor.
Turizm sektörünün en önemli buluşmalarından biri olan EMITT, 29’uncu yılında 510 milyon Euro’luk iş hacmi yaratarak kapılarını kapattı. 109 ülkenin katılım sağladığı organizasyon, ziyaretçi sayısında yüzde 26’lık artış kaydetti.
5–7 Şubat tarihleri arasında yeni adresi İstanbul Fuar Merkezi’nde düzenlenen fuar, üç gün boyunca 19 bin 849 ziyaretçiyi ağırladı. Bu ziyaretçilerin 2 bin 360’ını yabancı profesyoneller oluşturdu. 28 ülkeden 552 katılımcı firma ile 63 ülkeden 322 VIP tur operatörü, yeni iş birlikleri için bir araya geldi. Katılımcı başına oluşan ortalama iş hacmi ise 923 bin Euro’ya ulaştı.
Küresel Turizm Ağı Güçlendi
Organizasyon, yalnızca ziyaretçi sayısıyla değil, yarattığı ticari sonuçlarla da dikkat çekti. Katılımcı firmaların yüzde 94’ü fuarın iş hedefleri açısından önemli olduğunu belirtirken, yüzde 87’si görüşmelerini sipariş ya da ön anlaşmayla sonuçlandırdı.
EMITT Fuar Direktörü Banu Keskin, Türkiye’nin turizm potansiyelinin her yıl daha da güçlendiğini vurgulayarak, fuarın 29 yıldır bu potansiyelin uluslararası ölçekte tanıtımına katkı sunduğunu ifade etti. Turizmin artık yalnızca seyahat değil, bütüncül bir deneyim alanı haline geldiğini belirten Keskin, organizasyonun bu dönüşüme uygun şekilde yeniden kurgulandığını söyledi.
Hedef: 30. Yılda Daha Büyük Organizasyon
Yeni stratejik yapılanma sonrası ilk kez İstanbul Fuar Merkezi’nde düzenlenen EMITT, hem erişilebilirlik hem de uluslararası görünürlük açısından yeni bir eşik oluşturdu.
30’uncu yılını kutlayacak olan EMITT, 4–6 Şubat 2027 tarihlerinde yeniden İstanbul Fuar Merkezi’nde gerçekleştirilecek. Sektör temsilcileri, gelecek yıl daha geniş katılım ve daha yüksek ticari hacim beklentisiyle hazırlıklara başladı.
Türkiye’de Doğan Trend Otomotiv temsilciliğinde faaliyet gösteren, dünyanın en büyük otomotiv üreticilerinden SAIC Motor bünyesindeki köklü İngiliz markası MG, yeni nesil Hybrid+ teknolojisine sahip ZS Hybrid+ ve HS Hybrid+ modellerini aynı anda satışa sundu.
C-SUV ve D-SUV segmentlerinde konumlanan iki model, yüksek performans ile düşük yakıt tüketimini bir araya getirirken, zengin donanım ve gelişmiş güvenlik sistemleriyle dikkat çekiyor. ZS Hybrid+ Luxury lansmana özel cam tavan hediyesiyle 2 milyon 385 bin TL’den, HS Hybrid+ Luxury ise 2 milyon 995 bin TL’den başlayan fiyatlarla showroomlardaki yerini aldı.
Doğan Trend Otomotiv CEO’su Uğur Sakarya, yeni Hybrid+ ailesinin markanın büyümesinde belirleyici olacağını vurgulayarak 2026’da en hızlı büyüyen marka olmayı hedeflediklerini ve satışları üç katına çıkarmayı planladıklarını belirtti. MG’nin Türkiye’ye ilk etapta elektrikli modellerle giriş yaptığını hatırlatan Sakarya, şimdi hibrit pazarda daha güçlü bir atak sürecine girildiğini ifade etti.
Performans ve verimlilik dengesi
ZS Hybrid+, 197 PS toplam sistem gücü ve 1,83 kWh bataryaya sahip Hybrid+ altyapısıyla daha uzun süre elektrikli sürüş imkânı sunuyor. WLTP birleşik verisine göre 100 kilometrede 5,1 litre ortalama tüketim değeri açıklanıyor. Çift katmanlı ön tasarım, LED aydınlatmalar ve 18 inç alaşım jantlar dış tasarımın öne çıkan unsurları arasında yer alıyor. İç mekânda 12,3 inç dijital gösterge paneli ile 12,3 inç dokunmatik ekran standart olarak sunuluyor. 360 derece kamera, ısıtmalı koltuklar ve anahtarsız giriş gibi donanımlar Luxury paketle birlikte geliyor.
Daha büyük boyutlara sahip HS Hybrid+ ise 224 PS’lik sistem gücüyle öne çıkıyor. 0-100 km/s hızlanmasını 8 saniyenin altında tamamlayan model, 4.670 mm uzunluğu ve 2.767 mm aks mesafesiyle geniş bir yaşam alanı sunuyor. 507 litrelik bagaj hacmi aile kullanımını desteklerken, 19 inç jantlar, yekpare 12,3 inç çift ekran tasarımı, elektrikli bagaj kapağı ve hi-fi ses sistemi donanım listesinde yer alıyor.
Her iki modelde de MG Pilot sürüş destek sistemleri standart olarak sunuluyor. Adaptif hız sabitleyici, otomatik acil fren, şerit takip ve kör nokta uyarı sistemleri güvenlik tarafında öne çıkan başlıklar arasında.
MG, elektrikli dönüşüm sürecinde edindiği deneyimi şimdi Hybrid+ teknolojisiyle genişletirken, Türkiye pazarında büyüme ivmesini artırmayı hedefliyor.
Dubai seyahatim sırasında zihnimde şekillenen metafor net: Burada çağdaş bir Nuh’un Gemisi inşa ediliyor. Ancak meseleyi romantik bir kurtuluş anlatısı üzerinden değil; henüz ortada görünür bir felaket yokken bir gelecek öngörüsüne dayanarak harekete geçme iradesi üzerinden okuyorum.
Nuh anlatısında belirleyici olan suyun yükselmesi değil, su henüz ortada yokken geminin inşa edilmeye başlanmasıdır. Görünür kanıt eksikliğine rağmen bir vizyona yatırım yapılır. Bu, teknik olduğu kadar zihinsel bir tercihtir. Asıl soru şudur: Belirsizlik çağında hangi gelecek tasavvuruna göre konum alacağız?
Dubai’de gördüğüm tablo budur. Küresel sistem işliyor; finans düzeni ayakta; ulus-devlet yapıları varlığını sürdürüyor. Buna rağmen Dubai, sistemik bir dönüşüm kaçınılmazmış gibi hareket ediyor. Bu bir kriz tepkisi değil, öngörüye dayalı bir pozisyon alışıdır.
Şehrin pek çok noktasında süren inşa faaliyetleri — yükselen kuleler, genişleyen yollar, yeni finans ve yaşam alanları — tamamlanmış bir kent değil, tasarlanmış bir kapasiteyi işaret ediyor. 2040 vizyonu çerçevesinde dile getirilen 8 milyonluk nüfus hedefi bu çerçevede anlam kazanıyor. Bu sayı kontrolsüz büyümenin değil, planlanmış bir ölçeğin göstergesidir.
Dubai’nin yaklaşımı nettir: Önce tasarım, sonra genişleme. Bu nedenle Dubai’yi klasik anlamda bir şehir değil, bir platform olarak okumak daha isabetlidir. Egemenlik burada sınır savunusundan çok akış yönetimine dayanır: sermaye, veri, insan ve ticaret akışlarının kesintisiz organizasyonu.
Metaforun asıl gücü de burada ortaya çıkıyor. Mesele korunmak değil; görünmeyen bir dönüşüme erken inanmak ve ona göre konum almaktır. Küresel finansın kırılganlığı, dijital ekonominin yapısal değişimi ve jeopolitik belirsizlikler mevcut düzenin sürdürülebilirliği konusunda soru işaretleri üretirken, Dubai bu belirsizlik alanında alternatif bir merkez inşa ediyor.
Bu inşa süreci yalnızca fiziksel değil; normatif ve ekonomik bir güven üretimidir. Mobil sermaye, yatırımcılar, girişimciler ve yüksek nitelikli profesyoneller bu güven alanına dahil oluyor. Bu tercih salt kazanç arayışı değil; geleceğin nerede şekilleneceğine dair stratejik bir öngörüdür.
Benim için Dubai, seçilmişlerin kurtarıldığı bir mekân değil; henüz başlamamış bir dönüşüme erken pozisyon alanların gemisidir. İnşa edilen şey yalnızca beton değil; kapasitesi hesaplanmış bir gelecek organizasyonudur.
Sonuç olarak Dubai bitmiş bir şehir değil, devam eden bir projedir. Bu proje tesadüfi değil; uzun vadeli bir stratejik tasarımın ürünüdür. Henüz tufan görünmüyor olabilir. Ancak gemi yükseliyor. Belirleyici olan ise tufan geldiğinde değil, tufan gelmeden önce nerede konumlandığımızdır.
Nu Teknoloji, IoT projelerinin en büyük zayıf halkası olarak görülen bağlantı bağımlılığını ortadan kaldırmak amacıyla, tek bir donanım üzerinden çoklu haberleşme imkanı sunan yeni nesil ürün yol haritasını duyurdu. Şirket, yeni stratejisiyle IoT dünyasında sadece donanım değil, ağdan bağımsız bir ekosistem kurmayı hedefliyor.
Sektördeki en büyük risklerden biri olan operatör kapsama alanı sorunları ve altyapı değişikliklerinden kaynaklanan ek maliyetler, bu yeni platform sayesinde tarihe karışıyor. Nu Teknoloji’nin geliştirdiği uçtan uca çözümler; hücresel olmayan 5G Non-Cellular (DECT NR+), hücresel tabanlı 5G IoT (NB-IoT) ve uydu üzerinden haberleşme sağlayan 5G-NTN teknolojilerini tek bir platformda birleştiriyor. Bu bütüncül yaklaşım, cihazların şehir merkezlerinde mesh mimarisiyle, operatör sinyalinin güçlü olduğu yerlerde hücresel ağlarla ve altyapının bulunmadığı en uzak noktalarda ise doğrudan uydu bağlantısıyla kesintisiz çalışmasına olanak tanıyor.
Yeni mimariyle birlikte operasyonel verimliliği de ön plana çıkaran şirket, önceki nesil ürünlerdeki çift işlemcili karmaşık yapıdan vazgeçerek tek işlemcili ve sade bir sisteme geçiş yaptı. Bu değişim yalnızca yüksek hacimli üretimlerde maliyet avantajı sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda enerji verimliliğini de en üst seviyeye taşıyor. Ayrıca sistemin standart bir parçası haline getirilen GNSS desteği sayesinde, her bir cihaz artık sadece veri ileten bir birim değil, konum zekasına sahip entegre bir çözüm ortağına dönüşüyor.
Nu Teknoloji İş Geliştirmeden Sorumlu Kurucu Ortağı Ayşe Nur Koroğlu Alkaya, IoT projelerinde asıl kırılganlığın donanımdan ziyade bağlantı sürekliliği olduğunu vurguladı. Altyapı veya operatör koşulları değişse bile sistemlerin çalışmaya devam etmek zorunda olduğunu belirten Alkaya, sundukları mimarinin tek bir modele bağlı kalmadan her türlü koşula uyum sağladığını ifade etti. Bu stratejik adımın sadece teknik bir yenilik olmadığını söyleyen Alkaya, çözüm ortaklarına uzun vadeli bir yatırım güvenliği sunduklarını da sözlerine ekledi. Bu yeni nesil platform; enerji santralleri, akıllı şehir uygulamaları, afet yönetimi ve lojistik gibi kritik alanlarda yüksek esneklik sağlayarak IoT dünyasında yeni bir dönemin kapılarını aralıyor.
Münih’in o dondurucu Şubat soğuğuna rağmen Bayerischer Hof Oteli’nin koridorları bu yıl küresel siyasetin en sıcak ve en gergin tartışmalarına ev sahipliği yaptı. Münih Güvenlik Konferansı 2026 (MSC 2026), “Yıkım Çağı” (Under Destruction) temasıyla toplandığında, aslında sadece teorik bir krizden değil; bizzat Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana üzerine inşa edildiği güvenlik kolonlarının çatlamasından bahsediyordu.
Bu yıl konferansa programımın yoğunluğu nedeniyle adeta “günübirlik” denecek kadar kısa bir süreliğine katılabildim. Ancak o kısıtlı sürede dahi karşılaştığım tablo, Türkiye’nin küresel denklemdeki yerini anlamak açısından paha biçilemezdi. Bir Türk gazeteci olarak gördüğüm aşırı hürmet ve ilgi, şahsi bir iltifattan ziyade, ülkemizin bugün işgal ettiği stratejik konumun bir yansımasıydı. Avrupa’nın enerji geçiş koridorunun tam merkezinde yer alan bir ülkede gazetecilik yapıyor olmanın, bugün Batılı meslektaşlarım ve devlet adamları nezdinde ne kadar hayati bir referans noktası haline geldiğini bizzat müşahede ettim.
Enerji Hamleleri ve Avrupa’nın “Paralel” Arayışı
Gördüğüm bu ilginin temelinde yatan sebep sadece coğrafya değil, Türkiye’nin son yıllarda attığı devasa enerji adımlarıdır. Bugün Avrupa, enerji güvenliğini sağlamak adına Türkiye’nin halihazırda başarıyla yürüttüğü projelere paralel hamleleri ancak şimdi devreye sokmaya çalışıyor. Ankara’nın enerji merkezi olma vizyonu ve çeşitlendirilmiş enerji koridorları, artık Avrupa’nın güvenlik mimarisinin de vazgeçilmez bir parçası olarak kabul ediliyor. Münih’teki masalarda Türkiye’nin enerji hamleleri, sadece bir “ticaret” meselesi değil, Avrupa’nın bekasıyla doğrudan ilgili bir “güvenlik” meselesi olarak tartışılıyor.
Caydırıcılık Boşluğunda Nükleer Gerçeklik
Konferansın en sarsıcı teknik çıktısı ise kuşkusuz, benim de rapor bazında analiz ettiğim “Mind the Deterrence Gap” (Caydırıcılık Boşluğuna Dikkat) belgesi oldu. Rapor, Avrupa’nın içine düştüğü nükleer çıkmazı (predicament) tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Avrupa, onyıllardır güvenliğini ABD’nin nükleer şemsiyesine ihale etmenin konforuyla bir “stratejik rehavet” içindeydi. Ancak rapor, bu rehavetin sonuna gelindiğini iki büyük şokla açıklıyor:
Rusya’nın Nükleer Şantajı
Rusya artık statükoyu koruyan bir güç değil; nükleer destekli bir revizyonizm peşindedir. Nükleer silahları sadece bir savunma aracı değil, bir “zorlama” unsuru olarak kullanıyor.
Transatlantik Güven Bunalımı
ABD’nin odağının Pasifik’e kayması, Avrupa’da “Washington bizi gerçekten korur mu?” sorusunu bir kabusa dönüştürdü.
Masadaki Zorlu Seçenekler
Raporda sunulan beş opsiyon (ABD’ye bağımlılık, Fransız-İngiliz gücü, ortak Avrupa nükleer gücü, ulusal nükleer programlar veya tamamen konvansiyonel odak), aslında Avrupa’nın önünde “iyi” bir seçenek olmadığını gösteriyor. Her seçenek, kendi içinde devasa siyasi ve hukuki riskler barındırıyor.
Geleceği İnşa Etmek Zorundayız
Münih’ten ayrılırken aklımda kalan en güçlü duygu; Türkiye’nin hem bir enerji koridoru hem de bir istikrar adası olarak değerinin her geçen gün arttığıdır. Avrupa’nın bugün nükleer caydırıcılık için aradığı “çıkış yolu”, aslında Türkiye’nin yıllardır enerji ve dış politikada uyguladığı “stratejik özerklik” modelinde gizlidir.
Güzel Münih’e, barışın ve güvenliğin tartışıldığı bu tarihi kente veda ederken; 2026’nın dünyasında sadece askeri gücün değil, sağduyulu diplomasinin kazanmasını diliyorum. Unutmayalım ki; bugünün nükleer sorularına ve enerji açıklarına ciddi yanıtlar vermemek, yarının stratejik başarısızlığının bedelini ödemek demektir.
Bilindiği üzere, enerjinin; güvenli, zamanında, yeterli miktarda, kesintisiz olarak, sürdürülebilirlikle temini, enerji politikaları açısından son derece önemli olmaktadır. Bu bağlamda, elektrik santralları için düşünülebilecek emre amade enerji kaynakları fosil yakıtlar ve nükleer yakıtlar olmaktadır. Öte yandan, nükleer teknolojiye her ülke sahip olamadığından ve yenilenebilir enerji kaynaklarının süreklilikle tam güçte her zaman enerji temini sağlayamadıklarından fosil yakıtlar halen başat enerji kaynağı olarak öne çıkmaktadır.
Fosil yakıtlar açısından bakıldığında; petrol ve doğal gazın enerji politikaları açısından yeri ayrıca önem arz etmektedir. Zira petrol ve türevleri enerji üretim alanından ayrı ve hatta daha fazla olarak ulaşım araçlarında, petrokimya vb. gibi farklı sektörlerde kullanım alanı bulmaktadır. Doğal gaz ise elektrik üretim santrallarının yanı sıra farklı sektörlerin işletim sistemlerinde ve de konutlardan sanayiye kadar ısıtma başta olmak üzere çoğu kez tercih edilen enerji kaynağı olmaktadır.
Orta Doğu ve özellikle de bir iç deniz bölgesi durumunda olan ve “Körfez Bölgesi” olarak da nitelenen Basra Körfezi, çevresiyle birlikte hem petrol ve hem de doğal gaz açısından hayli yüksek rezervlere sahip bulunmaktadır. Bu bağlamda da söz konusu bu bölge, enerji politik olarak dünyanın en önemli bölgelerinden biri olmaktadır.
Bir başka deyişle, dünyanın önemli bir petrol ve doğal gaz rezerv bölgesi Basra körfezi bölgesi olarak öne çıkmaktadır. Öte yandan, enerji tüketim bölgeleri dünyanın farklı bölgelerinde yer almaktadır. Bu bölgeler; Avrupa ve Uzak Doğu başta olmak üzere dünyanın çok farklı yöreleri olarak sayılabilir. Dolayısıyla, önemli bir enerji kaynak bölgesi olan Körfez Bölgesinden petrol ve doğal gazın hayli uzak mesafelere taşınması söz konusu olmaktadır.
Körfez bölgesindeki petrol ve doğal gaz ticareti için, coğrafi olarak bakıldığında Basra Körfezinin Hint Okyanusu’na bağlantısını sağlayan Hürmüz Boğazı yadsınamaz öneme haiz bulunmaktadır (Şekil 1). Bu bakımdan Hürmüz Boğazı, Körfez bölgesi için düğüm noktası niteliği taşımaktadır.
Hürmüz Boğazı
Hürmüz Boğazını biraz daha yakından inceleyecek olursak; bölgenin, Basra Körfezi ile (Hint Okyanusunun uzantısı olan) Umman Körfezi’ni birbirine bağlayan stratejik bir boğaz olduğu görülmektedir (Şekil 1). Dolayısıyla da Basra Körfezinde yer alan ülkelerin deniz yoluyla dünyaya açılmalarındaki tek çıkış bölgesi olması nedeniyle vazgeçilmezlikle öne çıkan bir geçiş bölgesi olmaktadır.
Coğrafi açıdan Hürmüz Boğazı, büyük Arap Yarımadasındaki Musandam Yarımadası ile Asya ana karası arasındaki bir geçiş bölgesidir. Boğazın genişliği 33 ila 95 kilometre arasında değişmektedir. Ancak boğazın derinliği fazla değildir. Bu bakımdan geçiş rotaları kısıtlanabilmektedir. Boğazın bazı yerlerinde gemi trafiğine uygun geçiş alanı 3 km’ye kadar düşebilmektedir. Bir başka deyişle, Boğaz çok dar olmasa da (özellikle büyük tankerlerin geçişi için) hayli kısıtlı şartlar içerdiği söylenebilir.
Musandam Yarımadası’nın kuzeyindeki belirlenmiş olan geçiş şeritlerinde derinlik 200 m mertebesine kadar inebilmektedir. Bu bağlamda Boğaz, “Dar Su Yolu” geçişi olarak nitelenmektedir. Boğazın giriş-çıkış noktaları arası yaklaşık 50 km kadardır. Kuzey kıyısında İran, güney kıyısında ise Umman bulunmaktadır. Musandam yarımadasının batısında ise Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yer almaktadır (Şekil 1).
Boğaz bölgesinde üç ada bulunmaktadır. Bunlar; Keşm, Hürmüz ve Hengam adalarıdır. Bölgede kum fırtınaları, sabah sisi ve pus sıkça görülen doğa olaylarıdır. Böylesi durumlar Boğaz’da görüşü zorlaştırmakta olup, geçişleri de olumsuz etkilemektedir. Basra Körfezi’ni, Umman Denizi ve Hint Okyanusu’na bağlayan tek çıkış noktasının Hürmüz Boğazı olması nedeniyle her şartta deniz geçişi bu bölgeden sağlanmak zorunda olmaktadır. Bu durum, Hürmüz Boğazı’nı dünyanın önde gelen riskli geçiş bölgelerinden biri haline getirmektedir.
Enerji Politik ve Jeopolitik Açıdan Hürmüz Boğazı
Basra Körfezi’ne kıyısı bulunan ülkelerin hepsi petrol ve/veya doğal gaz zengini ülkelerdir. Söz konusu ülkeler; Kuveyt, Irak, İran, Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar’dır. Bu ülkelerden Suudi Arabistan dışındaki diğer tüm ülkelerin sadece Basra Körfezine kıyıları bulunmaktadır (Şekil 1). Bu bakımdan bu ülkeler için uzak bölgelere deniz taşımacılığı ancak Hürmüz Boğazını kullanmalarıyla mümkün olduğundan Boğazda deniz trafiği hayli yoğundur.
Dünya petrolünün beşte birinden fazlası Hürmüz Boğazı’ndan geçerek farklı bölgelere ulaşmaktadır. Bu bağlamda günlük 15-20 milyon varil mertebesinde petrol, bu dar su yolu bölgesinden geçiyor olmaktadır. Fazla olarak dünya sıvılaştırılmış gaz (LNG) ihracatının da yaklaşık %20’si Hürmüz Boğazından geçmektedir.
Hürmüz Boğazının enerji ticareti açısından sahip olduğu böylesi ağırlıklı durum, küresel enerji piyasaları için “kritiklik” ifade etmekte ve hatta “Şok Noktası” olarak betimlenmektedir. Bir başka deyişle Boğaz, global enerji arz güvenliği açısından son derece önemli bir geçiş güzergahıdır.
Boğazın bir şekilde kapanması, petrol fiyatlarında ani yükselişlere yol açabilecek potansiyele sahip olarak nitelenmektedir. Bilindiği üzere petrol fiyatları, dünya borsalarını etkileyebilecek bir argüman durumundadır. Bir başka deyişle, bu bölgedeki bir olumsuzluk petrol fiyatlarındaki dalgalanmaları tetiklemekte ve tüm dünya ekonomilerine yansıyan negatif etkiler yaratabilmektedir. Dolayısıyla hem enerji politikaları açısından ve hem de ekonomik açıdan Hürmüz Boğazı, sahip olduğu jeopolitik nedeniyle risk faktörü en yüksek bölgelerden biri, hatta kimi zaman en yüksek riskli bölge olarak da kabul edilmektedir.
Hürmüz Boğazı’ndaki bir sorun da “karasuları” meselesidir. Önceleri İran ve Umman karasularını, 3 mil olarak uygulamaktaydılar. O dönemlerde 21 mil genişliğindeki boğazda, ortada geniş bir uluslararası su yolu bölgesi oluşmuş oluyordu. Dolayısıyla da uluslararası taşımacılık açısından geçişte genellikle herhangi bir sorun yaşanmıyordu.
İran’ın 1959, Umman’ın 1972 yılında karasularını 12 mile çıkarması ile Boğaz geçişlerinde sorunlar yaşanmaya başlanmıştır. Zira Hürmüz Boğazında uluslararası su alanı kalmamış, tüm sular İran ve Umman’ın karasuları haline gelmiştir. Bu bağlamda, Hürmüz Boğazında uluslararası bölge kalmayınca ve de boğaz bölgesinde birden fazla ülke etkin olunca, deniz geçişlerinde problemli şartlar ortaya çıkmaya başlamıştır.
Hürmüz Boğazı ile İlgili Olarak Son Yaşananlar
Hürmüz Boğazı güvenliğinin sağlanması, enerji politik ve jeopolitik açıdan önem arz etmektedir. Bir başka deyişle boğazın güvenliği, bölge için olduğu kadar dünya ekonomisi için de dikkatle üzerinde durulan hususu oluşturmaktadır. Çoğu Körfez ülkesinin zayıf askerî güce sahip olması, boğazın güvenliğinin sağlamasında yetersiz kalmaları sonucunu doğurmaktadır.
İran’da 1979 rejim değişikliğine kadar Suudi Arabistan ve İran ortaklığı, Boğazın güvenliğinin sağlanmasında önemli roller almışlardır. 1979 devriminden sonra ise İran’ın zaman zaman Hürmüz Boğazını tehdit unsuru olarak kullanmaya başladığı görülmektedir. Boğazın kuzey kıyısında egemen olan İran, Boğaz üzerinde önemli bir kontrol gücüne sahip olmaktadır. Bu bağlamda, İran enerji piyasalarını baskı altına almak üzere “Boğazı Kapatma” tehdidini kullanmaktadır.
Öte yandan Hürmüz Boğazının giderek artan enerji politik ve jeopolitik önemi güçlü devletlerin bölgeye ilgilerinin artmasına neden olmuştur. Nitekim, ABD başta olmak üzere Fransa gibi ülkeler Boğazın güvenliği ile yakından ilgilenir olmuşlardır. Özellikle ABD donanmasının, enerji güvenliğini sağlamak için bölgede çoğu kez yer aldığı gözlenmektedir. Bütün bu hususlar Hürmüz Boğazını enerji arz güvenliği açısından kırılgan bir nokta haline getirmiştir.
Son dönemde ABD ile İran arasında (daha çok nükleer konular üzerinden ifade edilen) sorunlar bağlamında gergin şartlar oluşmuşken önemli bir kritik olay yine Hürmüz Boğazı ile ilgili yaşanmıştır. Şöyle ki; (ABD basınında yer aldığı üzere) Hürmüz Boğazı’nda Şubat 2026 başında İran’ın bir ABD tankerine el koyma girişiminde bulunduğu ve bu girişimin, bölgede bulunan ABD savaş gemilerinin müdahalesiyle engellendiği ifade edilmiş olup Umman Denizi’nde Amerikan uçak gemisine yaklaşan, İran’a ait bir “İnsansız Hava Aracının (İHA)” düşürüldüğü açıklanmıştır. Görüldüğü üzere, (2026 başında kuvvetle ortaya çıkan) gerilimli anlaşmazlıkta ilk olay yine Hürmüz Boğazı ile ilişkili yaşanmıştır.
Sonuç
Dünyanın enerji-politik ve ekonomik açıdan önde gelen geçiş bölgelerinden biri, hatta en önemlisi olan Hürmüz Boğazı, global ölçekte stratejik önem taşıyan riskli bir bölgedir. Bu bağlamda, Hürmüz Boğazı enerji politikalarında bir “boğum noktası” olarak da nitelenmektedir.
Söz konusu bu boğazın kapanması veya kapalı kalması küresel enerji krizine ve de ekonomik krizlere yol açabilecek nitelik taşımaktadır. Hürmüz Boğazının açık kalması ise dünya ekonomisinin devamlılığı için vazgeçilmezlik ifade etmektedir. Bu bağlamda olmak üzere (Türkiye de dahil) Çin, Japonya, Hindistan ile ABD ve AB ülkeleri vb. gibi birçok ülke için Hürmüz Boğazı’nın açık kalması önem arz etmektedir. Keza, sadece enerji ithalatçısı ülkeler için değil, Körfez bölgesinde yer alan enerji ihracatçısı ülkeler için de Boğaz ile ilgili gelişmeler hayati önem taşımaktadır. Ayrıca, Körfez bölgesinde enerji yatırımı bulunan (bölge dışı) ülkeler için de boğazın açık kalması yine ehemmiyetle öne çıkan hususu olmaktadır.
Öz olarak belirtilmek istenirse; Hürmüz Boğazı, küresel enerji güvenliği açısından dünyanın en kritik noktalarından biri olup İran’ın boğazı kapatma tehdidi veya askeri tatbikatları, sadece bölgesel değil, dünya çapında ekonomik ve siyasi sonuçlar doğurabilecek kapasiteye sahiptir ve dünya enerji piyasasına dolayısıyla da petrol ve doğal gaz fiyatlarını doğrudan etkileyebilecek niteliktedir. Bu açıdan Hürmüz Boğazı; Körfez bölgesi ve ülkeleri söz konusu olduğunda sıklıkla gündeme gelen ve bölge ile ilgili gelişmelerin odağında yer alan ve de tüm dünya için enerji politikaları ve jeopolitik açıdan stratejik bir dar su yolu konumuna sahip bulunmaktadır ve bölge ile ilgili gelişmelerde öncelikle gündemi işgal etmektedir.
Kış aylarında artan ısınma ihtiyacı ve yükselen enerji faturaları, doğru yalıtımın sadece bir konfor değil, aynı zamanda ekonomik bir zorunluluk olduğunu bir kez daha gündeme getirdi. Türkiye’deki konut stokunun büyük bir kısmında yalıtımın yetersiz olması, kış mevsiminde enerji kayıplarının ciddi boyutlara ulaşmasına neden olurken, ODE Yalıtım yüksek performanslı çözümleriyle hem bireysel bütçeye hem de sürdürülebilir geleceğe katkı sunan stratejik hamlelerini paylaştı.
Dış cepheden çatıya, döşemeden iç mekan uygulamalarına kadar geniş bir yelpazede sunulan ısı yalıtım sistemleri, binalardaki ısı kaybını minimize ederek iç mekan sıcaklığının korunmasını sağlıyor. Bu sayede binalar daha az enerjiyle daha dengeli ve konforlu bir şekilde ısınabiliyor. Yalıtım uygulamaları sadece faturaları düşürmekle kalmıyor; enerji tüketimindeki düşüşe bağlı olarak karbon salımını da azaltarak iklim değişikliğiyle mücadelede somut bir kazanım sağlıyor.
ODE Yalıtım Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ozan Turan, Türkiye’deki mevcut tabloya dikkat çekerek çarpıcı veriler paylaştı. Ülke genelindeki 27 milyon hanenin yaklaşık 22 milyonunda yalıtımın ya hiç bulunmadığını ya da standartların çok altında olduğunu belirten Turan, gelişmiş ülkelerde birim metrekare başına yıllık enerji tüketim hedefi 30-50 kW seviyelerindeyken, Türkiye’de bu değerin halen 120-150 kW bandında seyrettiğini vurguladı. Bu durumun her kış milyonlarca haneye fazladan yük getirdiğini ifade eden Turan, doğru yalıtımın bugün için tasarruf, yarın için ise sürdürülebilirlik anlamına geldiğini hatırlattı.
Isı yalıtımının yaşam alanlarındaki konforu artırmasının ötesinde stratejik bir yatırım olduğunu belirten ODE Yalıtım, geliştirdiği yüksek performanslı çözümlerle Türkiye’nin enerji verimliliği hedeflerine katkı sağlamaya devam ediyor. Enerji kayıplarının önüne geçilmesi, sadece hane halkı ekonomisini değil, aynı zamanda ülkenin enerji ithalatına olan bağımlılığını da doğrudan etkileyen kritik bir unsur olarak değerlendiriliyor.
Dünya enerji piyasalarının kalbi geçtiğimiz günlerde Ankara’da attı. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı Dr. Fatih Birol, yoğun diplomasi trafiği içinde başkente çok kritik bir ziyaret gerçekleştirdi.
Fatih Birol’u uzun yıllardır tanıyan, her yıl düzenli olarak bir araya gelip vizyonunu bizzat kendisinden dinleyen bir gazeteci olarak onun sadece bir enerji uzmanı değil, küresel stratejinin yaşayan bir kütüphanesi olduğunu söyleyebilirim. Bugün dünya liderlerinin görüşmek için randevu sırasına girdiği, bir cümlesiyle enerji piyasalarının yönünü değiştiren Birol’un sözlerine olan itibarım, yıllar içinde haklılığını defalarca kanıtlamıştır.
Bu son Ankara ziyaretinde, Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı görüşme, Türkiye’nin önümüzdeki on yılına damga vuracak bir vizyonun tescili niteliğindeydi.
“Elektrik Çağı”na Türkiye İmzası
Fatih Bey ile her görüşmemizde altını çizdiği bir gerçek vardır. Dünya artık fosil yakıtların hegemonyasından çıkıyor ve “Elektrik Çağı”na adım atıyor. Ankara’daki temaslarında bir kez daha gördük ki; Türkiye, yenilenebilir enerjideki dev adımları, nükleer enerji hamlesi ve güçlü şebeke altyapısıyla bu yeni çağa dünyada en hazır giren birkaç ülkeden biri konumunda.
Cumhurbaşkanımız ile yapılan görüşmenin merkezindeki COP31 Antalya hedefi, Türkiye’nin artık sadece bir geçiş güzergahı değil, küresel iklim ve finans diplomasisinin “ana üssü” olacağını gösteriyor. Birol’un da vurguladığı gibi, jeopolitik krizlerin iklim krizini unutturduğu bu dönemde Antalya, dünyanın vicdanı ve çözüm merkezi olacak.
Bakanlıklarla Çizilen Yol Haritası
Külliye’deki stratejik zirvenin ardından Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar ile yapılan görüşme, bu büyük vizyonun teknik mutfağını netleştirdi. Özellikle LNG piyasasındaki arz bolluğu beklentisi ve bu durumun Türkiye’nin enerji maliyetlerini düşüreceği öngörüsü, sanayicimiz için büyük bir müjde niteliğindedir.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum ile yapılan temaslar ise COP31’in lojistik ve finansal boyutunu güçlendirdi. Türkiye, Fatih Birol’un teknik rehberliği ve Ankara’nın kararlı siyasi iradesiyle yeşil finansmana erişimde yeni bir dönemin kapısını aralıyor.
Dünya liderlerinin onun öngörüleriyle ülkelerinin enerji geleceğini şekillendirdiği bir ismin, Türkiye’nin potansiyeline duyduğu bu güven boşuna değildir. Fatih Birol gibi rasyonel ve küresel verilere dayanan bir ismin “Türkiye en hazır ülkelerden biri” tespiti, enerji portalımızda sık sık işlediğimiz “enerji bağımsızlığı” hedefimize ne kadar yaklaştığımızın en somut kanıtıdır.
Ankara, bu ziyaretle sadece enerji arz güvenliğini değil, “Elektrik Çağı”nın diplomatik liderliğini de cebine koymuştur.
Bursa’da çocuklara enerji tasarrufu bilinci aşılamak isteyen Uludağ Enerji, teknoloji ile geleneği birleştiren sıra dışı bir etkinliğe imza attı. “Enerjini Geleceğe Taşı” projesi kapsamında düzenlenen etkinlikte çocuklar, bir yandan Karagöz gölge oyunuyla gülerken, diğer yandan VR (Sanal Gerçeklik) gözlükleriyle 100 yıl sonrasının dünyasına “ışınlandı”.
Geçmişin Mirasıyla Geleceğin Teknolojisi Buluştu
Sakarya Ortaokulu ve Hürriyet Ticaret ve Sanayi Odası İlkokulu’nda düzenlenen etkinlikte, enerji tasarrufu sadece teorik bir ders olmaktan çıktı, yaşayan bir deneyime dönüştü. Bursa İl Milli Eğitim Müdürü Gürhan Çokgezer ve Uludağ Enerji Grubu CEO’su Sinan Öktem’in de katıldığı programda;
Çocuklar, bilinçsiz enerji tüketiminin 100 yıl sonra dünyayı nasıl bir yer haline getirebileceğini sanal gerçeklik ile bizzat deneyimledi.
Uludağ Üniversitesi öğrencileri, animasyon karakterleri ve yüz boyama etkinlikleriyle çocukların öğrenme sürecini bir şenliğe dönüştürdü.
“Hedef: Enerji Tasarrufunu Bir Yaşam Biçimi Haline Getirmek”
Projenin ulaştığı devasa boyuta dikkat çeken Uludağ Enerji CEO’su Sinan Öktem, 2018 yılından bu yana süregelen bu yolculukta 520 okulda 41 binden fazla öğrenciye dokunduklarını belirtti. Öktem, projenin vizyonunu şu sözlerle özetledi:
“Geleneksel gölge oyunumuzla köklerimize tutunurken, VR teknolojisiyle çocuklarımıza geleceğin sorumluluğunu gösteriyoruz. Amacımız, sadece bilgi vermek değil; çevreye duyarlı, enerjiyi verimli kullanan nesiller yetiştirerek sürdürülebilir bir geleceğe kalıcı bir imza atmak.”
MİA Teknoloji, madencilik sektörünün en büyük sorunu olan “zaman” ve “güvenlik” ikilemini ortadan kaldırmak için harekete geçti. Yerin metrelerce altında veya zorlu açık ocaklarda yaşanan arızalar, artık “Karma Gerçeklik (XR)” teknolojisiyle, uzmanlar sahaya gitmeden anında çözülecek.
İSTANBUL – Teknoloji dünyasının yenilikçi oyuncusu MİA Teknoloji, yüksek riskli çalışma sahalarının başında gelen madencilik sektöründe dijital dönüşümün fitilini ateşledi. Şirket, maden sahalarındaki teknik aksaklıklara müdahale süresini saniyelere indirmeyi hedefleyen “Karma Gerçeklik Tabanlı Uzaktan Teknik Destek Sistemi” projesini duyurdu.
Gazi Üniversitesi Teknopark onayıyla hayata geçen ve toplam bütçesi 15 milyon 500 bin TL olarak açıklanan proje, madencilikte operasyonel süreçleri kökten değiştirmeye hazırlanıyor.
Uzman Mühendisler “Sanal Olarak” Maden Sahasında
Projenin temelinde, fiziksel mesafeleri ortadan kaldıran XR (Extended Reality/Karma Gerçeklik) teknolojisi yatıyor. Geliştirilecek sistem sayesinde:
Maden sahasındaki teknisyen, taktığı karma gerçeklik gözlüğü ile gördüğü her şeyi anlık olarak merkezdeki uzman mühendise aktaracak.
Merkezdeki uzman, kilometrelerce uzakta olsa bile sanki teknisyenin yanındaymış gibi arızayı görebilecek.
Sanal işaretlemeler ve döküman paylaşımları ile bakım-onarım süreci, sahadaki personelin gözü önünde adım adım yönlendirilecek.
Bu teknoloji, özellikle ulaşımın zor olduğu derin madenlerde veya ücra sahalarda, uzman ekiplerin olay yerine intikal etmesi sırasında yaşanan zaman ve üretim kaybını sıfıra indirecek.
“Kritik Müdahalelerde Sıfır Gecikme” Hedefi
Konuya ilişkin Kamuyu Aydınlatma Platformu’na (KAP) yapılan açıklamada projenin start tarihi 01 Ocak 2026 olarak belirtildi. 24 ay sürmesi planlanan proje ile ilgili MİA Teknoloji yetkilileri, insan hayatının önceliklendirildiğine vurgu yapıyor.
Sistem, sadece arızaları gidermekle kalmayacak; aynı zamanda maden sahalarında çalışan personelin güvenliğini tehdit eden durumlarda uzaktan anlık müdahale şansı tanıyarak, iş kazalarının önlenmesinde de kritik bir rol oynayacak.
Sektörde Standartlar Yeniden Yazılıyor
MİA Teknoloji’nin bu hamlesi, sadece bir yazılım projesi olmanın ötesinde, sanayi ve madencilik sektöründe “Endüstri 4.0” ve “Giyilebilir Teknoloji” uygulamalarının somut bir örneği olarak dikkat çekiyor.
Enerji ve madencilik gibi stratejik sektörlerde Ar-Ge yatırımlarını artıran şirket, geliştireceği bu yerli yazılım altyapısı ile teknik destek süreçlerini standartlaştırarak operasyonel verimliliği maksimum seviyeye çıkarmayı hedefliyor. Projenin tamamlanmasıyla birlikte, Türk madencilik sektörünün teknolojik altyapısında önemli bir sıçrama yaşanması bekleniyor.
AKKUYU NÜKLEER A.Ş., Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nde görev alacak insan kaynağını yetiştirmeye yönelik yürüttüğü eğitim çalışmalarını kapsamlı bir adaptasyon programıyla sürdürüyor. Bu program çerçevesinde, Rusya Devlet Nükleer Enerji Kuruluşu Rosatom tarafından inşa edilen santralde görev yapacak Türk öğrenciler, önümüzdeki eğitim-öğretim yılında uzmanlık derslerini alacakları Rusya’daki önde gelen teknik üniversitelerden birini ziyaret ederek eğitim sürecine ilişkin detaylı bilgi edindi.
Program kapsamında düzenlenen ziyaretle öğrenciler, eğitim alacakları akademik ortamı yakından tanıma, mühendislik alanında elde edilen geçmiş başarıları inceleme ve öğretim üyeleriyle birebir görüşme imkânı buldu. Üniversite yerleşkesindeki derslikler, laboratuvarlar ve sosyal alanlar gezilirken, aynı zamanda yurt yaşamı, disiplin kuralları, resmi belge süreçleri ve staj olanakları hakkında da kapsamlı bilgilendirme yapıldı. AKKUYU NÜKLEER A.Ş. ve üniversite temsilcileri, öğrencilerin eğitim sürecine sorunsuz uyum sağlaması için izlenecek adımları ayrıntılı şekilde aktardı.
AKKUYU NÜKLEER A.Ş. Genel Müdürü Sergei Butckikh, nitelikli insan kaynağının Akkuyu NGS projesinin en önemli yapı taşlarından biri olduğunu vurgulayarak, gelecekte santralde görev alacak mühendislerin hem teorik hem de pratik açıdan güçlü bir eğitimden geçmesine büyük önem verdiklerini belirtti. Butckikh, öğrencilerin eğitim görecekleri üniversiteleri önceden tanımasının, mesleki sorumlulukları daha bilinçli şekilde kavramalarına ve uzmanlık derslerine daha hazırlıklı başlamalarına katkı sağladığını ifade etti.
Adaptasyon programına katılan Türk öğrenci grubunun temsilcisi Salih Şahin ise AKKUYU NÜKLEER A.Ş.’nin, programa kabul sürecinden mezuniyet ve istihdam aşamasına kadar her adımda kapsamlı destek sunduğunu dile getirdi. Şahin, üniversite ziyaretinin kendileri için önemli bir motivasyon kaynağı olduğunu belirterek, aldıkları eğitimi başarıyla tamamlayıp Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nde görev yapmayı hedeflediklerini söyledi.
Akkuyu NGS personel yetiştirme programı kapsamında Rus üniversitelerinde eğitim alan yüksek lisans öğrencileri, ilk yıl teknik ağırlıklı Rusça eğitimi alıyor. Takip eden iki yıl boyunca ise seçtikleri uzmanlık alanlarına yönelik derslere odaklanılıyor. Eğitim sürecini tamamlayan öğrenciler, Rosatom’un eğitim merkezlerinde uygulamalı çalışmalar gerçekleştiriyor ve Rusya’daki faal nükleer santrallerde bir ila üç ay arasında değişen sürelerle staj yapıyor. Mezuniyet sonrasında ise şirketin kadro planlaması doğrultusunda Akkuyu NGS bünyesinde istihdam edilmek üzere davet ediliyorlar.
Mardin’in Derik ilçesinde orta gerilim hattında meydana gelen hırsızlık girişimi, elektrik altyapısında ciddi bir hasara yol açtı. Kimliği belirsiz kişi ya da kişilerin enerji iletim hatlarındaki destek ünitelerini sökmesi sonucu üç ayrı orta gerilim direği devrilerek devre dışı kaldı. Yaşanan olay ilk anda ciddi bir enerji kesintisi riskini gündeme getirse de, Dicle Elektrik’in bölgede daha önce gerçekleştirdiği altyapı güçlendirme çalışmaları sayesinde ilçede uzun süreli bir kesinti yaşanmadı. Alternatif besleme hatlarının kısa sürede devreye alınmasıyla Derik ilçesine yalnızca beş dakika içerisinde yeniden elektrik sağlandı.
Kayıpsız, kesintisiz ve kaliteli enerji hedefi doğrultusunda yatırımlarını sürdüren Dicle Elektrik, yaşanan bu olaya hızlı müdahale ederek olası mağduriyetlerin önüne geçti. Devrilen orta gerilim direklerinin bağlı olduğu hatlar güvenlik gerekçesiyle devreden çıkarılırken, sistem yükü alternatif enerji güzergâhlarına aktarıldı. Bu sayede günlük yaşamın yanı sıra sağlık, ulaşım ve kamu hizmetlerinde herhangi bir aksama yaşanmadı.
Şirket yetkilileri, Derik’te yaşanan bu olayın, altyapıya yönelik müdahalelerin ne denli ciddi sonuçlar doğurabileceğini bir kez daha ortaya koyduğunu belirtti. Açıklamalarda, enerji iletim sistemlerinde kritik öneme sahip destek ünitelerinin hedef alınmasının yalnızca maddi zarara yol açmadığı, aynı zamanda can ve mal güvenliğini de tehdit ettiği vurgulandı. Yetkililer, güçlü altyapı yatırımları sayesinde bu tür risklerin etkisini en aza indirmeyi amaçladıklarını ifade etti.
Öte yandan, bölgede benzer bir olayın yaklaşık dört ay önce de yaşandığı öğrenildi. Destek ünitelerinin çalınması nedeniyle daha önce de orta gerilim direklerinin devrildiği, özellikle olumsuz hava koşullarının bu tür sabotajların sonuçlarını daha ağır hale getirebildiği kaydedildi. Şirket yetkilileri, yapılan her altyapı müdahalesinin doğrudan vatandaşların yaşamını etkilediğini belirterek, bu tür girişimlerin kamu malına önemli zarar verdiğine dikkat çekti.
Dicle Elektrik tarafından yapılan açıklamada, “Altyapımıza yönelik bu tür müdahaleler yalnızca şirketimizi değil, doğrudan vatandaşlarımızı mağdur ediyor. Bizler aldığımız önlemler ve yaptığımız yatırımlar sayesinde enerjinin sürekliliğini sağlayarak hem halkımızın günlük yaşamını hem de kamu hizmetlerini güvence altına alıyoruz” ifadelerine yer verildi. Olayla ilgili güvenlik birimlerinin inceleme başlattığı, hasar gören hatların kalıcı onarımı için ekiplerin çalışmalarını sürdürdüğü bildirildi.