Venezuela üzerinden yürüyen tartışmalar, yalnızca Latin Amerika’ya dair bir kriz okuması değildir. Bu dosya, bugün uluslararası sistemde nasıl bir düzen anlayışının öne çıktığını gösteren önemli bir işaret fişeğidir. ABD’nin Venezüela Devlet Başkanı Maduro’ya yönelik “özel askerî operasyonu” ve buna verilen küresel tepkiler, sessiz ama derin bir ayrışmayı görünür kılmıştır.
Bu ayrışma, “kim haklı, kim haksız” gibi dar bir çerçevede okunamaz. Asıl mesele şudur:
Devletler krizleri nasıl yönetiyor, sorunları hangi yöntemle çözmeye çalışıyor?
Bir tarafta, son yıllarda giderek yaygınlaşan bir yaklaşım var. Bu yaklaşıma göre sorunlu görülen ülkelerde lider hedef alınır, rejim gayrimeşru ilan edilir ve askerî ya da siyasi baskı devreye sokulur. Ardından “mesele çözüldü” denir. Saddam, Kaddafi, şimdi Maduro… Coğrafyalar değişir, yöntem değişmez.
Diğer tarafta ise daha az görünür ama giderek belirginleşen başka bir çizgi oluşuyor. Bu çizgi, basit ama kritik bir itiraz yükseltiyor:
Bir liderin devre dışı bırakılması, devleti ayakta tutmaz; çoğu zaman kaosu derinleştirir.
Türkiye’nin son dönemde konumlandığı yer tam olarak burasıdır.
Türkiye neden bu dili tercih ediyor?
Türkiye, Venezuela konusunda ne ABD’nin sert müdahaleci çizgisine eklemlendi ne de ideolojik bir karşı cephe kurdu. Açıklamalarda ısrarla öne çıkan kavramlar dikkat çekiciydi: istikrar, egemenlik, halkın huzuru ve uluslararası hukuk.
Bu yaklaşım yeni değil. Daha önce Somaliland meselesinde de benzer bir tutum sergilendi. İsrail’in Somaliland’ı tanıma hamlesine karşı Türkiye, açık biçimde Somali’nin toprak bütünlüğünü savundu. Çünkü mesele yalnızca Afrika Boynuzu değildi. Asıl soru şuydu:
Devletlerin sınırları ve egemenliği bu kadar kolay tartışmaya açılabilir mi?
Bu noktada Türkiye’nin durduğu yer, tek başına bir pozisyon değil.
Türkiye yalnız mı?
Hayır.
Venezuela krizinde Vatikan, yani Papalık, askerî müdahaleye açıkça karşı çıktı. Papa’nın kullandığı dil son derece netti:
Bu tür müdahalelerde bedeli yöneticiler değil, halklar öder.
Fransa, İspanya ve İtalya gibi Akdeniz ülkeleri de ABD çizgisine tam anlamıyla hizalanmadı. Açık destek vermediler; hukuku, diyalogu ve gerilimi düşürme çağrılarını öne çıkardılar. Bu ülkeler, Katolik kültürün ve güçlü devlet geleneğinin etkili olduğu siyasi yapılara sahip.
Burada gizli bir ittifaktan değil, benzer bir devlet aklından söz etmek daha doğru olur.
Ortak zemin nerede?
Ortak zemin, sorunları büyüten müdahaleler yerine düzeni korumayı önceleyen bir yaklaşımda yatıyor. Bu yaklaşım, büyük güçlerin “önce müdahale edelim, sonra sonuçlarına bakarız” anlayışına mesafeli.
Türkiye, Vatikan ve bazı Avrupa ülkeleri aynı riski görüyor:
Bir ülkede devlet çökerse, bunun sonucu yalnızca o ülkeyle sınırlı kalmaz. Göç, savaş, istikrarsızlık ve güvenlik sorunları zincirleme biçimde yayılır. Bedel küreseldir.
Bu nedenle bu aktörler, “rejim değişmeli mi?” sorusundan önce şu soruyu soruyor:
Bu yöntem dünyayı daha güvenli mi kılıyor, yoksa daha kırılgan mı hale getiriyor?
Bu yeni bir dünya düzeni mi?
Henüz değil. Ama bu tablo, yeni bir düzen arayışının işaretlerini veriyor.
ABD–Çin rekabetinin sertleştiği, kuralların aşındığı bir dönemde bazı ülkeler, sistemi tamamen yıkmadan ayakta tutacak bir denge arayışına giriyor. Türkiye bu noktada kendini ne Batı’ya karşı konumlandırıyor ne de Batı’nın otomatik uzantısı haline geliyor. Daha çok, dengeyi ve istikrarı önceleyen bir orta güç gibi davranıyor.
Eğer İran, Lübnan ya da Bosna gibi yeni kriz alanlarında da benzer tutumlar ortaya çıkarsa, bugün Venezuela’da gördüğümüz tablo bir istisna olarak değil, yeni bir küresel refleks olarak anılacaktır.
Sonuçta mesele Venezuela değil.
Mesele, dünyanın sorunları tankla mı yoksa akılla mı çözmeye çalıştığıdır.
Türkiye’nin verdiği cevap ise giderek daha netleşiyor:
Düzen yıkılarak değil, korunarak ayakta kalır.
Yazar Hakkında
Doç. Dr. Hakan Arıdemir, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Uluslararası Hukuk, Bölgesel Deniz Jeopolitiği Meseleleri ve Uluslararası Deniz Hukuku alanında çalışmalarını sürdürmektedir. Afro-Avrasya Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucu başkanı olan Doç. Dr. Arıdemir, ulusal ve uluslararası düzeyde birçok akademik projeye, çalıştaya ve yayın faaliyetlerine öncülük etmektedir. Türkiye’nin Afro-Avrasya vizyonu ve Türk dünyası stratejileri üzerine analizler üretmektedir.


