CK Enerji, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı İstanbul Avrupa Yakası, Antalya ve Sivas’taki genel müdürlüklerinde çalışanlarının çocuklarıyla birlikte kutladı.
Enerji temalı düzenlenen etkinlikte, 6-10 yaş arası çocuklar gün boyunca atölyelere katıldı, oyunlar oynadı ve çeşitli sürprizlerle keyifli vakit geçirdi.
Enerji Eğitimi Oyunla Buluştu
Etkinlikte bu yıl ilk kez “Enerji Okuryazarlığı” konusu da yer aldı. Uzman ekipler, çocuklara enerjinin nasıl üretildiğini, tasarruflu kullanım yollarını ve çevreye duyarlı enerji alışkanlıklarını eğlenceli bir dille anlattı.
CK Enerji Kurumsal İletişim Direktörü Burcu Cankurtaran, “Bu etkinlikle çocuklarımız hem eğlendi hem de enerji konusunda bilinçlendi” dedi.
Çocukların Gözünden 23 Nisan
Etkinlik öncesi çocuklara “23 Nisan’ı nasıl hayal ediyorsun?” sorusu soruldu. Gelen renkli resimler, üç şehirdeki genel müdürlük binalarında sergilendi. Çocukların neşesini ve hayal gücünü yansıtan bu resimler büyük beğeni topladı.
CK Enerji, çocuklara özel hazırladığı bu anlamlı günle, hem eğlence hem de öğrenmeyi bir araya getirdi.
Türkiye’nin büyük kısmı, adeta depremle yaşamaya kodlanmış durumda. Nüfusun yaklaşık yüzde 73’ünün birinci ve ikinci derece deprem kuşağında yaşadığı bir coğrafyada, güvenli yapılar inşa etmek yalnızca bir mühendislik gerekliliği değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk haline geldi. Ancak bu güvenliğin sağlanması, yalnızca temel ve taşıyıcı sistemlerle sınırlı değil. Günümüzde, yapı güvenliğinin görünmeyen ama kritik bileşenlerinden biri olan ısı yalıtımı, depreme dayanıklı yaşam alanlarının inşasında önemli bir rol üstleniyor.
Yüzeyin Altında Gizlenen Tehlike’nin adı, “Korozyon ve Yoğuşma“
Yapıların zamanla maruz kaldığı çevresel etkiler; nem, yoğuşma ve korozyon gibi süreçler, binanın taşıyıcı sistemini zayıflatarak onu gözle görülmeyen bir şekilde kırılganlaştırıyor. Bu görünmeyen tehditler, özellikle ısı yalıtımı olmayan ya da yetersiz olan yapılarda hızla etkisini gösteriyor. Baumit Türkiye Teknik Müdürü Meltem Bayraktar San’a göre, doğru uygulanan bir ısı yalıtım sistemi yalnızca enerji tasarrufu sağlamıyor, aynı zamanda yapının uzun ömürlü ve dirençli olmasına da katkıda bulunuyor.
Türkiye’de Her 10 Binadan 4’ü Riskli
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın verileri Türkiye’deki yaklaşık 19 milyon konutun 6 ila 7 milyonunun riskli durumda olduğunu gösteriyor. 1999 Marmara Depremi sonrası yapılan yaklaşık 5 milyon konut dışında kalan büyük yapı stoğunun depreme karşı yetersiz olduğu biliniyor. Bu tablo, yapıların hem projelendirme hem de yapı malzemesi tercihlerinde çağın gereklerine uygun olarak yeniden düşünülmesini zaruri kılıyor.
Yönetmelik Sonrası Doğan Fırsatlar
2017 yılında yürürlüğe giren Binalarda Enerji Performansı Yönetmeliği, inşa edilen yapılarda ısı yalıtımını zorunlu hale getirdi. Ancak yönetmelik öncesi inşa edilmiş milyonlarca bina için bu durum hâlâ bir eksiklik. Isı yalıtımı, yalnızca yeni yapılarda değil, mevcut binalarda da sonradan uygulanabilecek bir çözüm. San, “Zaman kaybetmeden yapılacak bir mantolama uygulaması, yapıların dayanıklılığını artırmakla kalmaz; enerji verimliliği sağlayarak sürdürülebilir bir geleceğe de katkı sunar” dedi.
Yalıtım Sadece Enerji Tasarrufu Değildir
Uzun yıllar boyunca ısı yalıtımı, daha çok enerji faturalarındaki düşüşle ilişkilendirildi. Ancak günümüzde yapı biliminde yaşanan gelişmeler, ısı yalıtımının aslında bir ‘yapısal koruma aracı’ olduğunu da ortaya koydu. Yalıtım, dış cepheleri saran bir koruyucu zırh gibi çalışarak, iklim koşullarına karşı binayı savunuyor. Bu da özellikle depremlerde yapıların göçme riskini azaltıyor.
Güvenli Kentler İçin Çok Paydaşlı Hareket Gerek
Depreme karşı dirençli şehirler yaratmak yalnızca kamu kurumlarının değil; özel sektörün, meslek birliklerinin ve bireylerin ortak çabasıyla mümkün olabilir. Bu noktada kamu-özel iş birliklerinin güçlendirilmesi, denetim mekanizmalarının daha etkin çalıştırılması ve vatandaşların bilinçlendirilmesi gerekiyor.
Baumit Türkiye, bu doğrultuda sadece ürün sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda eğitim ve bilinçlendirme faaliyetleriyle de sürece katkı sunuyor. “Biz, yalıtımı yalnızca bir ürün olarak değil, yaşamı koruyan bir çözüm olarak görüyoruz” diyerek konuşan San, bu bilincin sektöre yayılması gerektiğini belirtti.
Sessiz Bir Güç, Güçlü Bir Gelecek
Deprem gerçeğiyle yaşamak zorunda olan Türkiye’de, yapıların mukavemeti artık yalnızca betonla değil, yalıtımla da ölçülüyor. Bu noktada ısı yalıtımı, görünmeyen ama etkili bir kahraman olarak öne çıkıyor. Yapılara uzun ömür, insanlara ise güvenli yaşam alanı sunan bu sessiz güç, geleceğin kentlerini bugünden şekillendirmeye başladı.
Sudan son dönemlerde, hükümet kuvvetlerinin kazanımlarıyla tekrardan dikkatleri üzerine çeken bir ülke durumuna gelmiş bulunmaktadır. Bilindiği üzere Sudan, Kızıldeniz’e olan kıyısıyla önemli ve stratejik bir konuma sahiptir.
Ülkenin yakın geçmişine bakıldığında hayli çalkantılı dönemlerin yaşandığı da görülmektedir. Bunlardan biri; Eylül 2021’deki darbe girişimi ve takiben 25 Kasım 2021’de yaşanan askeri müdahaledir. Daha sonra Sudan’da 2023 yılında Sudan ordusu ile paramiliter Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) olarak nitelenen güçler arasında silahlı çatışmalar başlamış ve kısa zamanda iç savaşa dönüşmüştür. Çatışmalar devam ederken ülkede yerinden edilme, siyasi istikrarsızlık ve açlık sorununun baş gösterdiği gözlenmiştir. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler (BM) raporlarına göre, Sudan’daki çatışmalar nedeniyle binlerle ifade edile insanın hayatını kaybettiği on binlercesinin yaralandığı, yaklaşık 130 binden fazla Sudanlının ise yerinden edildiği ve önemli sayıda insanın da açlık kriziyle karşı karşıya olduğu belirtilmektedir.
Son olarak; Sudan’da ordu, (yaklaşık iki yıl sonra) başkent Hartum’un kontrolünü yeniden ele geçirerek Cumhurbaşkanlığı Sarayı ve Merkez Bankası gibi kritik noktalara hâkim olmuş ve HDK güçlerinin geri çekilmesiyle iç savaşın seyrini değiştirecek bir dönüm noktası yaşanmış bulunmaktadır. Burada önemli bir konu da; Sudan ordusunun Türkiye’den tedarik ettiği Bayraktar TB2’lerin, çatışmaların seyrinin değişmesinde önemli bir unsur olarak görev yaptığı ve ordunun üstünlük sağlamasında etkin olduğu hususu olmaktadır.
Sudan gibi jeopolitik önemi olan bu ülkeyi, öncelikle yakından incelemek yerinde olacaktır. Sudan Afrika’nın doğusunda Kızıldeniz kıyılarından başlayarak Batı Afrika’ya kadar uzanan “Sahel Bölgesi”nin doğu ayağını oluşturmaktadır. Günümüzde, Sudan olarak vasıflandırılan ülke yüzölçümü itibariyle Afrika’nın en büyük ülkelerinden biridir.
Burada şunu da belirtmek gerekir ki Sudan; yer altı zenginlikleri, su kaynakları ve doğal yapısıyla her dönemde dikkatleri üzerine toplamış bir bölge olmuş olup Nil Vadisi dışında önemli bir kısmı çöllerle kaplıdır. Dolayısıyla nüfusu, sahip olduğu topraklara göre hayli düşüktür. Dünyanın en uzun nehri olan Nil’in iki önemli kolu olan Beyaz Nil ve Mavi Nil ülke başkenti olan Hartum’da birleşmektedir (Şekil 1). Nil’in söz konusu bu iki kolu arasında “Cezire” olarak nitelenen geniş bir ova yer almaktadır. Bu ova; pamuk, yerfıstığı ve tarım ürünlerinin yetiştirildiği önemli bir tarım alanıdır.
Şekil 1 Sudan Bölgesi
Bölgenin tarihi geçmişinin, kadim Mısır medeniyetinin zengin Yukarı Mısır bölgesi olan Nubye’ye dayandığı ifade edilmektedir. M.S. 7. Yüzyılda Sudan’a, gelen Araplarla birlikte ticaret canlanmış ve İslamiyet de yayılmıştır. Mısır’ın 1517’de Osmanlılar tarafından fethedilmesi ile de Sudan bölgesinde Osmanlıların etkinliği söz konusu olmuştur. Bu bağlamda, Kızıldeniz kıyısında stratejik bir ada olan Sevakin (veya Suakin) Adası da bu dönemden itibaren Osmanlıların önem verdiği ve bu bölgede görevlendirilen Osmanlı üst düzey görevlilerinin ikamet ettiği özel bir mahal olmuştur.
Daha sonraları, Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa 1821’de Nil havzasını (Eski Mısır’daki gibi) tek bayrak altına almış, takiben de İngiliz etkinliği söz konusu olmuştur. İngilizlere karşı “Ensar hareketi” 1881’de oluşmuşsa da 1899’da İngilizlerin Sudan’a fiilen girmesiyle bu hareket dağıtılmıştır. Lozan antlaşmasıyla da 1923’te Sudan’ın, resmen Osmanlı ve Türklerle ilişkisi kesilmiştir.
Bununla beraber, bölgede 1920’li yıllardan itibaren çok sayıda isyanlar görülmüş 1956’da ise ülke bağımsızlığını kazanmıştır. Ancak, bu tarihten sonra da ülkede darbeler yaşanmış ve Sudan’ın güney bölgesinde karşı hareketler de hep görülmüştür.
2003 yılında olayların tırmanmasıyla birlikte 2007’de kanlı çatışmalar yaşanmış ve yapılan referandumla Ocak 2011’de Hıristiyan-Animist grupların etkin olduğu Güney Sudan, ekseriyeti Müslüman-Arap olan Kuzey Sudan’dan ayrılma kararı almış ve Temmuz 2011 tarihi itibariyle bölünme gerçekleşmiştir. Böylece bölge, Müslümanların çoğunlukta olduğu “Sudan” ile Hristiyanların çoğunlukta olduğu “Güney Sudan” olarak ikiye bölünmüştür (Şekil 1).
Bu karar o dönemde Mısır tarafından kabul görmemiş olmakla beraber Mart 2011’de Mısır’da yönetimin değişmesiyle Mısır konuya müdahil olamamıştır. Bu tarihten sonra da (Kuzey) Sudan’da arka arkaya darbeler yaşanmış ve son olarak iç savaş durumu yaşanır olmuştur.
Ekonomik ve Enerji Politik Değerlendirme
Sudan’da ekonomi tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. Bununla beraber yer altı zenginlikleri önemlidir. Söz konusu yeraltı zenginlikleri arasında; Kromit, mermer, manganez, alçıtaşı, tuz ve mika ile beraber zengin olarak nitelenebilecek petrol, bakır, çinko, altın, gümüş, demir, tungsten ve uranyum madenleri bulunmaktadır. Petrol halen en stratejik yeraltı kaynağı durumundadır.
Ekonomik açıdan bakıldığında; ülkede kişi başı Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH), 2000 USD mertebesindedir ve dolayısı ile yoksul ülkeler arasında yer almaktadır. Bu bağlamda, ihtiyaçlarının önemli bir kısmını ithal etmektedir. Buna karşın altın, petrol, canlı hayvan, et, deri, şeker, pamuk, susam ve yer fıstığı ihraç etmektedir.
İhracatı, ithalatının üçte biri kadardır. Çin, ülkedeki en önde gelen yatırımcı durumundadır. 1997’den itibaren de ABD, ülkeye ekonomik ve ticari yaptırımlar uygulamış olmakla beraber Ekim 2017’de bu uygulamaların kaldırılması kararı alınmıştır.
Petrol, 2000’li yıllardan itibaren ülke ekonomisinde öne çıkmış bulunmaktadır. Bölünmeden sonra petrolün yaklaşık 3/4’ü Güney Sudan’da kalmış olmakla beraber önemli rafineriler Sudan’da bulunmaktadır. Ayrıca, Güney Sudan’ın denize kıyısı olmadığından petrolün limana ulaştırılması Sudan’daki Port Sudan limanı üzerinden olmaktadır (Şekil 1). Dolayısı ile boru hatlarının önemli bölümü Sudan’da yer almaktadır. Bununla beraber, Güney Sudan petrolünün denize taşınmasına ilişkin olarak Kenya üzerinden bir boru hattının döşenmesi konusunda bir projeyi de geliştirmiş bulunmaktadır.
Sudan’da petrol çıkarımında, Çin, Malezya ve Hindistan gibi ülkelerin etkin oldukları görülmektedir. Port Sudan limanına ulaşan petrol boru hattı da yine bu ülkelerin şirketleri tarafından inşa edilmiştir. Fazla olarak, Çinli şirketlerin petrol araştırmalarında etkin olduğu da görülmektedir.
Burada şunu da ifade etmek gerekir ki; Sudan 1990’lı yılların başlarında petrol ithal eden bir ülke durumundayken son dönemlerde petrol ihraç eden ülke haline gelmiş bulunmaktadır. Söz konusu petrol ihracatının da (iç savaş öncesi) yıldan yıla arta gittiği gözlenmiştir. Sudan’ın en çok petrol ihracatı yaptığı ülkelerin, söz konusu yatırımlarda önemli paya sahip olan ülkeler olduğu da gözlenmektedir.
Sudan’ın yenilenebilir enerji konusunda da önemli sayılabilecek hamlelerinden bahsedilebilir. Bunlardan belki de en önemlisi hidrolik santrallardır. Nil ve kolları üzerinde çok sayıda baraj ve hidrolik santral kurulması planlanmaktadır. Mısır bu projelere, (kendisinin Nil’i kullanımının olumsuz etkileyebileceğini gerekçe göstererek) karşı çıkmakta olmasına karşın söz konusu baraj projeleri hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Burada da yine Çin’in etkisi görülmektedir. Hidrolik santral çalışmalarından ayrı olarak özellikle rüzgâr ve güneş santralı projeleri de gündeminde bulunmaktadır.
Burada önemle belirtmek gerekir ki; Sudan önemli bir su yolu olan Kızıldeniz’in orta bölgesinde yer almakta ve enerji yollarını kontrol edebilme yetisine sahip bir konumda bulunmaktadır. Geçmişte ticareti kontrol etmesi bağlamında önem taşırken, günümüzde de ekonominin yanı sıra enerji politik bağlamda da stratejik bir ehemmiyete sahip bulunmaktadır. Zira, Kızıldeniz’in Güneyinde yer alan Bab-ül Mendep Boğazı’ndan ve Kuzeyinde yer alan Süveyş Kanalı üzerinden hiç de küçümsenmeyecek miktarlarda petrol taşınmaktadır. Ancak, Gazze olaylarından sonra Yemen’in Gazze’ye destek vermesi bağlamında bölgede yaptığı ataklar Kızıldeniz geçişlerinde önemli düşmeye neden olmuştur. Bu durum Sudan’ı da etkileyen bir husustur.
Türkiye de, bölgeye ilgi göstermekte olup Sudan’ın Port Sudan limanına yakın ve korunaklı bir konumuna sahip olan Sevakin adası (Şekil 1) için 2019 yılında, 99 yıllığına anlaşma imzalanmıştır. Söz konusu ada, Kızıldeniz üzerinde son derece stratejik konuma sahip olmanın yanı sıra İslami Kutsal topraklar olan Mekke ile Suudi Arabistan’ın liman ve ticaret kenti Cidde’nin de hemen karşısında yer almaktadır.
Türkiye ile Sudan arasında ekonomik, askeri, kültürel, bilimsel, eğitim, enerji, tarım gibi pek çok alanda anlaşma, mutabakat zaptı ve protokoller imzalanmıştır. Bu bağlamda iç savaş öncesi Türkiye ile Kızıldeniz’de gemiler vasıtasıyla elektrik üretimini 150 MW’tan 250 MW’a çıkarılması yönünde bir anlaşma imzalanmıştır.
Sonuç
Sudan Kızıldeniz’deki konumu ve Afrika’da Sahel Bölgesi içindeki yeri itibariyle stratejik bir ülke durumundadır. Bu bağlamda, Afrika Kıtası’nda Sahra Çölü’nün güneyi ile savanlar arasında yer alan ve Kızıldeniz ile Atlantik Okyanusu arasında uzanan Sahel Bölgesi için Sudan’ın yeri önem arz etmektedir. Geniş bir tanımlamayla Sahel ülkeleri olarak betimlenen ve Moritanya, Mali, Burkina Faso, Cezayir’in güneyi, Nijer, Nijerya’nın kuzeyi, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Güney Sudan ve Eritre’yi içeren bölgenin önemli bir Kızıldeniz çıkış ülkesi Sudan olmaktadır.
Söz konusu bölgede halen çalkantılı ve sorunlu durumlar yaşansa da bölgenin sahip olduğu yeraltı zenginlikleri ve göç rotası nedeniyle küresel güçlerin ilgisini çekmektedir. Bu bağlamda (halen Kızıldeniz geçişi sorunlu olsa da) Uzak Doğu’dan ve Körfez Bölgesinden Avrupa’ya veya tersine olarak Avrupa ve hatta Amerika’dan Afrika’nın doğusuna ve de Asya’ya gerçekleşen ekonomik ve enerji politik ticaret dolayısıyla ve ilaveten Modern İpek Yolu güzergahları için Sudan’ın önemi hayli yüksektir.
Türkiye için Sudan, Afrika’da en kapsamlı ilişki ve işbirliğine sahip olduğu ülkeler arasında yer almaktadır. Bu bağlamda, Türkiye ile Sudan arasında iyi düzeyde seyreden siyasi ilişkiler, uluslararası örgütler ve platformlardaki işbirliğine de yansımaktadır. Nitekim iki ülke arasında imzalanan çeşitli anlaşmalarla başta enerji, tarım, sağlık, güvenlik ve eğitim olmak üzere birçok alanda ilerleme sağlanmış bulunmaktadır. Dolayısıyla Sudan hükümetinin ülkede istikrarı sağlayabilmesi Türkiye için de önem arz etmektedir.
Öz olarak belirtilmek istenirse, Sudan’da yaşanan tüm siyasi çalkantılara rağmen son olarak (Türkiye’nin de desteklediği) hükümet güçlerinin önemli mahalleri kontrol altına almasıyla birlikte, ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik yaşanan gelişmeler ekonomik ve enerji-politik anlamda stratejik bir bölgede yer alan bu ülkenin durumunu ve bölgedeki gelişmelere bağlı olarak konjüktürel şartlarını önemle etkileyecektir denebilir.
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile Türk Cumhuriyetleri arasındaki ilişkiler, sanıldığı gibi son dönemde ortaya çıkmış bir gelişme değildir. Aksine, bu ilişkiler 1990’ların başına, yani Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını yeni kazandıkları döneme kadar gitmektedir. Örneğin:
• Azerbaycan – GKRY tarafından 24 Aralık 1991’de tanındı, kendisi de 2 Nisan 1992’de GKRY’yi tanıdı. • Kırgızistan – 1992’de karşılıklı tanıma gerçekleşti. • Kazakistan – Aynı şekilde 1992’de tanındı ve tanıdı. • Özbekistan – GKRY ile ilişkilerini 1997’de resmileştirdi. • Türkmenistan – 2007’de tanıma gerçekleşti.
Bu veriler, Semerkant Zirvesi’ndeki “BM kararlarına bağlılık” ifadesinin bir dönüm noktası değil, mevcut diplomatik zeminin devamı olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla bu durum, “KKTC’yi satma” ya da “ihanet” şeklinde değerlendirilmemelidir.
Dikkat çekilmesi gereken başka bir husus da şudur: Bu tanımalar gerçekleşmiş olsa da, Türk Cumhuriyetleri uzun yıllar boyunca GKRY ile aktif diplomatik ilişkiler kurmaktan imtina etmişlerdir. Elçilikler açılmamış, yoğun temaslar sağlanmamıştır. Bu, GKRY’nin tanınmasının aslında bir formalite düzeyinde kaldığını, fiilen ise Kıbrıs meselesinde Türkiye’ye hassasiyet gösterildiğini kanıtlar niteliktedir.
Bu bağlamda şunu vurgulamak gerekir: GKRY’nin tanınması, KKTC’nin tanınmasına engel teşkil etmez. Bu iki durum birbirini dışlamaz. Nitekim KKTC’nin Türk Devletleri Teşkilatı’na gözlemci üye olarak kabul edilmesi (11 Kasım 2022) bu yönde atılmış çok önemli bir adımdır.
Bu tarihsel bağlam dikkate alındığında, Türk Cumhuriyetlerinin GKRY ile olan ilişkilerinin Semerkant Zirvesi bağlamında “yeni bir kırılma” olarak değil, mevcut jeopolitik gerçekliğin bir devamı olarak görülmesi gerekir. Eleştiriler duygusallıktan ziyade tarihsel farkındalık ve diplomatik olgunluk çerçevesinde yapılmalıdır.
ABD ile Çin arasında uzun süredir devam eden ticaret savaşında gerilim tırmanmaya devam ediyor. Taraflarca uygulamaya konulan %100’ü aşan gümrük vergileri, iki ülke arasındaki mal akışını neredeyse durma noktasına getirerek dünya ekonomisinin kırılganlığını daha da artırıyor.
Karşılıklı Misillemeler Krizi Derinleştiriyor
Nisan ayı başında Başkan Donald Trump tarafından duyurulan yüksek gümrük vergileri, Çin’in hızlı ve benzer nitelikteki adımlarıyla karşılık buldu. Kısa süre içerisinde her iki ülke de ithalat kalemlerine %125 düzeyinde ek vergiler uygulayarak, ticaretin seyrini belirleyici ürünleri hedef aldı. Bu yeni tarifeler; ABD’nin tarım ve ileri teknoloji ürünlerinden, Çin’in tekstil ve oyuncak gibi ihracat yoğun sektörlerine kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor.
Trump’ın Ticaret Anlayışı, Önce Amerika
Başkan Trump, bu sert ticaret politikalarını, dış ticaret açığını kapatma ve üretimi yeniden ülke içine çekme stratejisinin vazgeçilmez bir parçası olarak görüyor. Ona göre, kısa vadede yaşanacak maliyet artışı, uzun vadede elde edilecek stratejik kazanımlar karşısında ihmal edilebilir. Trump’ın bu yaklaşımı, küresel ticaret ağlarına karşı daha içine kapanık bir ekonomik vizyonu da yansıtıyor.
ABD Ekonomisinde Gerileme Tehlikesi
Ancak bu politikaların ülke ekonomisinde ciddi yan etkilere yol açma ihtimali göz ardı edilemiyor. Özellikle tedarik zincirlerinde yaşanabilecek aksaklıklar; otomotivden kimyaya, elektronikten tüketici ürünlerine kadar pek çok sektörde üretim maliyetlerini artırabilir. Beklentilere göre, yılsonuna kadar enflasyonun %4’e çıkması ve faiz oranlarının %5-6 seviyelerine yükselmesi, ekonomik durgunluk ihtimalini gündeme getirebilir.
En kötü senaryolar arasında, yatırımcı güveninin sarsılması, sermaye kaçışı ve ABD dolarına olan küresel güvenin azalması öne çıkıyor. Son günlerde doların Euro karşısındaki değer kaybı %5’e yaklaşırken, hazine tahvili faizlerinde 50 baz puanlık artış yaşandı. S&P 500 endeksinin %7,6 oranında değer kaybetmesi, piyasaların bu gelişmelere olumsuz tepki verdiğini gösteriyor.
Çin İç Piyasayı Canlandırmaya Odaklanıyor
Çin yönetimi ise iç talebi canlandırarak krizin etkilerini sınırlandırma çabasında. Üreticilerin önemli bir kısmı gelirlerini iç satışlardan elde ederken, ABD’ye olan ihracatın genel ihracat içindeki payı %3’ün altında kalıyor. Bu bağlamda Çin hükümeti, özellikle KOBİ’leri destekleyen teşvik paketlerini artırmayı planlıyor. Ancak dış piyasalardaki belirsizlikler ve finansman maliyetlerindeki artış, bu stratejinin etkisini sınırlayabilir.
Ortak Ülkeler İçin Zor Bir Dönem Başladı
Ticaret savaşının etkisi, yalnızca iki büyük güçle sınırlı değil. Arada kalan ülkeler, kendi sanayilerini korumak ya da ABD’nin çizdiği yola paralel hareket etmek gibi tercihlerle yüzleşmek zorunda kalabilir. Bu, Asya-Pasifik bölgesinde tedarik zinciri değişikliklerine neden olabilir. Çin’in bu durumu lehine çevirebilmesi için, ihracat yaptığı ülkelere güven vermesi ve dengeleyici ticaret önlemleri alması kritik önem taşıyor.
Küresel Ekonomide Yeni Dönem Kapıda
ABD-Çin hattındaki bu gerilim, sadece iki ülkenin değil, tüm dünyanın ekonomik düzenini yeniden şekillendirme potansiyeline sahip. Bu süreçte alınacak politik kararlar, küresel yatırımcıların ve üreticilerin yönünü belirleyecek. Özellikle çok taraflı ticaret yapılarının geleceği, önümüzdeki aylar içinde daha net ortaya çıkacak.
Küresel ölçekte rüzgar enerjisi sektörünün en prestijli organizasyonlarından biri olan WindEurope 2025, bu yıl Kopenhag’da düzenlenirken Türkiye’den yoğun katılım dikkat çekti. Türkiye Rüzgar Enerjisi Birliği (TÜREB), ülkenin rüzgar enerjisindeki potansiyelini uluslararası düzeyde tanıtmak amacıyla 100’ün üzerinde katılımcıdan oluşan güçlü bir heyetle etkinlikte yer aldı.
Etkinliğin öne çıkan başlıklarından biri, TÜREB Başkanı Dr. İbrahim Erden’in moderatörlüğünü üstlendiği “Türkiye Rüzgarında Yeni Dalga: Büyüme, Yatırım ve Küresel Rekabet” başlıklı özel oturum oldu. Oturumda; TC Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi Başkan Yardımcısı Zeynel Kılınç, Enerjisa Üretim CEO’su Mert Yaycıoğlu ve TÜREB Sanayiden Sorumlu Başkan Yardımcısı, aynı zamanda TPI EMEA Bölgesi Başkan Yardımcısı Gökhan Serdar konuşmacı olarak yer aldı.
Türkiye’nin Rüzgar Yolculuğu: Sıfırdan 14 GW’a
TÜREB Başkanı Dr. İbrahim Erden, Türkiye’nin yirmi yıllık rüzgar enerjisi serüvenini değerlendirerek, birkaç yüz megavattan 14 GW kurulu güce ulaşıldığını, bu ilerlemenin kamu-özel sektör iş birliğinin güçlü bir örneği olduğunu belirtti. 2035 yılına kadar bu kapasitenin 48 GW’a çıkarılmasının hedeflendiğini belirten Erden, WindEurope 2025’e geniş bir heyetle katılım sağlanmasının da Türkiye’nin sektöre verdiği önemin bir göstergesi olduğunu söyledi. Türkiye’nin 2028’de WindEurope’a ev sahipliği yapmak için aday olduğunu da duyurdu.
Enerji Bağımsızlığı Vurgusu
Yatırım Ofisi Başkan Yardımcısı Zeynel Kılınç, Türkiye’nin enerji bağımsızlığını güçlendirme stratejisine dikkat çekerek, daha fazla yerli üretim ve yatırım ile bu hedefin desteklenmesi gerektiğini vurguladı. Devlet ve özel sektör arasındaki iş birliğinin gelişmesinin, sektörün ilerlemesi için kritik olduğunu ifade etti.
Sektörel Zorluklar ve Dijitalleşme
Enerjisa Üretim CEO’su Mert Yaycıoğlu, sektörün önünde duran temel zorluklara değinerek uzun izin süreçleri, şebeke bağlantısı gibi teknik konular ile sosyal etkilerin yatırım süreçlerini etkilediğini belirtti. Bu sorunların çözümüne yönelik olarak izinlerin hızlandırılması, kamu desteğinin artırılması gerektiğini vurguladı. Ayrıca, dijitalleşme ve siber güvenliğin rüzgar enerjisi sektöründe önümüzdeki dönemde daha da önemli hale geleceğini söyledi.
Tedarik Zincirinde Güvenli Ortaklık
TÜREB Başkan Yardımcısı ve TPI EMEA Bölgesi Başkan Yardımcısı Gökhan Serdar ise Türkiye’nin Avrupa için güvenilir bir tedarik zinciri partneri olduğunu vurgularken, bu pozisyonun korunması için Avrupa ile daha yakın iş birliklerinin gerekliliğine işaret etti. Serdar, rüzgar sanayiinde devlet-yatırımcı dengesinin sağlıklı kurulmasının ekonomik büyüme için kilit rol oynadığını ifade etti.
WindEurope 2025’te verilen bu güçlü mesajlar, Türkiye’nin rüzgar enerjisi sektöründe sadece yerel değil, küresel ölçekte de etkili bir aktör olma yolundaki kararlılığını yansıtıyor. Etkinlikte sergilenen vizyon ve uluslararası ortaklık çağrıları, Türkiye’nin yenilenebilir enerji hamlesinde yeni bir dönemin kapılarını aralıyor.
Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (TSKB), sürdürülebilir finans alanındaki öncü adımlarını yeni bir ödülle taçlandırdı. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin ev sahipliğinde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile Sürdürülebilir Üretim ve Tüketim Derneği (SÜT-D) iş birliğiyle düzenlenen 10. İstanbul Karbon Zirvesi’nde TSKB, “Düşük Karbon Kahramanı” unvanına layık görüldü.
Bu yıl onuncusu düzenlenen zirvede, TSKB’nin geliştirdiği “Türkiye’nin Geçiş Finansmanı Entegre İlk Sürdürülebilir Finans Çerçevesi” öne çıktı. Banka, bu yenilikçi model sayesinde yalnızca Türkiye’de değil, uluslararası alanda da dikkat çeken bir başarıya imza attı. ICMA (Uluslararası Sermaye Piyasaları Birliği) standartlarıyla uyumlu olarak geliştirilen bu çerçeve, Türkiye’nin 2053 Net Sıfır hedefi doğrultusunda düşük karbonlu bir ekonomiye geçişini destekleyen önemli finansal araçlardan biri olarak tanımlanıyor.
TSKB, özellikle yüksek emisyonlu sektörlerin yeşil dönüşüm süreçlerini finanse etmek adına hazırladığı bu entegre yapı ile geçiş finansmanına yeni bir boyut kazandırdı. Banka, 2022 yılında Net-Sıfır Bankacılık Birliği’ne katılarak 2050 yılına kadar yatırım portföyünü net sıfır emisyonla uyumlu hale getirme taahhüdünde bulunmuştu. Bu kapsamda 2030 yılına kadar 4 milyar ABD doları tutarında iklim finansmanı sağlamayı hedefleyen TSKB, 2024 itibarıyla bu hedefin yüzde 18’ini gerçekleştirmiş durumda.
Aynı zamanda, bankanın kredi portföyünün yüzde 58’i, sürdürülebilir kalkınma amaçlarına hizmet eden projelere ayrılmış durumda. Bu projeler arasında yenilenebilir enerji, enerji ve kaynak verimliliği, döngüsel ekonomi ile depreme dayanıklı yeşil yapılaşma gibi konular ön planda yer alıyor.
Zirve kapsamında düzenlenen “Karbonsuzlaşan Ekonomi ve Yeşil Akçe” oturumunda ise iklim finansmanının önemi ve sürdürülebilir geçiş süreçleri tartışıldı. Bu oturumun moderatörlüğünü, TSKB’nin sürdürülebilirlik danışmanlığı iştiraki ESCARUS’un Genel Müdürü Dr. Kubilay Kavak üstlendi. Oturumda, TSKB Kalkınma Finansmanı Kurumları Müdürü Bahadır Koçaker de bankanın stratejilerini ve yol haritasını katılımcılarla paylaştı.
TSKB, aldığı bu sertifika ile iklim değişikliği ile mücadelede ve sürdürülebilir kalkınma vizyonunda sorumluluk üstlenmeye devam ettiğini bir kez daha kanıtladı. Banka, finans sektörü içinde sadece bir yatırım kurumu olmanın ötesine geçerek çevresel etkilerin azaltılmasına yönelik kalıcı çözümler üretmeye devam ediyor.
Enerjisa Üretim, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı, minik katılımcıların geleceğin çevre dostu olarak yetiştirilmesini sağlamak amacıyla renkli ve öğretici bir etkinlik ile kutladı. KidZania İstanbul’da gerçekleşen bu özel etkinlik, enerji tasarrufu bilgisini eğlenceli bir biçimde kazandırmayı amaçladı.
Etkinlik, çocukların yoğun ilgisiyle karşılandı. Yenilenebilir enerji kaynakları boyama etkinliğinde renkli bir biçimde çocuklara öğrenme fırsatı sunan çocuk boyama atölyesinde, minik misafirler kitap çizeri Büşra Çakmak ile bir araya gelerek kendi hayal dünyalarını renklendirdiler. Rüzgar, güneş ve su enerjisi gibi eklenti enerji kaynaklarıyla ilgili bilgilendirici faaliyetler gerçekleştiren çocukların hayalleri boyama kitabına yansıdı.
Boyama yaparken yaratıcılıklarını sergileyen çocuklar, enerji tasarrufu hakkında bilgi edinerek çevre bilincini geliştirdiler. Eğitici oyunlar ve öğrenme etkinlikleri sayesinde enerji tasarrufunun artmasının vurgulandığı etkinlikte, çocukların eğlenerek eğlenmelerine olanak tanındı.
Bayram Coşkusu ve Neşeli Anlar
Etkinliğin bir diğer ilgi çekici yanı, Enerjisa Üretim’in sevimli maskotu oldu. Maskot, çocuklarla birlikte dans edip oyunlar oynayarak etkinliği daha da neşeli hale getirdi. Katılımcı çocuklar, Türk bayrakları ile etkinlikte bir araya gelerek, 23 Nisan Bayramı’nı erken kutlayarak ulusal birlik ve beraberlik ruhu tablosu oluşturdular.
Özel olarak tasarlanan fotoğraf alanlarında aileleriyle birlikte resimler çektiren çocuklar, anılarını ölümsüzleştirmek için poz verdiler. Ayrıca etkinlik sonunda minik çizerlere hediye edilen rüzgar gülü tasarım seti, onlara sağlıklı bir gelecek için enerji tasarrufu bilincini pekiştiren bir hatıra oldu.
Enerjisa Üretimin Sorumluluk Anlayışı
Enerjisa Üretim Yöneticileri de etkinlikte çocuklarla bir araya gelerek, onların projesi hakkında daha fazla bilgi edinmelerine yardımcı oldular. Sürdürülebilir enerji politikası bakış açısını ve katkı sağlama hedefini destekleyen etkinlik, enerji tasarrufuna ilgiyi artırmanın da önemli bir parçası olarak öne çıktı.
Enerjisa Üretim ve KidZania İstanbul iş birliğiyle hayata geçirilen “Enerji Üretim Merkezi” projesi, doğadan gelen enerjinin temsilini parçalarını aktararak olumlu bir örnek teşkil etmektedir. Böylece çocuklar öğrenirken eğlenmenin yanı sıra çevre dostu bir yaşam biçiminin temellerini atmış oluyor.
Geleceğin Sürdürülebilirliği İçin Bir Adım
Enerjisa Üretim’in bu anlamlı gününde, enerji tasarrufunun aşılanması ve eğlenerek öğrenmeyi teşvik etmek amacıyla düzenlenen boyama atölyesi etkinliği, verimli bir etkinlik olarak hafızalarda yer aldı. Etkinlik, hem bireylerin enerji tasarrufu konusunda bilinçlenmelerine yardımcı oldu hem de geleceğimizin sürdürülebilirliği adına umut verici bir adım olarak dikkat çekti.
Türkiye’nin enerji dönüşümünde öncü adımlar atan Kalehan Enerji, Bingöl’ün Solhan ilçesinde yer alan Yukarı Kaleköy Barajı ve Hidroelektrik Santrali (HES) ile sürdürülebilir enerji üretimindeki başarısını uluslararası düzeyde tescilletti. Santral, Uluslararası Karbon Sicili (ICR) tarafından yürütülen ayrıntılı doğrulama sürecini tamamlayarak, temiz enerji üretimini resmi olarak belgeleyen karbon kredisi sertifikasını aldı.
1,5 TWh Temiz Enerji, 835 Bin Ton Karbon Engeli
Yukarı Kaleköy HES, yıllık 1,5 teravatsaat elektrik üretimiyle, yalnızca Türkiye’nin enerji ihtiyacına katkı sunmakla kalmıyor; aynı zamanda yılda 835 bin tonun üzerinde karbon salımının da önüne geçiyor. Bu miktar, karbon ayak izinin azaltılması bakımından ciddi bir çevresel etki yaratırken, Kalehan Enerji’nin sürdürülebilir üretim politikalarını güçlendiren somut bir adım olarak dikkat çekiyor.
ICR Doğrulama Süreci Başarıyla Tamamlandı
Kalehan Enerji’nin üst düzey yöneticilerinden Emrah Keleş, yürütülen denetim ve doğrulama süreciyle ilgili olarak, sürecin titizlikle planlandığını ve ayrıntılı aşamalardan geçilerek tamamlandığını belirtti. Mayıs ayında başlatılan sürecin yıl sonuna kadar başarıyla tamamlandığını vurgulayan Keleş, karbon kredisiyle birlikte santralin temiz enerji üretiminin tescillendiğini ifade etti. Keleş ayrıca, şirketin diğer iki enerji santrali için de benzer doğrulama sürecini yakın zamanda tamamlamayı hedeflediklerini aktardı.
Türkiye’nin Özel Sektör Tarafından Kurulan En Büyük HES’i
Yukarı Kaleköy HES, 626,85 megavat kurulu gücüyle Türkiye’nin özel sektör eliyle kurulan en büyük hidroelektrik santrali olma özelliğini taşıyor. 2018 yılının Nisan ayında faaliyete geçen santral, yalnızca enerji üretimiyle değil, sağladığı yerel istihdam ve bölgesel kalkınma desteğiyle de ön plana çıkıyor. Murat Nehri üzerinde konumlanan tesis, bölgedeki hidrolojik kaynakların verimli kullanılmasına önemli katkı sağlıyor.
Uluslararası Alanda Takdir Edilen Bir Proje
Yukarı Kaleköy HES, yalnızca enerji üretimiyle değil, mühendislik başarısı ve çevresel uyumu ile de uluslararası arenada dikkat çekti. Santral, Uluslararası Büyük Barajlar Komitesi (ICOLD) ve İspanya Büyük Barajlar Komitesi (SPANCOLD) tarafından “En İyi Proje” birincilik ödülüne layık görüldü. Bu ödül, santralin dünya çapında örnek bir hidroelektrik proje olarak kabul edilmesini sağladı.
Yeşil Mutabakat ve Enerjide Geleceğe Uyum
Avrupa Birliği Yeşil Mutabakatı çerçevesinde 2050’ye kadar karbon salımının azaltılması hedefi, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde de dönüşümün önünü açıyor. Bu bağlamda Kalehan Enerji’nin gerçekleştirdiği karbon kredisi sertifikasyonu, özel sektörün çevreci enerji yatırımlarına olan katkısının somut bir örneği niteliğinde. Santral, Türkiye’nin enerji portföyündeki yenilenebilir kaynakların payını artırırken, aynı zamanda uluslararası sürdürülebilirlik standartlarına da entegre oluyor.
Temiz Enerji, Temiz Gelecek
Kalehan Enerji, karbon emisyonunu azaltma yönündeki kararlı duruşunu her geçen gün daha ileri taşırken, çevre dostu projelerle Türkiye’nin yeşil enerji hedeflerine katkı sunmayı sürdürüyor. Yukarı Kaleköy HES örneğinde olduğu gibi, hem yerel kalkınmaya destek veren hem de küresel çevre kriterlerini karşılayan projelerle geleceğin enerjisini bugünden üretmeye devam ediyor.
Global Yatırım Holding’in iştiraki Global Ports Holding tarafından işletilen Ege Port Kuşadası, sürdürülebilir enerji dönüşümünde önemli bir adım atarak güneş enerjisi santrali yatırımının ilk aşamasını tamamladı. Türkiye’nin en fazla kruvaziyer gemisi ve yolcu ağırlayan limanı olan Ege Port Kuşadası, bu yatırımıyla yılda 312 bin 552 kilovatsaat elektrik üretmeyi hedefliyor.
Çatı üzeri güneş santraliyle 223 ton karbon salımı önlenecek
İlk fazda limanın çatısına yerleştirilen 426 güneş paneli ve 5 invertörle yıllık elektrik üretimi yapılacak. Toplam 300 bin dolarlık yatırımla hayata geçirilen çatı üzeri güneş enerjisi santrali, yalnızca enerji üretmekle kalmayacak, yılda 223 tonluk karbon salımının da önüne geçecek.
Arazi tipi güneş santrali 2025’te devreye alınacak
Ege Port Kuşadası’nda sürdürülebilir enerji vizyonu yalnızca çatı yatırımıyla sınırlı değil. 2025 yılı içerisinde tamamlanması planlanan arazi tipi güneş enerjisi santraliyle limanın toplam enerji ihtiyacının tamamı yenilenebilir kaynaklardan sağlanacak. Böylece liman, enerji tüketimi açısından net sıfır karbon emisyonuna ulaşmayı hedefliyor.
Net sıfır karbon hedefine somut katkı
Ege Port Kuşadası Genel Müdürü ve Global Ports Holding Doğu Akdeniz Bölge Direktörü Aziz Güngör, kruvaziyer sektörünün 2050 yılına kadar net sıfır karbon hedefi olduğunu hatırlatarak, bu hedefe ulaşmak için sürdürülebilir enerji yatırımlarının önemine dikkat çekti. Güngör, Ege Port Kuşadası’ndaki yatırımların bu vizyona ciddi katkılar sağlayacağını belirtti.
Global Ports Holding limanlarında sürdürülebilirlik ön planda
Global Ports Holding, dünyanın farklı bölgelerindeki limanlarında da yenilenebilir enerjiye dayalı uygulamaları yaygınlaştırmayı amaçlıyor. Ege Port Kuşadası, bu stratejinin öncüsü olarak enerji dönüşümünü gerçekleştiren ilk limanlardan biri oldu. Bu dönüşüm, hem çevresel etkiyi azaltacak hem de işletme maliyetlerinde verimlilik sağlayacak.
Türkiye için örnek bir dönüşüm modeli
Kuşadası’nın sahip olduğu turistik potansiyel ve limanının uluslararası önemi göz önüne alındığında, yapılan yatırımlar Türkiye’nin çevreci liman vizyonuna da örnek oluşturuyor. Enerjisini tamamen güneşten karşılayan bir liman olarak Ege Port, aynı zamanda uluslararası kruvaziyer şirketlerinin çevresel duyarlılık kriterlerini karşılayan bir destinasyon haline geliyor.
Geleceğe yatırım
Ege Port Kuşadası, güneş enerjisi yatırımlarıyla sadece bugünün değil, geleceğin de ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir yaklaşım sergiliyor. Karbon emisyonunu sıfırlama yönündeki bu adımlar, Türkiye’nin liman işletmeciliğinde sürdürülebilirlik ekseninde küresel rekabette öne çıkmasını sağlayacak.
2024 yılının sonlarından itibaren Orta Asya’dan dikkat çekici diplomatik adımlar gelmiştir. Özbekistan, Kazakistan ve Türkmenistan’ın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile peş peşe diplomatik ilişkiler kurması ve büyükelçi atamaları, sadece protokol düzeyinde değil, Türkiye’nin elli yılı aşkın bir süredir yürüttüğü Kıbrıs politikasını, KKTC’nin uluslararası konumunu ve Türk Dünyası içindeki uyumu etkileyebilecek bir gelişme olarak görülmektedir.
Türkiye kamuoyunda bu adımlar çeşitli yönlerden tartışılmış, kimi uzmanlar tarafından “Türkiye’nin KKTC tezine zarar veren” ve “Ankara’yı yalnızlaştıran” bir politika sapması olarak yorumlanmış, kimileri ise Türk Cumhuriyetlerinin egemenlik hakları çerçevesinde AB ile ilişkilerini çeşitlendirme arayışı olarak değerlendirmiştir. Bazı uzmanlar ise meseleyi Türkiye’nin anlatısının yetersizliği ve TDT içindeki eşgüdüm eksikliğiyle açıklamaktadır.
Ancak tartışmanın genel seyri, stratejik düzlemden uzak, normatif ve tarihsel arka planı ihmal eden bir güzergâh izlemektedir. Hâlbuki mesele sadece KKTC’nin tanınıp tanınmaması ya da GKRY ile diplomatik ilişki kurulmasından ibaret değildir. Bu adımlar, AB’nin Orta Asya politikasından, TDT’nin kurumsal kapasitesine; uluslararası hukuktaki normatif esneklikten, Ankara’nın anlatı kapasitesine kadar birden fazla katmanda ele alınması gereken karmaşık bir tablo sunmaktadır.
Bu analiz, söz konusu gelişmeleri yalnızca tespit etmekle kalmayacak; aynı zamanda Türkiye için bu yeni diplomatik denge içinde nasıl bir yol haritası çizilebileceğini, diplomasi, hukuk ve iletişim boyutlarıyla birlikte ortaya koyacaktır.
Avrupa Birliği, 2004 yılında GKRY’yi Kıbrıs meselesi çözülmeden üyeliğe kabul ederek uluslararası hukukta ciddi bir istisna yaratmış ve çözüm sürecini doğrudan çıkmaza sokmuştur. Bugün ise bu üyeliği bir baskı ve yönlendirme aracına dönüştürerek, “GKRY’nin vetosu” üzerinden Orta Asya ülkelerine diplomatik kanal açmaktadır. Bu kanal, sadece AB yatırımları ve teknik iş birliği başlıkları üzerinden değil, aynı zamanda Brüksel ile doğrudan ilişki kurmanın sembolik gücüyle işlemektedir. Özellikle Özbekistan ve Kazakistan gibi reform gündemli ülkeler açısından GKRY ile kurulan temaslar, AB fonlarına erişim ve uluslararası görünürlük artırımı amacı taşımaktadır. Bu yönüyle GKRY, Brüksel’e açılan bir “ikili ilişki kapısı” olarak yeniden konumlandırılmıştır.
Ancak bu adımlar, salt birer diplomatik tercih değil, Türkiye’nin uzun yıllardır şekillendirdiği KKTC anlatısını aşındırma ve Türkiye’nin Orta Asya’daki jeostratejik etkisini sınırlandırma çabası olarak da okunabilir. AB’nin Orta Asya politikası, yalnızca ekonomik değil, normatif bir genişleme stratejisidir. Bu normatif yapı içinde Türkiye’nin Kıbrıs’taki iki devletli çözüm vizyonu ile AB’nin GKRY merkezli Kıbrıs politikası arasında keskin bir karşıtlık bulunmaktadır. Bu bağlamda Türk Cumhuriyetlerinin GKRY ile ilişkileri, AB’nin Orta Asya’daki normatif nüfuzunun genişlediği, Türkiye’nin ise bu zeminde yeni manevralar geliştirmek zorunda kaldığı bir “diplomatik kırılma” noktasını temsil etmektedir.
Bu gelişmelerin arkasında Türk Cumhuriyetlerinin yalnızca dış baskılarla değil, aynı zamanda kendi ulusal öncelikleri ve dönüşüm gündemleriyle hareket ettikleri de unutulmamalıdır. Özbekistan, Kazakistan ve Türkmenistan son yıllarda dış politikada daha fazla çeşitlilik ve denge arayışına yönelmiş, Çin, Rusya, AB ve Türkiye ile olan ilişkilerini aynı anda dengeleyen çok taraflı bir strateji benimsemişlerdir. Bu stratejide AB ile kurulan diplomatik kanallar yalnızca ekonomiyle sınırlı değil, aynı zamanda siyasal meşruiyet, teknik kapasite ve uluslararası prestij arayışıyla da bağlantılıdır.
Bu bağlamda GKRY ile kurulan diplomatik ilişkiler, Türkiye karşıtlığından ziyade, Avrupa ile doğrudan temas arayışının bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Ancak bu yaklaşım, KKTC’nin uluslararası görünürlüğü ve Türkiye’nin diplomatik pozisyonu açısından bir sınama niteliği de taşımaktadır. Türk Cumhuriyetleri, GKRY ile ilişkileri geliştirirken KKTC ile kurdukları bağları sembolik düzeyde tutmakta; bu da Türkiye’nin anlatı gücü ve diplomatik eşgüdüm kapasitesinin sınırlarını ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla bu sürecin, yalnızca dış baskıların değil; Türk Cumhuriyetlerinin stratejik özerklik ve çok taraflılık politikalarının da bir sonucu olduğu açıktır. Türkiye açısından mesele artık yalnızca bir tez savunusu değil, bu dost ülkelerle stratejik uyumu kurumsallaştırma ve ortak değerleri kalıcı hale getirme meselesidir.
Türkiye, KKTC meselesinde uzun yıllardır kararlı bir dış politika izlemekte; 2021 itibarıyla da iki devletli çözüm vizyonunu açık biçimde savunmaktadır. Bu vizyon, hem Türkiye’nin garantörlük hakkına hem de Kıbrıs Türk halkının kendi kaderini tayin hakkına dayanan hukuki bir çerçeveye oturmaktadır. Ancak bu kararlılık, zaman içinde tek taraflı anlatıya ve dar diplomatik çevrelere sıkışmış; uluslararası kamuoyunda karşılık bulmakta zorlanmıştır.
Türkiye’nin KKTC tezini daha fazla aktörle paylaşamaması, özellikle Türk Cumhuriyetleri nezdinde de diplomatik anlatı gücünün sınırlı kalmasına neden olmuştur. KKTC’nin tanınmaması ve uluslararası örgütlerde kurumsal temsilden mahrum olması, bu argümanın etkinliğini azaltmakta; buna karşılık AB’nin GKRY merkezli anlatısı, Brüksel üzerinden çok katmanlı bir diplomatik zemin yaratmaktadır.
Ayrıca, Türkiye’nin çok taraflı platformlardaki (BM, AGİT, İİT) etki kapasitesi, KKTC meselesinde yaratıcı normatif çerçeveler geliştirmekte yetersiz kalmış; çoğu zaman geleneksel pozisyonların tekrarına indirgenmiştir. Bu durum, özellikle TDT gibi dost yapılar içinde bile ortak diplomatik pozisyonlar üretmeyi zorlaştırmaktadır.
Dolayısıyla Türkiye’nin KKTC politikasında bir geri adım değil; çok yönlü bir yeniden yapılanmaya, stratejik iletişim araçlarının artırılmasına ve diplomatik kapasitenin genişletilmesine ihtiyacı bulunmaktadır. Türkiye’nin kararlılığını koruyarak ama daha kapsayıcı bir dil ve yaratıcı normlar inşa ederek bu meseleyi savunması, hem KKTC’nin görünürlüğünü artıracak hem de dost ülkelerle ilişkilerde sürdürülebilirliği sağlayacaktır.
Bu çerçevede Türkiye için izlenebilecek stratejik yönelim, çok katmanlı ve eş zamanlı bir diplomasi anlayışına dayanmalıdır. Öncelikle KKTC’nin uluslararası sistemde doğrudan tanınmasının zorlukları göz önüne alındığında, tanınma dışı kurumsal temsiliyet olanaklarının genişletilmesi kritik önceliktir. Bu, KKTC’nin üye devlet olarak değil, “özel statülü taraf”, “kültürel temsilci” ya da “teknik gözlemci” gibi hukuken esnek ama siyaseten anlamlı pozisyonlarla bölgesel ve tematik örgütlere dahil edilmesi anlamına gelir. TDT ve benzeri yapılarda, kalıcı gözlemcilik statüsünün pasif bir sembolizme dönüşmemesi; bunun yerine, ortak projelere katılım sağlayan ve siyasi temas kurabilen “fonksiyonel ortaklık” modelleriyle güçlendirilmesi gerekmektedir. KKTC’nin bu tür temsiliyeti, uluslararası tanınmaya alternatif olmasa da, onun önünü açacak sembolik ve işlevsel bir zemin oluşturacaktır. GKRY’nin “tek meşru temsilci” olarak kabul gördüğü ortamlarda ise, KKTC’nin bu tür sınırlı ama görünür temsiliyetleri, Türkiye’nin diplomatik kazanımı olarak değerlendirilmelidir.
İkinci olarak, Türk Cumhuriyetleriyle yürütülen diplomatik ilişkilerde güven temelinde açık bir iletişim kurulmalı; bu ülkelerin GKRY ile kurduğu ilişkilerin KKTC’nin varlığını gölgelememesi gerektiği dostane bir dille ifade edilmelidir. Bu bağlamda TDT bünyesinde dış politika koordinasyon mekanizmaları kurulmalı, diplomatik adımlar öncesinde ortak değerlendirme süreçleri teşvik edilmelidir.
Üçüncü olarak, Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerinde Kıbrıs meselesini yalnızca bir kriz başlığı olarak değil, Avrupa ile diyalog zemininde ortak norm üretimi bağlamında yeniden konumlandırması gerekmektedir. Brüksel’e karşı değil, Brüksel içinde konuşan ve KKTC’nin meşruiyetini anlatan bir Türkiye diplomatik etki alanını genişletecektir.
Son olarak, Türkiye’nin kamu diplomasisi araçlarını, stratejik iletişim kanallarını ve normatif hukuk argümanlarını daha aktif kullanarak, hem KKTC’nin hem de kendi tezlerinin uluslararası görünürlüğünü artırması elzemdir. Bu sadece bir tanınma meselesi değil, çok taraflı sistemde anlam inşa etme meselesidir. Anlamı güçlü olan devletlerin politikaları daha uzun ömürlü ve etkili olmaktadır. Türkiye bu anlam inşasını artık sadece savunarak değil, ortaklık kurarak, normlar üreterek ve bölgesel istikrarı destekleyerek yürütmelidir.
Otomotiv sektöründe satış sonrası pazarın güçlü oyuncularından Delphi Türkiye, motor yağı ürün ailesini baştan sona yenileyerek sektördeki konumunu daha da güçlendirdi. “Motorunuzun D Vitamini” sloganıyla bilinen Delphi, genişleyen viskozite seçenekleri, artırılmış performans ve çevre dostu ambalajlarıyla hem kullanıcı deneyimini yükseltiyor hem de sürdürülebilirlik hedeflerine katkı sağlıyor.
Delphi Türkiye, faaliyetlerini PHINIA çatısı altında sürdürüyor ve hem yerel hem de uluslararası pazarda geliştirdiği yüksek teknolojili çözümlerle öne çıkıyor. Şirketin yenilenen motor yağı serisi, uygun fiyat-performans oranı ve geniş araç parkı uyumluluğu sayesinde daha fazla kullanıcıya hitap ediyor.
Yeni viskozite seçenekleriyle daha fazla uyumluluk
Delphi Türkiye, motor yağı ürün ailesine 0W-30, 0W-20 ve 10W-30 gibi yeni viskozite seçeneklerini ekleyerek, binek ve hafif ticari araçlar için daha geniş bir kapsama alanı sunmaya başladı. Bu genişleme sayesinde -30°C’den +800°C’ye kadar uzanan geniş sıcaklık aralığında etkin motor koruması sağlanıyor. Özellikle turbo şarjlı motorlar için yüksek sıcaklık dayanımı sunan yeni nesil yağlar, hem motor performansını artırıyor hem de ömrünü uzatıyor.
Global standartlara uygunluk ve güçlü dağıtım ağı
Delphi motor yağları, Renault, Ford, BMW ve GM gibi önde gelen otomotiv markalarının kalite standartlarına uygun şekilde formüle ediliyor. Gelişmiş temizleme özellikleri ve anti-aşındırıcı katkıları sayesinde motor sağlığını koruyan bu yağlar, aynı zamanda uzatılmış değişim aralıklarıyla ekonomik avantaj sağlıyor. Türkiye genelinde büyük satış sonrası dağıtıcılarla iş birliği kuran Delphi, motor yağı alanında da geniş servis ağıyla farklı bir kulvarda ilerliyor.
Yenilenen ambalaj, çevreci kimlik
Yalnızca içerik değil, ambalaj tarafında da dönüşüm yaşanıyor. Yenilenen etiket tasarımı ve çevre dostu bidonlar, raflarda görsel fark yaratırken Delphi’nin sürdürülebilirlik yaklaşımını da destekliyor. Şirket, motor yağlarının yanı sıra ATF ve Antifriz ürünleriyle de araçların şanzıman ve soğutma sistemlerine yönelik kapsamlı sıvı çözümleri sunuyor. Bu çözümler, sistemlerin verimli çalışmasını destekleyerek optimum koruma sağlıyor.
Delphi’den araçlara tam kapsamlı sıvı çözümleri
Delphi’nin yenilenen motor yağı ailesi, performans, güvenilirlik ve çevreci yaklaşımı bir araya getirirken; otomotiv sektörüne değer katmayı sürdürüyor. Şirket, “Motorunuzun D Vitamini” vizyonunu genişleterek, araç sahiplerine yalnızca bir ürün değil, bütünsel bir koruma anlayışı sunmayı hedefliyor.
Enerjisa Enerji, kapsayıcılık vizyonu doğrultusunda yeni bir sosyal sorumluluk adımı daha attı. Ankara Söğütözü Müşteri Hizmetleri Merkezi’nde yer alan Enerji Tüneli, artık görme engelli bireyler için erişilebilir hale getirildi. WeWALK ve Danış mobil destek hizmeti iş birliğiyle hayata geçirilen bu uygulama, kullanıcıların sesli yönlendirme ve dokunsal içeriklerle etkileşim kurabilmesini sağlıyor.
Enerji Tüneli artık herkes için deneyimlenebilir
‘Sensiz Olmaz’ platformunun bir parçası olarak geliştirilen proje kapsamında, görme engellilere özel olarak tasarlanan erişilebilirlik destekleriyle Enerji Tüneli deneyimi herkes için erişilebilir hale geldi. Mobil uygulama üzerinden alınabilen profesyonel görüntülü asistan desteği sayesinde kullanıcılar bina içinde yön bulabiliyor, kioskları kullanabiliyor ve interaktif içerikleri sesli anlatımlarla takip edebiliyor.
STK’lar ve sektör temsilcileri lansmanda buluştu
Uygulamanın tanıtıldığı lansman etkinliği, Ankara’daki müşteri hizmetleri merkezinde gerçekleştirildi. Görme engelliler, sivil toplum temsilcileri ve özel sektör katılımcılarının yoğun ilgi gösterdiği etkinlikte erişilebilirlik alanında fark yaratan uygulamalar yerinde tanıtıldı. Akademisyen Dr. Engin Yılmaz, ‘sağlamcılık’ kavramı üzerine yaptığı konuşmayla dikkat çekerken, Esra Odabaşı’nın moderatörlüğünü üstlendiği panelde WeWALK’tan Gamze Sofuoğlu ve Duygu Kayaman gibi alanında uzman isimler, erişilebilirlikte özel sektörün rolünü tartıştı.
Kapsayıcılık hizmet noktalarının temel unsuru olmalı
Enerjisa Perakende Satışları Genel Müdürü Ersin Esentürk, projenin sadece bir sosyal sorumluluk adımı değil, aynı zamanda müşteri deneyimini dönüştüren bir yaklaşım olduğunu vurguladı. “Bu merkez artık yalnızca bir hizmet noktası değil, kapsayıcılığın da güçlü bir sembolü. Her ziyaretçimize bu deneyimi yaşatmayı istiyoruz” ifadelerini kullandı.
Sürdürülebilirlik stratejisinin toplumsal ayağı güçleniyor
Enerjisa Enerji Sürdürülebilirlik ve Kurumsal Yetkinlikler Bölüm Başkanı Ebru Taşcıoğlu ise erişilebilirlik uygulamalarının şirketin uzun vadeli sürdürülebilirlik yaklaşımının bir parçası olduğunun altını çizdi. “Erişilebilirlik sadece fiziksel değil, kurumsal kültürün bir parçasıdır. Bu uygulama, empatiye ve birlikte yaşama kültürüne duyduğumuz inancın bir yansıması” dedi.
Enerjisa Enerji, bu projeyle hem müşteri deneyimini hem de sosyal etkisini derinleştirerek kapsayıcı enerji yaklaşımını bir adım daha ileri taşıyor.
Türkiye’nin doğal gaz sektöründeki öncü markalarından Aksa Doğalgaz, bu yıl altıncı kez Düşük Karbon Kahramanı Ödülü’ne layık görüldü. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde gerçekleştirilen Karbon Nötr 10. İstanbul Karbon Zirvesi’nde, çevresel sürdürülebilirliğe katkı sağlayan “Doğal Gazımızda Atığın Yerli ve Yeşil Gücü” projesiyle ödül alan Aksa Doğalgaz, düşük karbon hedeflerine yönelik istikrarlı yaklaşımını bir kez daha ortaya koydu.
Çevre, Sürdürülebilir Üretim ve Tüketim Derneği (SÜT-D) tarafından Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile İTÜ’nün ana desteğiyle düzenlenen zirvede, ödül gerekçesini SÜT-D Başkanı Prof. Dr. Filiz Karaosmanoğlu açıklarken, ödül Aksa Doğalgaz’a İTÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. İpek Akın Karadayı tarafından takdim edildi.
Geliştirilen projede, organik atıklardan elde edilen biyometanın doğal gazla karıştırılmasıyla hem karbon salımı azaltılıyor hem de yerli ve yenilenebilir kaynaklarla enerji üretiminin önü açılıyor. Aksa Doğalgaz Perakende Ticaret ve Operasyonları Başkan Yardımcısı Şinasi Gölbaşı, “Bu proje, Yeşil Mutabakat kapsamındaki sürdürülebilir enerji vizyonumuzun bir parçası. Sadece çevresel değil ekonomik anlamda da sürdürülebilirlik yaratan bir model oluşturduk” dedi.
Aksa Doğalgaz, 2023 yılı boyunca 5,3 milyon aboneye sağladığı hizmetlerle yaklaşık 11,13 milyon ton daha az karbon salımı oluşmasına katkıda bulundu. Bu katkı, doğal gazın fosil yakıtlar içerisindeki çevreci konumunu bir kez daha ortaya koyarken, şirketin yeşil dönüşüme verdiği önemi de yansıtıyor.
Şirket, 2024 yılı itibarıyla 207 ofisinin elektrik tüketimini Yenilenebilir Enerji Kaynak Belgesi (YEK-G) ile belgelendirerek, karbon salımını ölçme ve azaltma hedeflerini kurum genelinde standartlaştırdı. Gölbaşı, “Abonelerimizle birlikte gezegenimizi yeşillendirmek için çalışıyoruz. Ecording to Nature iş birliğiyle biyoçeşitlilik ve ormanlaştırma projelerine de aktif destek veriyoruz” ifadelerini kullandı.
Gelecek nesillere daha yaşanabilir bir dünya bırakma hedefiyle hareket eden Aksa Doğalgaz, yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarını merkeze alan projeleriyle sadece sektörde değil, sürdürülebilirlik alanında da örnek olmaya devam ediyor.
SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi tarafından yayımlanan “Türkiye Enerji Dönüşümü Görünümü 2024” raporu, Türkiye’nin elektrik üretiminde yenilenebilir kaynakların yükselen payını, enerji ithalat dengesini ve karbonsuzlaşma sürecindeki zorlukları ortaya koyuyor. Rapora göre 2024 yılında Türkiye’de üretilen elektriğin yüzde 46’sı yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlandı. Aynı yıl içerisinde kurulu gücün yüzde 59’u bu kaynaklara dayanırken, yeni devreye alınan elektrik kapasitesinin yüzde 99’u da yenilenebilir santrallerden oluştu.
Toplam yenilenebilir enerji kurulu gücü ise 68,8 GW seviyesine ulaşarak dikkat çekici bir eşiği aşmış oldu. Bu artışa rağmen, Türkiye’nin enerji ithalatı 2024 yılında 65,6 milyar dolar olarak gerçekleşti ve enerjiye bağlı dış ticaret açığı 49 milyar dolara ulaştı. Bu tablo, yenilenebilir üretimdeki gelişmelere karşın ithal fosil yakıta olan bağımlılığın sürdüğünü ortaya koyuyor.
Enerji dönüşümünde politika eksiklikleri öne çıkıyor
Raporda, Türkiye’nin enerji dönüşümündeki kararlılığına rağmen fosil yakıtların azaltımına yönelik politika ve hedeflerin hala netleşmediği vurgulanıyor. SHURA Direktörü Alkım Bağ Güllü, uzun vadeli stratejilerin açıklığa kavuşturulmasının ve piyasalarda şeffaflık ile öngörülebilirliğin sağlanmasının hayati öneme sahip olduğunu belirtti. Güllü, 2024’ün enerji dönüşümünde önemli adımların atıldığı bir yıl olduğunu ancak birçok yapısal sorunun da sürdüğünü ifade etti.
2025 için belirlenen yeni hedefler, yıllık 5 GW güneş ve 2-3 GW rüzgar enerjisi kapasitesinin eklenmesini öngörüyor. Ancak rapor, yatırım ortamı, finansmana erişim ve kurumlar arası eşgüdüm gibi alanlarda gelişim sağlanmadığı sürece bu hedeflerin gerçekleştirilmesinin zor olduğuna dikkat çekiyor.
Fosil yakıtlarda dışa bağımlılık sürüyor
Rapora göre, 2023’te Türkiye’nin birincil enerji arzının yüzde 82’si fosil yakıtlardan oluştu. Bu oranın yüzde 79’u ise ithal kaynaklardan karşılandı. Petrolün yüzde 87’si, doğalgazın yüzde 98’i ve kömürün yüzde 61’i yurtdışından temin edildi. 2024’te ise yenilenebilir kaynaklarla üretimin artmasına rağmen, ithal fosil yakıtlara olan talep sürdü. Elektrik üretiminde yerli kaynak kullanım oranı yüzde 59’a yükseldi, ancak bu artış ithalatı sınırlamada yeterli olmadı.
SHURA raporu, enerji dönüşümünün yalnızca üretim ayağıyla sınırlı kalmaması gerektiğini ve tüketim tarafında da elektrifikasyonun hızla yaygınlaştırılmasının zorunlu olduğunu vurguluyor. Elektrikli araçlar, ısı pompaları ve sanayideki dijitalleşme gibi teknolojilerin, verimlilik artışı ve karbon azaltımı açısından kritik rol oynayacağına işaret ediliyor.
Elektrikli araç satışları toplam satışların yüzde 10’una ulaşırken, trafikteki araçlar içinde payı hala yüzde 1 seviyesinde. Isı pompalarında ise mevcut kurulumlar potansiyelin oldukça altında kalıyor. Ayrıca, yüksek elektrik tüketimi olan konut ve ticarethanelere yönelik sübvansiyonların, elektrifikasyon teknolojilerine olan ilgiyi azaltabileceği uyarısı yapılıyor.
Yatırım finansmanında koordinasyon ihtiyacı artıyor
Raporda, Türkiye’nin net sıfır karbon hedeflerine ulaşabilmesi için enerji yatırımlarının yıllık bazda en az iki buçuk katına çıkması gerektiği belirtiliyor. Bu hedefe ulaşmak için hem uluslararası finansman kaynaklarına erişimin kolaylaştırılması hem de kamu öncülüğünde etkili bir yeşil finansman stratejisi oluşturulmasının gerekliliğine dikkat çekiliyor.
Ayrıca, kurulması planlanan ulusal Emisyon Ticareti Sistemi’nin (ETS) ve buna bağlı olarak şekillenecek mevzuatın, enerji dönüşümünü yönlendirecek çerçevenin netleşmesi açısından önemli bir adım olacağı ifade ediliyor.
İlgili raporun tamamına ve SHURA’nın diğer yayınlarına aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz:
Petrol Ofisi Grubu’nun denizcilik sektöründeki güçlü markası PO/Marine, Akdeniz’de yaklaşan emisyon düzenlemelerine geçiş sürecinde stratejik bir adım atarak, yüzde 0,10 sülfür içeriğine sahip ULSFO (Ultra Low Sulfur Fuel Oil) yakıt ikmalini başarıyla gerçekleştirdi. Yeni düzenlemeyle birlikte 1 Mayıs 2025 tarihinden itibaren Akdeniz Emisyon Kontrol Bölgesi (MED ECA) resmen devreye girecek ve bu bölgede faaliyet gösteren tüm deniz araçları için düşük sülfürlü yakıt kullanımı zorunlu olacak.
Sektörün regülasyonlara uyum sürecine liderlik etmeyi sürdüren PO/Marine, 15 Nisan 2025 tarihinde gerçekleştirdiği ULSFO ikmaliyle Türkiye’de bu alanda önemli bir ilke daha imza attı. Şirketin bu hamlesi, sürdürülebilirlik odaklı büyüme stratejilerinin ve çevresel sorumluluğa verdiği önemin bir yansıması olarak değerlendiriliyor.
Petrol Ofisi Grubu Denizcilik Kıdemli Müdürü Aydın Yıldız, yapılan ikmal sonrası yaptığı açıklamada, sadece sektördeki güçlü pazar pozisyonlarıyla değil, aynı zamanda yenilikçi yaklaşımlarıyla da fark yarattıklarını vurguladı. Yıldız, “Türkiye’de MED ECA’ya uyumlu yüzde 0,10 sülfür içerikli denizcilik yakıtı ikmalini gerçekleştirmiş olmamız, çevre dostu yakıt geçişinde öncü olduğumuzu gösteriyor. Daha önce Türkiye’nin ilk VLSFO ikmalini de gerçekleştirmiştik. Şimdi ise ULSFO ikmalimizle bir başka ilki başarıyoruz,” ifadelerini kullandı.
Yıldız ayrıca, Akdeniz’in Emisyon Kontrol Bölgesi kapsamına alınmasının sadece bölgesel değil, küresel denizcilik için de kritik bir eşik olduğunu belirterek, PO/Marine’in bu dönüşümün hem öncüsü hem de destekleyicisi olarak sektöre değer katmaya devam edeceğini dile getirdi.
PO/Marine’in bu son adımı, Türkiye’nin denizcilik yakıtları alanındaki teknik yeterliliğini ve çevresel regülasyonlara adaptasyon kapasitesini uluslararası ölçekte bir kez daha ortaya koyuyor. Aynı zamanda sektörün karbon ayak izini azaltmaya yönelik küresel çabalara da somut katkı sunuyor.
The main thing that you have to remember on this journey is just be nice to everyone and always smile. Refreshingly, what was expected of her was the same thing that was expected of Lara Stone: to take a beautiful picture.
We woke reasonably late following the feast and free flowing wine the night before. After gathering ourselves and our packs, we headed down to our homestay family’s small dining room for breakfast, where we enjoyed scrambled eggs, toast, mekitsi (fried dough), local jam and peppermint tea.
We were making our way to the Rila Mountains, where we were visiting the Rila Monastery.
We wandered the site with busloads of other tourists, yet strangely the place did not seem crowded. I’m not sure if it was the sheer size of the place, or whether the masses congregated in one area and didn’t venture far from the main church, but I didn’t feel overwhelmed by tourists in the monastery.
Headed over Lions Bridge and made our way to the Sofia Synagogue, then sheltered in the Central Market Hall until the recurrent (but short-lived) mid-afternoon rain passed.
Feeling refreshed after an espresso, we walked a short distance to the small but welcoming Banya Bashi Mosque, then descended into the ancient Serdica complex.
We were exhausted after a long day of travel, so we headed back to the hotel and crashed. I had low expectations about Sofia as a city, but after the walking tour I absolutely loved the place. This was an easy city to navigate, and it was a beautiful city despite its ugly, staunch and stolid communist-built surrounds. Sofia has a very average facade as you enter the city, but once you lose yourself in the old town area, everything changes.
If You Have It, You Can Make Anything Look Good
Clothes can transform your mood and confidence. Fashion moves so quickly that, unless you have a strong point of view, you can lose integrity. I like to be real. I don’t like things to be staged or fussy. I think I’d go mad if I didn’t have a place to escape to. You have to stay true to your heritage, that’s what your brand is about.
The main thing that you have to remember on this journey is just be nice to everyone and always smile. Refreshingly, what was expected of her was the same thing that was expected of Lara Stone: to take a beautiful picture.
We woke reasonably late following the feast and free flowing wine the night before. After gathering ourselves and our packs, we headed down to our homestay family’s small dining room for breakfast, where we enjoyed scrambled eggs, toast, mekitsi (fried dough), local jam and peppermint tea.
We were making our way to the Rila Mountains, where we were visiting the Rila Monastery.
We wandered the site with busloads of other tourists, yet strangely the place did not seem crowded. I’m not sure if it was the sheer size of the place, or whether the masses congregated in one area and didn’t venture far from the main church, but I didn’t feel overwhelmed by tourists in the monastery.
Headed over Lions Bridge and made our way to the Sofia Synagogue, then sheltered in the Central Market Hall until the recurrent (but short-lived) mid-afternoon rain passed.
Feeling refreshed after an espresso, we walked a short distance to the small but welcoming Banya Bashi Mosque, then descended into the ancient Serdica complex.
We were exhausted after a long day of travel, so we headed back to the hotel and crashed. I had low expectations about Sofia as a city, but after the walking tour I absolutely loved the place. This was an easy city to navigate, and it was a beautiful city despite its ugly, staunch and stolid communist-built surrounds. Sofia has a very average facade as you enter the city, but once you lose yourself in the old town area, everything changes.
If You Have It, You Can Make Anything Look Good
Clothes can transform your mood and confidence. Fashion moves so quickly that, unless you have a strong point of view, you can lose integrity. I like to be real. I don’t like things to be staged or fussy. I think I’d go mad if I didn’t have a place to escape to. You have to stay true to your heritage, that’s what your brand is about.