5.2 C
İstanbul
Cumartesi, Nisan 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 120

Bir zamanlar

0

İnsanlar bugün sosyologların uyuşturucu sınıfına soktuğu profesyonel futbol şirketleriyle, 90-60-90 Türkçesi noksan sunucularla, magazin, birbirinin benzeri diziler, Acun’un yönetiminde birbirinden saçma yarışma programları seyredip birer tüketim mabedi olan AVM’lerde tam anlamı ile “zaman öldürmek”le meşgul!

Sizce günümüzde “mutluluğun” tanımı nedir?

Oysaki biz 40 yıl önce “mutluluğu” ufak detaylarda yakalardık.

Oysa bizim çocukluğumuzda emniyet kemeri, kask, hava yastıkları yoktu. Prizler, ilaç şişeleri ve araba kapıları çocuk korumalı değildi. Tereyağlı ekmekler korkusuzca iştahla yenirdi. Eğilip bahçe hortumundan ve aynı bardaktan hepimiz su içerdik. Hiçte hasta olmazdık. Cep telefonu ve bilgisayar olmadığı için annemiz nerede olduğumuzu bilemezdi. Hava kararınca eve dönerdik. Ama arkadaşlarımız, özgürlüğümüz ve daha önemlisi mesuliyetimiz vardı.

O günlerde teknoloji fakiri idik.

Araba sayısı azdı, daha fazla yürürdük ve şişman insan yok gibiydi.

Yollar dar ve çoğu zaman ise topraktı.

Ama mutluyduk.

O zamanlar postacının yolunu gözlerdik çünkü bizlere mektup getirirdi, o mektubu merakla, koklayarak açıp bir heyecanla okumak ayrı bir zevkti.

Mutfaklar muşamba kaplı idi. O mutfaklarda tülbentle yoğurtlar, portakal kabuğu ile reçeller, kocaman kavanozlarda sarımsaklı turşular hazırlanırdı.

Amerikan malı uzun damalı taksiler duraklarda sessizce kuyruk olurdu.

Maalesef otobüs ve uçaklarda bile püfür püfür sigara içilirdi.

Sadun Boro “Kısmet” adlı teknesi ile dünya turuna çıkmıştı, merakla onu takip ederdik.

Hikmet Feridun Es“Hayat Dergisi”nde gezi yazıları kaleme alırdı, heyecanla okurduk.

Evinize telefon bağlatmak için bir dilekçe verip yıllarca sıra beklerdik.

İstanbul’da kar yağıp uzun süre kalkmazdı. Gözleri kömür, burnu havuç, elinde süpürge, başında yün bere ile kocaman kardan adamlar yapılırdı.

Beyoğlu’nda insanlar tüllü şapkaları, takım elbiseleri ile çok şıktı; nazikti.

Havaalanı civarında park edilip saatlerce inen ve havalanan pervaneli uçaklar seyredilirdi. Daha sonra da Bakırköy kavşağındaki Ömür’de arabaların içinde ayran ile sosisli sandviç yenirdi.

Elinde bohça ile kalaycılar, yatak ve yastık içindeki yün ve pamuğu havalandıran “hallaçlar”, beyaz el arabası ve yine beyaz kıyafeti ile “dondurmacılar”, kalın sopa ile bağlı iki taraflı tepsi ile “yoğurtçular”, nar gibi kızarmış simitleri ile “simitçiler” ve “bozacılar” sokaklarda gezinirdi.

Sonra Türk filmleri vardı!

Ayşecik filmlerinde genç kızın zengin dedesi pala bıyıklı Hulusi Kentmen.

Şoför Nubar Terziyan,

Kötü adam pos bıyıklı Erol Taş,

Kombinezonlu kötü kadın Suzan Avcı,

Tonton aşçı Necdet Tosun,

Şapşal uşak Cevat Kurtuluş,

Kanto Kraliçesi Nurhan Damcıoğlu,

Küçük Hanımefendi “Belgin Doruk”,

Kalipso Kralı Metin Ersoy,

Turist Ömer Sadri Alışık,

Beyaz pardesüsü ile şaşkın Komiser Kolombo,

Bana benzetilen “Pembe Panter” Peter Sellers.

Radyoda ise Orhan Boran ile Yuki,“Arkası Yarın” ve “Uğurlugiller”

Halk müziğinin şahane sesi, yeniliklerin müjdecisi Zeki Müren,

Saçlara jöle, tırnaklara oje sürülmez, spor ayakkabıyla okula girilmezdi. Forma ile okula gidilir, eve gelene kadar formalar kesinlikle çıkarılmazdı. Gömlekler pantolonların – eteklerin, içine sokulur, okul renkleri dışında renk giymek yürek isterdi.

Erkeklere kravat, kızlar fiyonk takmadan, yaka ve tırnak kontrolü yapılmadan derse girilmezdi. Okulun herhangi bir yerinde sakız çiğnenmez, ders sırasında bir şey yenemez, su içmeye gitmek için bile izin istenirdi.

Sabahları bahçede sıra olunur, andımızı bağıra bağıra içten söyler, pazartesi sabah ile cuma öğleden sonra müdür konuşma yapar, özel günlerden biriyse saygı duruşu yapılır, İstiklal Marşı okunurken dik durulur, konuşulmaz, veliler ve yoldan geçenler dahil herkes saygı ile beklerdi.

Cep telefonu o zamanlar bilinmezdi, internet de yoktu ama yine de öğrenciler birbirleri ile rahatça haberleşirdi. Bir eksiğimiz yoktu. Evlerde ahizeli telefonlar çalınca bir heyecanla açmaya koşardık.

Okul kitapları üzerinde sevilen sanatçı resimleri olduğu klasörde taşınır. Üzerine ise etiketler yapıştırılır, etikete adı- soyadı- sınıfı- hangi dersin kitabı olduğu dikkatle yazılır, o derse ait defter ve kitaplar kolaylık olsun diye mavi, kırmızı veya farklı bir desen kağıdıyla kaplanır, ders sırasına yanında kitabı olmayan azar işitirdi.

Ev ödevleri mazeretsiz hazırlanmalıydı, dönem ödevleri için kitap ve ansiklopediler açılır, araştırılır, ödevler gayet dikkatle elle veya dolma kalemle yazılırdı. O zamanlar tükenmez kalem yoktu. Bilgiye rahatça ulaşmak için bilgisayarlarda sınırlı idi.

Sonra sokak oyunları vardı!

Çember çevirme,

Mendil kapmaca,

Bezirgânbaşı,

Topaç,

Misket,

Uzuneşek,

Saklambaç,

Yakan top,

Tavşan kaç,

Dokuz taş,

Sandalye kapmaca,

Artık ne bağ, ne bahçe, ne arsa kaldı!

Çarpık kentleşme sayesinde Bayrampaşa’da, Esenler’de, Avcılar’da, Gaziosmanpaşa’da, Bağcılar’da iki yanını araba park etmiş çirkin beton yığınları arasında mutsuz insanlar dolaşıyor.

Artık çocukların ayağı toprağa bile basmıyor!

Bugünün çocuklarına acıyorum.

Ben hiç olmazsa çocukluğumu tam anlamı ile yaşadım.

Yerel seçimler yaklaştıkça siyaset ısınıyor

0

Değerli dostlarım, sevgili okurlarım. Yerel seçimler yaklaştıkça iç siyasetteki hareketlilik de her geçen gün artıyor.

Yerel seçimler yaklaştıkça iç siyasetteki hareketlilik de her geçen gün artıyor. Geçtiğimiz seçimler Türkiye’nin beş yıllık siyasi yol haritası için belirleyici olurken, önümüzdeki seçimler ise İstanbul, Ankara, İzmir gibi pek çok büyük şehrin siyasi kaderini belirleyecek.

Bildiğiniz üzere başkanlık sistemine geçiş söz konusu olduğu günlerde AK Parti ve MHP’nin Cumhur ittifakı çerçevesinde birlikte hareket etmeleri ülkemizin selameti ve bekası açısından çok önemli bir rol oynamıştı.

Esasen bu ittifak partiler arası bir ittifakmış gibi görünse de o dönem siyasi olaylar iyi analiz edilirse bunun aslında milletin ittifakı olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Siyasetin ülke açısından çalkantılı dönemlerinde atılmış olan bu ittifak adımı bir nevi denge unsuru olmuş ve ülkemize artı kazanımlar getirmiştir. Şimdi gelinen noktada durum, Sayın Devlet Bahçeli’nin yerel ittifakı sonlandırdığı açıklaması üzerine yeni bir ivme kazanmış siyasi kulislerde ise bu açıklama, farklı yorumlara neden olmuştur.

Muhalefet ve yanlıları bunu iktidara ve hatta bizzat Erdoğan’ın şahsına karşı kullanmaya ve Cumhur İttifakı’nın bittiğini Erdoğan’la Bahçeli’nin yollarını ayırdığını hatta Bahçeli’nin Akşener’le ittifak arayışı içinde olduğunu yazmaya kadar ileri götürmüşler, her zaman olduğu gibi gene kendilerine yontma, halkı maniple etme çabası içerisine girmişlerdir. Halbuki Sayın Bahçeli sadece yerel seçimlerde ittifaka gitmeyeceklerini ancak Cumhur İttifakı’nın devam edeceğini vurgulayarak belirtmiştir.

Ülkelerin siyasi tarihlerinde bu tarz süreli ittifaklara sık rastlanır. Cumhur ittifakının ülkemize, milletimize çok önemli katkıları ve faydaları olmuştur ancak Türkiye Cumhuriyeti Devleti çok büyük bir devlettir. Sayın Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde ittifakla ya da tek olarak yine büyük bir devlet olarak Büyük Türkiye olma yolunda ilerleyecektir, buna zerre kadar şüphemiz yoktur. Karamsar olmak ve yerelde ittifak olmaması konusuyla ümitsizliğe kapılmak bize yakışmaz.

Asla unutmamalıyız ki ne olursa olsun durmak yok, yola devam! Çok şey yapıldı daha da yapılacak. İlla biizni. Her iki partinin de bunun farkında olduklarından eminiz. Ve bu yapılacakların ne kadar önemli olduğunu herkesten iyi bildiklerinden de eminiz.

Bu minvalde ülkemizin en zor günlerinde kritik bir kararla Cumhur ittifakında yer alan ve milletin selameti için büyük adımlar atmış olan Sayın Bahçeli ve Ülkücü camiaya da yerel seçimlerde kendi yollarında başarılar diliyoruz

Allaha emanet olunuz!

Yeniden başlamak

Yeniden başlamak zor değil. Sadece cesaret, inanç ve özgüven gerekli.

İyi günde öyle çok dostunuz vardır ki. Sizin iyi gününüzde yanınızda olan dostlarınız, kötü gününüzde aniden ortadan kaybolurlar. Herkes birden bire sizden daha zor durumda olur.

Birde zor günde onları arayıp bir istekle bulunduysanız, sizi dünyanın en kötü insanı ilan edip, dostluklarını bitirmeye bahane ararlar. Vicdanlarını rahatlamak için de sizin geçmişinizde hata arar, bunları da aleyhinize kullanmaktan çekinmezler. Oysa yaşanması kaçınılmaz durumlar sadece sizi etkilemiştir, kimseye zarar vermemişsinizdir. O güne kadar sizinle gurur duyan sözde dostlarınız, birdenbire içinde biriktirdiği kıskançlığı, kompleksi kusmaya başlar. O gülen yüzlerin ardındaki gerçek yüzleri o zaman fark edersiniz. İşte tam bu durumda gelişirsiniz. Olgunlaşır, uyanır, hayata ve insanlara çıplak gözle bakarsınız. Gördükleriniz her ne kadar acı olsa da sizi büyütür. O yüzdendir ki hayata sil baştan başlamanın ve pek çok şeyi değiştirmenin yaşı yoktur. Beden ne kadar yer çekimine yenik düşse de, ruh yaşlanmaz ve umutlar hep tazedir.

“Güven” bazen hayatımızın en büyük hatası, bazen de en büyük şans’ıdır. Yeni başlangıçlara hazırlanıyorsak, en idareli kullanmamız gereken duygudur güven.

Hayatınıza birilerinin dokunmasını beklemekle en büyük hatanızı başlatmış oluyorsunuz. Siz hayata yeni bir sayfayla başladığınızda, zaten birileri tevafuken sizin hayatınıza dokunacaktır. Ama daha önceki deneyimlerinizden dolayı, bu defa hayatınıza dokunacak insanları özenle seçer ve sınırlı şekilde güvenirsiniz. Beklemek, umut etmek insanın ömründen, hayallerinden en önemlisi zamanından çalar. O yüzden, beklentiler ne kadar az olursa, hayal kırıklıkları da o kadar az olur.

Leonard Cohen’ın bir sözü var; “içimdeki o bütün dün’lerle yeni bir şeye nasıl başlayabilirim”

İşte asıl mucize de tam bu noktada başlıyor. İçimizdeki dün’lerle savaşmak yerine cesaretimizi kullanıp sırtımızı dönmeyi başarmalıyız. Geçmişte bıraktığımız herşeyi önümüze taşırsak öfkemizi kontrol edemeyiz. Öfke, insana hata yaptırır. Kin, nefret ve acı duyguları bizi ilerletmez. Geçmişte yaşadığımız çok güzel anılarımızda vardır tabi ki ama onlarla da sürekli yaşamak yeni anılar biriktirmemize engel olur.

Değişim hiç kolay değildir. Her ne kadar hepimizin alışkanlıkları, yaşam tarzları, ekonomik durumları, sorumlulukları, aileleri, değerleri, bulunduğu toplumun bakış açısı bu durumları zorlaştıran etkenler olsa da, bunlara zarar vermeyecek, düzeni çok etkilemeyecek, ama kendimizi mutlu edecek değişimler imkansız değildir. Korkularımızla yüzleştiğimiz gün kendi yolunuzu çizmeye başlayacağız.

Yeniden başlamanın ilk kuralı “affetmek” .İnsan ancak affettiği zaman gözündeki öfke perdesini kaldırıyor, ruhunu özgür bırakıyor. Öfke pranga gibidir, bir adım öteye götürmez insani. Oysa özgür kalan ruh mutluluğa da açıktır, şansa da açıktır, kazanmaya da açıktır.

Hayat ne kadar yorarsa yorsun, sonunda hepimizin eşit olacağı bir yer var. O yüzden geriye bakarak yürürken, taşa takılıp düşmenin anlamı yok. Her gün güneş yeniden doğuyor ve yeni bir gün başlıyor. Neden biz bu güzel hayatı yeniden başlamaya korkarak ziyan edelim?

Yunanistan’ın saldırgan tutumu

Dünya ve özellikle Türkiye’de öyle beklenmedik olaylar oluyor ki, heyecanın ötesinde etki uyandırıyor hatta “endişe” doğuruyor.

Bugün 95. kuruluş yıl dönümünü kutlarken Cumhuriyetimizin düşman tehlikesi altında olmasının izahı gerçekten çok güç oluyor.

Kumpaslar, tuzaklar bitmiş görülmüyor.

Üstelik birbirini daha “vahim” şekilde takip ediyor.

Gerçekten de, Suriye sınırımızda senelerdir süre gelen kovalamaca, 4 milyona yakın sığınmacı, rahip Brunson rezaleti, gazeteci Cemal Kaşıkçı dehşeti ve FETÖ faciası, Suriye’ye girişimiz, PKK terörü Lozan ile ilgili “safsatalar” ve nihayet Yunanistan’ın saldırgan tutumu ülkemizi sarmalamış bulunuyor.

Son birkaç gün içinde Ege’de, kara sularımızda, gemimize saldırma teşebbüsü bizlere neleri hatırlatmıyor ki, daha doğrusu neleri ikaz etmiyor ki.

Her şeyden önce, AKP zamanında Yunanlara peşkeş çekilen 16 adanın hesabını, yıllardır hiç kimse veremiyor.

Üstelik, Osmanlı son döneminde, kaybedilen adaların günahını Lozan Antlaşması’ndan çıkarabilme gayretinin izahını hiçbir kimse, kurum veya siyasi parti yapamayacak kadar gerçekleri kapsıyor.

Zira, bizzat tarafımızdan 2015’in başlarında dile getirilen ve değerli gazeteci arkadaşlarımızın ve özellikle Ahmet Takan’ın ısrarla üzerinde durduğu bu “adaları Yunanlılara bırakma” gafletinin ucu nereye dayanıyor.

Dört yıl önce, gazetemizde yayınlanan ilk uyarı yazımızdan bazı paragrafları sütunumuza aktararak, içine düşülen durumun vahametini bir kez daha kamuoyuna sunmak yine bize düşüyor.

Ergenekon, Balyoz ve Casusluk gibi kumpas davalarıyla Donanma ve Hava Kuvvetlerimiz ne yazık ki, bitirilme noktasına gelirken, Türkiye’ye ait Süleyman Şah Türbesi topraklarını terk eden AKP iktidarının, Ege Denizi’ndeki 16 adanın Yunanistan tarafından işgal edilmesine göz yumarcasına susması endişe doğuruyor. Ege Denizi’ndeki, Lozan’ın yanı sıra 1920’lerdeki antlaşmalara göre Türkiye’ye ait 16 adada, Yunanların hâkimiyet sağlaması, zaman zaman Meclis dâhil, birçok platformda seslendirilmesine rağmen, devamlı gündem dışında bırakılıyor.

Her ne kadar, iki yıl kadar önce Süleyman Şah Türbesi gelişmeleriyle “Yunanistan’ın işgal ettiği adalar”sorunu yeniden gündeme getirilmişse de iktidar tarafından yine örtbas edilmiş oluyor.

Aslında, 2004’ten beri Ege Denizi’nde Türkiye aleyhine gelişen bu olaya, AKP iktidarı, uzun süre “AB’ye giriş kampanyaları” nedeniyle sessiz kalarak, işgal edilen ada sayısının zamanla 16’ya yükseldiği biliniyor.

AKP iktidarı, 16 adanın gündeme girmesini hiç arzu etmiyor.

Muhalefetin yaptığı girişimler her seferinde kısa sürede kesintiye uğruyor.

Adaların işgalini Millî Savunma Bakanlığı “eski” Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım sürekli olarak “resmen” duyuruyor.

Yalım’ın açıklamaları AKP iktidarının acizliğini, gafletini açıkça anlatıyor;

“04 Eylül 2013 tarihinde, dönemin Yunanistan Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Tselios ve Savunma Bakan Yardımcısı Davakis, hiçbir engelle karşılaşmadan, Kalolimnoz Adası’na helikopter ile gelmiş Yunan askerlerini ziyaret etmiştir. Konu, 09 Ağustos 2014 tarihinde yazılı ve görsel basına yansımasına rağmen, bu konunun hesabı verilmemiştir.

Türk Dışişleri Bakanlığı’nın, 2013 yılında Kalolimnoz Adasına yapılan ziyaret için, ‘Yunanistan’a nota vermemesi’ ve Yunan Savunma Bakanı Kammenos’u 30 Ocak 2015 Cuma günü Kardak bölgesine getiren helikopter için, ‘hava sahamız ihlal edilmedi’ açıklamasını yapması, son derece kaygı vericidir.” “Girit Adası’nın etrafında, Türkiye Cumhuriyeti’ne ait Gavdos, Dhia, Dionisades, Gaidhouronisi ve Koufonisi Adaları Yunan işgali altında.

Adalarımızda Yunan bayrağı dalgalanıyor ancak Türk bayrağı dalgalanmıyor.”

Öte yandan, Yunanistan Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Aleksis Çipras’ın, kara suların 12 mile çıkarılmasına ilişkin Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini durdurup, Meclis’e yasa tasarısı olarak getirilmesi yönünde karar vermesini Ankara, “Atina, Türkiye’nin kararlılığını bir kez daha gördü” diye değerlendirmesi akıllara sığmıyor.

Çünkü, Yunanistan 12 milden vazgeçmediğini açıkça gösteriyor.

Oysa bize düşen görev; denizdeki araştırmalara devam etmek ve en önemlisi Yunanistan tarafından işgal edilen adalarımızı kurtarmak olarak görülüyor.

Sonuç olarak Mustafa Kemal Atatürk’ün belirttiği gibi “Cumhuriyeti korumak” asil görevimiz oluyor.

Savunma sanayimiz umutları aştı

Teknoloji dendiği zaman bazıları iyi bir televizyon anlar. Teknoloji deriz bir başkasının aklına yeni bir araba gelir. Teknoloji dendiği zaman ben savunma sanayi derim.

Bu hafta biraz bu konuyu değerlendirmek istedim, uzun zamandır ülkemizde çok güzel gelişmeler oluyor ve ARGE’si tamamlanmış inanılmaz ürünler teker teker envanterde yerini almaya başlıyor. Ve bu gelişmeler göğsümüzü kabartıyor.

Demek ki el ele verince yapılamayacak bir şey yokmuş ve ben inanıyorum ki önümüzde süreçte dünyaya vay dedirtecek uçağından helikopterine, İHA’sından SİHA’sına, tankından savaş gemisine, topundan tüfeğine, mühimmatından barutuna, füzesinden havan topuna her ürün bizlere daha büyük heves daha büyük umutlar doğuruyor.

  1. Her geçen gün daha millileşiyoruz yani önümüzdeki günlerde bu yapıya inanan birçok bilim adamımız geri gelecek ve bu yapı daha büyüyecek, daha güçlenecektir. Tecrübelerle birleşecek bu projeler biraz daha teşvik edilirse uçuşumuzu kimseler engelleyemez.
  2. Artık ürünlerimiz sınırlarımızı aşarak dünyaya ihraç edilir oldu. Bu ihracatlar ülkemize bu zor geçiş sürecinde milyonlarca milyarlarca dolar demektir.
  3. Bu yapı büyüdükçe silah sanayiyle beraber yazılım sanayimizde büyüyecek. Zaten eş zamanlı olarak bu beyinler birleşince yeni nesillere bir umut bir ışık olacak.
  4. Gün gelecek eğiten biz olacağız umarım ve beyin göçü böylece artık tarihte kalacak.

Yazsam daha neler var neler ama zaman ilerledikçe bu kıvılcım bu gelişmelere savunma sanayi sektöründen diğer sektörlere olumlu şekilde sıçrayacağına ümidim tamdır.

Kendi madenlerimizi kendimiz işlemekten, tarım ve sanayi makinelerimizi kendimiz yapmaya başlayacağız. Ve bu sanayi hamlemizden eminim ki rahatsız olan çevreler olacaktır. Uydularımızdan radarlarımıza kadar birçok sistemleri kendimizin yapması birilerini kıskandıracak şekilde olması sevindirici bir gelişmedir.

Kendi imalatımız sistemlerimizi dünya teknolojilerinin ilerisine götüreceğimizden kimsenin şüphesi olmasın.

Sevgili okurlarımız güzel günler bizleri bekliyor. Zaman birlik ve beraberlik zamanıdır. El ele verelim ve bir olalım, güçlü olalım.

Kalın sağlıcakla bir sonraki sayımıza kadar…

Bir zamanlar Atatürk’ümüzün Türkçesi vardı

Bir ülke dilini koruduğu ve yaşattığı müddetçe varlığını sürdürebilir. Toplumun birlik ve beraberliğini sağlayan en önemli öğelerden biri dilidir.  Aksi takdirde kültürel açıdan diğer ülkelerin etkisine girer ve bilimsel kimliğini de zaman içinde kaybeder. Bir toplum geçmişini, geleceğini, geleneklerini, öykülerini, efsanelerini, türkülerini ancak ortak bir dille koruyabilir. Bugün İrlanda ve Galler hatta İskoçya bile bu amaçla tekrar kendi lisanlarını İngilizce etkisinden  kurtarma çabası içerisindedir. Fransa ve Almanya’da İngilizce bilseler bile, çok mecbur kalmadıkça bu lisanı kullanmazlar. İspanyollar, tüm Güney ve Orta Amerika’ya hakim olan lisanları ile gurur duyarlar,  onlarda İngilizce’den öyle pek  hoşlanmazlar. Yabancılar bizim lisanımızı öğrensinler diye düşünüyor olmalılar.

Oysa günümüzde 500 kelime ile Türkçe konuşan ve hayatında sadece bir kitabı bile sonuna kadar okumamış fakat televizyon ve radyo programı sunan sunucularımız bile var.  Kendini bir dilekçe ile ifade edemeyen üniversite öğrencileri Türkçe’nin yok edildiği bir aletin karşısında oturup arkadaşları ile chatleşiyorlar. İşte Isparta yakınına düşen uçağın hosteslerinden birinden geride kalan bir “chat” örneği.

Sinem: Ofisteyim kuzen, uçuşa gidiyorummm

Kuzen: Nereye gitcen kuzencim ya

Sinem: Ispartaaaa Gülll reçeliii almaya

Kuzen: Uhehe Ne gül reçeli yenir mi o yaaa

Sinem: Yenirrr tabüüüü

Hadiiii öpppt görüşürüzzz akşammmm

Ayrıca lehçeler de eklenince, Türkçemizin söz varlığı bir milyonu geçmekte ve İngilizce’yi ikiye katlamaktadır. Anadiller sıralamasında unutmayın Türkçe, Çince, İngilizce, İspanyolca ve Hintçe’den sonra dünyanın en fazla konuşulan beşinci lisanıdır.

Çarşı, sokak, işyeri, televizyon kanalları ve programlarının isimleri bile yabancı sözcüklerden seçilmesi yıllar yılı bir marifet, bir üstünlük sayıldı. Böylece Türkçe adım adım “kültür dili” olma özelliğini yitirdi. Üniversitelerimiz bile eğitimlerini hızla yabancı dillere kaydırdı. Oysaki en iyi eğitim kendi dilimizde yapılabilir. Elbette “yabancı dil öğrenmeye” kimse “hayır” diyemez. Ama üniversitelerin amacı bir lisan okulu gibi “İngilizce veya bir lisanı mı, yoksa gençlere başarılı bir kariyer için meslek derslerini hakkı ile öğretmek mi olmalı?” Sorusunun yanıtını bilimsel olarak aramak gerekir.

Bazı yabancı kökenli kelimeler ilk bulundukları veya keşfedildikleri hali ile bir çok lisanda olduğu gibi Türkçeye yerleşmiş ve halk tarafından benimsenmiştir. Bunlara müdahale etmek karşılığında muhakkak yeni bir kelime bulmak yanlış diye düşünüyorum. Örneğin İstiklal Marşı yerine (ulusal düttürü), hostes yerine (gök konutsal avrat) kelimelerini halka benimsetmeye çalışmak kanımca doğru olmaz, benzer şekilde Türkçe’ye farklı lisanlardan alınıp, yerleşmiş olan şapka (Rusça), patika (Bulgarca), çikolata (Meksika dilinde), tekvando (Korece), otoban (Almanca), kanarya (İspanyolca), soba (Macarca), çay (Çince), vişne (Slavca), portakal (Portekizce), Şubat (Süryanice) gibi kelimeler yerine yenilerini aramak kanımca gereksizdir. Ama Fransa’da olduğu gibi uluslar arası şirketler hariç “dükkan” isimlerinin yabancı dilde olmasına müsaade edilmemeli, Örneğin Nişantaşı’ndaki  yerel bir lokantanın adı “silverspoon” veya “zeyteen” olmamalı!

İngilizcesi “exhaust” olan kelimenin sanayi sitelerindeki farklı  farklı işyerlerindeki  yazılışlarına tek tek inceliyorum: “egzos – egzoz – egsos – ekzos – eksos – egzost, doğrusu ise “egzoz”.

Bakın yaptıkları sitelere, binalara, evlere değerli inşaat şirketlerimiz nasıl isimler koyuyorlar. Herhalde anlaşılmaz ve yabancı dilde olursa daha fazla dikkat çekiyor satıyor ve havalı oluyor. Green Garden, Blox Haliç, Dream City, Digicom Starlife – Selenium City, Marenegro, Sealybria, Atrium Residence, Spradon Villaları, Sunrise Residence, Portville, Aqua City

Kanyon Alışveriş Merkezi’nde şöyle bir gezinin ve dükkan isimlerini dikkatle okuyun, Mhacka, Chakra, Macrocentre, W, Sushico, Bally, Bashqua, Scabal, Haaz, Mom- Tombe, Flower…

Allahım ben neredeyim. Sosyetenin uğrak yeri  İstinyepark oradan aşağı kalır mı hiç ? N’fes Büfe, Tauze, Coquet, Hat Quarters, House Cafe, Milimetric, Anatolian Arts, Tırtıl Kids, Topaz Exclusive, Mania…

Ne güzel hiçbir Amerikalı,  İngiliz veya İngilizce bilen  herhangi biri buralarda zorluk çekmez.

Diğer taraftan İzmir Ekonomi Üniversitesi’nin yıllar  önce organize ettiği liselerarası üçüncü karikatür yarışmasının başlığına dikkat edin. “Futbolmania”. Rektörlerini aradım, benim eleştirilerime  çok şaşırdı, çünkü kendisi bu  sözcükte nedense hiçbir  yanlış bulamadı. Oysa ki, bir üniversite futbolda fanatizmi Türkçeyi ayak altına  destekliyordu.

Şimdi bir dizi sorular sormak istiyorum. Dünya çapında bir başarı ile Türkçe’mizi bize kazandıran ve alfabemizin temelini atan kimdir? (Atatürk’ümüz), Alfabemiz kaç harften oluşur? (29), Türkiye İş Bankasını kim kurdu ? (Yine Atatürk’ümüz), Türk Dil Kurumu’nun temelini atan kimdir? (Kemal Atatürk).

Peki ülkemizin en büyük bankasının bastırdığı on binlerce broşürde, televizyon reklamlarında, gazetelerde yer almış  olan “maximum” sözcüğündeki (x)  de nedir? Bunu sormak için telefon ettiğim İş Bankası Genel Müdür yardımcısı beni hemen azarladı. Bana mı düşmüştü tasası? Peki Türk Dili Kurumu Yönetim kurulu bu konuyu acaba hiç tartıştı mı? Atatürk’ümüzün Türkçesi’nin ülkemizin en büyük kuruluşlarından birinin “hiçe sayılması” karşısında vatandaşların tepkisi ne oldu mu ?

Artık ikisi de aramızda bulunmayan değerli arkadaşlarım, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu ile kızkardeşi Esin Afşar ülkemizde yaşanan “dil kirliliğinin” getirdiği ve getireceği tehlikenin boyutlarını her fırsatta dile getirdiler! Kendilerine teşekkür ederiz.

En iyisi, bu konuda endişemi üzüntümü ifade edecek daha “ağır” bir üslup kullanmadan, sözü değerli dostum Esin Afşar’a bırakayım. Bakın güzel Türkçe’mizin elden gittiğini mısralarında nasıl güzel anlatmıştı.

Türkçe inanın katlediliyor. İşte kendi fakültemdeki bir öğrencinin arkadaşları ile sohbeti aynen aktarıyorum. “Abi, onu karşımda görünce çüş falan oldum, oğlum bu iş bizi kasar dedim. Fena halde göçeriz dedim. Enjoy durumları yani. Baktım ki bana kesik, sarıl oğlum dedim. Manita senin !”

Türkiye’ye “göz koymanın” planları

ABD ve birinci derecedeki stratejik dostlarının en büyük amaçlarının, kısacası “enerji” diye adlandırılabilecek gücün peşinde olduğu, buna mukabil Çin, Rusya ve İran gibi ülkelerin de, petrol, gaz ve su gibi değerleri kaptırmamanın mücadelesini verdikleri görülüyor.

Bu arada, petrol ve gaz gibi nadide kaynaklara sahip Körfez ülkeleri, ABD’nin kâh dost kâh düşman görüntüsü altında “gönülsüz” olsa da, ürettiklerini çıkarıyor, sonra da kazandıkları dolarlarla silah alma zorunluluğunda kalıyor.

Türkiye gibi ülkeler ise kiminle dost kiminle düşman olunup olunmayacağının telaşı içinde ne yapacağını şaşırıyor. Özellikle Orta Doğu’da doların; petrol, gaz ve su ile savaşı sürüp gidiyor.

Yeri gelmişken; suyun ne denli değerli olduğu veya olacağını belirtmekte yarar bulunuyor. Gerçekten de, İsrail’in hatta Türkiye’nin suya ihtiyacı, yakın yıllarda kendini göstereceğinin sinyalleri şimdiden alınıyor.

Dünyaya muhtaç olduğu enerjinin büyük bir bölümünü sağlayan, Orta Doğu ve Avrasya bölgelerinin daima tehlikenin odağı halinde olması, hepimizi hem düşündürüyor hem de endişelendiriyor.

Nitekim, sözde “Arap Baharı” ve ötesinin asıl nedenlerinin başında petrol geliyor.

Asırlardır insanoğlunun dikkatini sarsan ve çoğu zaman endişeyle üzerine çeken Orta Doğu’ya bakıldığında; çeşitli görüntüler, süreçler, beklentiler ve tehlikeler gözlerden kaçmıyor.

Zaten özellikle öteden beri, çoğu enerji kaynaklarının ve yollarının Orta Doğu’da olması bu bölgeyi daha da “stratejik” hale getiriyor.

Öte yandan, Orta Doğu’yu çoğu zaman buhrana sokan bu stratejik değerin en büyük unsurlarından birinin de Türkiye olduğu görünüyor.

***

Bilindiği gibi Türkiye, uzun yıllardan beri enerjinin güvenli bir şekilde ulaşımını sağlıyor.

Yani Türkiye, bir bakıma “köprü” görevini üstlenmiş bulunuyor.

Dikkat edilecek olursa Türkiye’nin stratejik konumu, özellikle ABD İsrail ve Rusya ile dostlarını iştahlandırıyor.

Bu durum, Türkiye’ye “göz koymanın” planlarını yıllardır yaptırtıyor.

Bir bakıma, küresel güç ve sermayenin, Orta Doğu’dan beklentisi ve istemi, enerji kaynakları ve enerji yollarının güveni ile özetleniyor.

Her şeyden önce, özellikle petrolde büyük paylaşım sorununun çıkmaması için, “güven” önlemleri hayati bir değer taşıyor.

Gezegenimizde, en büyük acının, en büyük kan dökmenin ve en büyük kazanç elde etmenin “petrol” yüzünden kaynaklandığı yıllardır kabul ediliyor.

Petrolün “güç” olduğu varsayımı daha Birinci Dünya Savaşı sırasında çatışma meydanlarında kanıtlandığı biliniyor.

Bütün, süper güçler özellikle ABD, petrol ve diğer enerji maddelerine daima sahip olabilmek için, çeşitli planlar, tuzaklar, çatışmalar hatta savaşlar çıkarmayı gündemlerinden düşürmüyor.

Denilebilir ki, alınması veya elde edilmesi gerekli petrol, gaz ve su için lazım olacak dolarları bir bakıma silah fabrikaları üretiyor.

Böylece, silah satımı veya temini için cepheler açılıyor kanlar akıtılıyor.

Tabii ki, bu denklem içinde dinlerden öte, ruhani inanışlar önde yer alıyor. İlginçtir aynı soydan-soptan gelen, aynı dini paylaşan insanlar aynı veya ayrı ayrı ülkelerde birbirlerinden ayrı ve zaman zaman “düşman” olarak yaşıyor.

Param parça olan Arap ırkının, birleşmesine “aynı dinden” olmak bile yardımcı olamıyor.

Enerji kaynağı sahibi olmak ve onu pazarına ulaştırmak daima ya sorun oluyor ya da olmaya namzet bulunuyor.

Gerçekten de yaşadığımız tam bir “petrol çağıdır”. Kim ne derse desin, Orta Doğu’da uygulamaya aralıklarla konulan tehlikeli senaryolar, siyasi ve askeri planlar, yeni ve daha büyük petrol savaşlarını çağrıştırıyor.

Ne var ki, sadece coğrafi değil, siyasi olarak da gizemini koruyan, pek çok meçhullerin, karmakarışık ilişkilerin, sorunların, dostlukların, ihanetlerin, çatışmaların hüküm sürdüğü Orta Doğu; her şeye rağmen cazibesini sürdürüyor.

Neden yerli ve milli

Sevgili okurlarım bu sayıdaki yazımda neden yerli ve milli üretim yapmamız gerektiğini biraz irdelemek istiyorum.

Ülkemizin geçtiği bu zor günlerin en büyük sebebinin dışa bağımlılık olduğu gün gibi ortada ve bu bağımlılık devam ettiği müddetçe ülkemiz ve bizler bu günleri tekrar tekrar yaşamaya alışmalıyız ya da yaşadıklarımızdan ders alıp,gelecek günlerin yapılanmasını kendi kendine yeten yani üreten yurt dışına satan bir ülke olarak planlamalıyız.

Şimdi üç tarafı denizlerle çevrili, her yeri tarım alanı olan, dört mevsimin olduğu bu coğrafyada dışarıdan saman,hayvan,balık, buğday, süt tozu şeker daha sayamadığım birçok şeyi ithal etmeyi bırakıp özümüze dönmeliyiz. Tekrar kendimiz üretmeye ve ihraç etmeye başlamalıyız. Tabi bunları yaparken yerli tohum kullanmalıyız. Anlaşılamayan bu yasağı acilen kaldırmalıyız. Genetiği oynanmış bu ürünleri derhal bırakmalıyız. Milyon dolarlık motor yatlar 2.5tl’ye yakıt alırken, benim çiftçim 6tl’yealmamalıdır. Tarlalarda bin bir emekle üretilen ürünler çürümemeli müşterisi olmadığından, bir TL’ye sattığı domates pazarda 6 TL olmamalıdır. Aradaki bu inanılmaz fiyat farkı birilerinin cebine girmemelidir. Yani çiftçi ve üretici desteklenmeli. Yazmaya kalksam daha çok yazacak şey var ama usturuplu gitmeye çalışıyorum.

Biz ne zaman bu hale geldik, neden nasıl böyle olduk, herkes elini bir başının arasına koymalı ve sormalı artık!!

Bence yoksa bu süreçler her zaman bizi bekleyecek. Tarım ülkesinde her şeyi dışarıdan getirir olduk ama umarım bunun ne demek olduğunu anlamışızdır.

Gelelim teknolojiye geçtiğimiz günlerde yapılan Teknofest’de birçok yerli ve milli ürün ile tanıştık. Demek ki! bizler bunu yapabiliyormuşuz ve hatta doğru şartlar olursa ve yurt dışına bu beyin göçü biterse kayırmacılıktan, adamcılıktan,imkansızlıklardan kurtulursak bir kez daha neler olabileceğini neler üretebileceğimizi hep beraber görürüz. Bu konu benimde içinde olduğum bir konu olduğu için olaylara çok iyi vakıfım. Geçmiş zamanlarda küsen kırılan sistemden uzaklaştırılan yurt dışına projelerini götüren değerli bilim adamlarımızı tekrar kazanmalıyız.

Acilen imkan yaratmalı ve devlet içindeki tekelciliği bırakmalıyız. Konusunda uzman insanları bu birimlerin başına geçirmeliyiz. ARGE’ye çok ama çok destek olmalıyız ve sonunda ithal eden değil,üreten,dışa bağlı değil,ihraç eden bir yapıya dönmeliyiz. Kısacası bilime teknolojiye destek vermeliyiz. Bu çocukları kendimiz yetiştirmeliyiz ve dışarıya kaçırmamalıyız.

Gelelim sözün özüne dilimizin döndüğü kalemimizin yazdığı kadarıyla anlatmaya çalıştım. Bu ülke hepimizin üreten kendi kendine yeten,dışa bağımsız,eğitimli,kültürlü,araştıran, sorgulayan, tam bağımsız bir TÜRKİYE için gelecekte bütün umut ettiklerimizin olması dileğiyle kalın sağlıcakla.

Yerli ve Milli bir ülke için elele…

Kıbrıs’ta ajanlar ve işbirlikçilerin hain planları

İngilizlerin vazgeçemediği böl ve yönet sisteminin Türk devlet geleneğinde hiçbir zaman yeri olmadı. Ülkeleri parçalayarak azınlıkların birbiriyle karşı karşıya gelmesinden fayda sağlamak bizim dünya görüşümüze de din anlayışımıza da her zaman ters gelmiştir.

İngilizler bu sistemi Kıbrıs’ta uygulamaya koyduğunda, karşı karşıya gelmek, birbirleriyle mücadele etmek bir yana, durum tamamen Rumlar’ın Türklere karşı katliam yapmasına neden olmuştu. Bu zalimlik Türk askerinin adaya barış harekatı yapmasına kadar sürmüştü.

Şimdilerde ise yeni ve büyük bir plan var. Bu plan ekonomik kriz yaşadığımız bu günlerde Kıbrıs adasındaki Türk varlığına son verme düşüncesinden ibarettir.

Vakti ve gerçekliği tamamen hayal ürünü olan bu ekonomik krizin olması gerektiğinden daha büyük olması insanı tamamen kuşkulandırıyor.

Kuşkularımızın nedensiz olmadığını da KKTC’de son günlerde sıkça duyduğumuz fısıltılardan anlıyoruz.

Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz ve paramızın değerinin düşmesi nedeniyle Türklerle beraber yaşayan Rumların yüksek sesle; Rumlarla Türklerin birleşmelerinin şart olduğunu söylüyorlar. Bu birleşme ile AB imkanlarından her iki kesimde yaşayan halkların eşit şekilde yararlanacağı da kafa karıştırmak için uzun zamandır dillendiriliyor.

Türkiye’yi ve KKTC’yi hedef alan ajanlar, işbirlikçiler ve papazlar Türkiye’yi Kıbrıs’tan uzaklaştırmak, Türk askerini geri göndermek ve adadan Türk adını silmeyi amaçlıyorlar.

KKTC’de yakın zamanda kaos için seferberlik başlatanlara karşı Yavru Vatan’da uyuyan milliyetçi hücrelerimizi uyandırmalı ve bu hainliklere karşı dik durmalıyız.

Bir taş attım kuyuya…

Yerel seçim yaklaşıyor ve siyasi gündemde bu günlerde yerel seçim ittifakı sıkça konuşulur oldu. Yerel seçimlerde ittifak sözde olabilir ama uygulamada pek mümkün gözükmüyor.

En önemli olan mesele ise ittifak olduğu zaman neye ve kime göre liste yapacaksınız. Meclis üyelerini nasıl belirleyeceksiniz vs. vs…

Lakin esas mesele 24 Haziran seçimlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan % 52.6 oy alırken, AK Parti’nin aldığı oy oranı % 42.6 idi. % 10’luk bir fark var ve bu oran hatırı sayılır bir orandır.

Bu sebeple AK Parti’nin ittifak hesaplarından önce bu farkın nedenleri ve niçinleri üzerinde durması gereklidir.

Esasında farkı azaltmak için sadece AK Parti gibi duruş sergilemek yerine Cumhurbaşkanı Erdoğan duruşu sergilemeyi başarabilse AK Parti için yeterlidir.

Ben kuyuya bir taş attım, gerisini 40 akıllı düşünsün!…

Bu hesap sorulacak diye uyutulduk

Dünya üzerinde özgürlükçü demokrasilerin en dikkat çekici özelliği hesap sorulabilir bir devlet mekanizmasına sahip olmasıdır.

Seçilmişlerin seçenlere karşı yaptığı işlerin hesabını vermesi bir haktır.

Lakin bu hak bizim ülkemizde ne geçmişte işliyordu, nede bundan sonra işleyecek gibi gözükmüyor.

Hep konuşur dururuz ya hani Amerikan demokrasisi diye…

İşte o beğenmediğimiz Amerika’nın beğenilecek tek yönü vardır, o da; seçilenlerin hesap vermekten kaçışının olmamasıdır.

“ABD’Lİ BAŞKAN’DAN HAKSIZ SAVAŞIN HESABI SORULDU”

Vietnam’da Amerika’nın haksız savaşı nedeniyle ABD Başkanı Johnson’dan hesap soruldu.

1965’te Kongre’den yetki alarak Vietnam Savaşı’nı başlatmasının bedelini ağır ödedi. Halk cephesinden tüm destekler kesilip, ağır tepkiler görmesi üzerine başkanlığa devam edemedi. Haksız savaşın faturası Johnson’un ardından yeni başkan Nixon ve ekibine de kesildi. Halkın hesap sorması sonucu Amerikan tarihinde başkanlıktan bir başkanın istifa etmesi gerçekleşmiştir.

“TRUMP YAPTIKLARININ HESABINI VERECEK Mİ?”

Peki Amerika’da halkın hesap sorabilir olması gerçeği Trump için de gerçekleşecek mi? Trump hesap sorulabilirlik sınavından başarılı çıkabilecek mi? Yaptıklarının hesabı nasıl ve ne zaman sorulacak? Yoksa Evangelist abileri hesap vermesinin önüne geçebilecek mi?

Amerika’nın müttefikleri ile sıkıntı yaşamasını sağlayan, dünya ekonomisini sarsan politika sergileyen, devletleri çocuk gibi attığı tweetler ile kaosa sürükleyen Trump’tan bu yaptıklarının hesabı sorulacak mı?!!!!

Peki biz Türkiye halkı olarak yanlış yapılanların hesabını seçtiklerimizden veya vatan hainlerinden sorabiliyor muyuz?

“1990’LI YILLARDA APO DENEN KÖPEKTEN HESAP SORULACAĞINI MEYDANLARDA HAYKIRIRDIK”

Gençlik yıllarımızda Aşık Sefai’nin,“apo denen köpekten bu hesap sorulacak” şiiri ile hep devletin halkın isteği ile bebek katilinden hesap soracağını meydanlarda haykırırdık.

“KATİL APO’NUN KEYFİ YERİNDE”

Peki ne oldu devlet hesap sorabildi mi? Hayır hatta devlet Amerika’nın ve AB’nin baskısı ile APO’ya daha iyi yaşam olanakları sağladı. Katilin keyfi yerinde…

Silahlı terör örgütüne açık açığa destek olan siyasi parti ve temsilcilerinden hesap sorulabildi mi? Mecliste değerlerimize hakaret eden milletvekillerine ceza verildi mi?

Ceza vermeyi veya hesap sormayı bırakın, bu kişiler devletin imkanlarından en üst seviyede yararlanmaya ve milletin cebinden maaş almaya devam ediyorlar.

“FETÖ ÖRGÜTÜ LİDERİNDEN HESAP SORULAMADI”

Ülkemizde kanlı bir darbe girişimini planlayan ve bunu gerçekleştireceği anda karşısına çıkan halk nedeniyle kötü emellerini gerçekleştiremeyen terör örgütü lideri Fetullah Gülen’den hesap sorabildik mi?

“FETÖ’YÜ ÖVEREK MAKAM SAHİBİ OLANLAR, ŞİMDİ FETÖ’YE SÖVEREK MAKAMDA KALMA GAYRETİNDE”

Geçmişte terör örgütü liderini överek makam sahibi olanların bugün aynı kişiye söverek makamda kalmaya çalışması gerçeğini neden göremiyoruz.

İdam gelecek sözlerine, hesap sorulacak söylemlerine artık itibar edilmiyor, biriken hesaplar sorulmazsa siyasi iflas yakındır.

Seçilenler seçtiklerinden hesap soramıyorsa, seçilenler ülkenin değerlerine zarar verenleri cezalandıramıyorsa, bedel ödeyenler daima bu ülkeyi karşılıksız sevenler oluyorsa ortada ciddi bir sıkıntı vardır.

Allah sıkıntılarımızı ber taraf etsin…

Enerji, elektrik ve elektronik sektörleri WIN EURASIA’da buluşacak

Industrial Energy Systems EURASIA, 2019’dan itibaren yenilenen ve geliştirilmiş konseptiyle hem katılımcıların hem de ziyaretçilerin WIN EURASIA deneyimlerine değer katacak. 360 derece imalat sanayii için buluşma noktası olan WIN EURASIAenerji, elektrik ve elektronik sektörlerinde endüstriyel ve ticari uygulamaları İstanbul’da bir araya getirecek.
Elektrik enerjisi üretim sistemleri, güç tedariki, iletimi, dağıtımı ve depolanması başlıkları altında enerji sektöründeki nitelikli şirket ve ürünleri bir araya getiren Industrial Energy Systems EURASIA, 14 – 17 Mart 2019 tarihleri arasında Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi’nde düzenlenecek. Geçtiğimiz yıl 146 ülkeden 75 binin üzerinde ziyaretçiyi ve 1,800 katılımcıyı bir araya getiren fuar, yenilenen konseptiyle, Avrasya bölgesinin en büyük imalat sanayi fuarlarından WIN EURASIA’nın en önemli parçalarından biri olacak.

Uzun yıllardır Electrotech EURASIA adıyla düzenlenen Industrial Energy Systems EURASIA’da yer alan çözümlerin enerji, elektrik ve elektronik sektörlerin yanı sıra imalat sanayiinin tamamına hitap eden konu başlıklarına sahip olduğuna dikkat çeken Hannover Fairs Turkey Genel Müdürü Alexander Kühnel şunları söyledi:

“Konvansiyonel kaynaklardan yenilenebilir enerjiye kadar farklı güç üretimi modelleri, depolamadan kablo ve izolatörlere kadar tüm teknolojiler bu yıl IES EURASIA’nın odaklandığı konular olacak. Sektörde faaliyet gösteren üreticilerin yanı sıra, proje ve sistem entegratörlerinden servis hizmeti sunanlara kadar tüm meslek grupları fuardan büyük yarar sağlayacak. Fuar kapsamında düzenlenecek konferans, forum, şirket ve ürün sunumları, paneller, kurumsal faaliyetler ve özel temalı etkinlikler de katılımcıların kilit müşteri adaylarıyla toplantılar yapmaları sağlayarak sektöre hareketlilik katacak.”

Milli & yerli, yüzde 100 elektrikli: TRAGGER

Mobilite ürün ve hizmet platformu CDMMobil bünyesinde üretilen TRAGGER markalı araçlar, 27-30 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilecek olan İstanbul Airshow 2018’de boy gösteriyor.

Otuz yıla yakın bir süredir, başta otomotiv olmak üzere, ülkemizin pek çok sektörüne yenilikçi teknolojiler getirerek, kurumların geleceklerini yaratma sürecinde, onların yanında kritik çözüm ortağı olan Cadem ürün, hizmet ve danışmanlık sunuyor. Dijital dönüşüm için stratejik öneme sahip ürün yaşam döngüsü yönetimi, üç boyutlu optik ölçüm, ileri mühendislik ile beraber arttırılmış ve sanal gerçeklik konularında çalışmalarını sürdüren şirket, otomotiv alanındaki deneyim ve birikimlerini şimdi de CDMMobil markası ile mobilite alanına aktarıyor. CDMMobil olarak otomotiv sektöründeki 30 yıllık deneyimle geliştirilen yüzde 100 elektrikli TRAGGER ürün ailesi, 27 Eylül’de ziyarete açılan İstanbul Airshow 2018’de endüstriyel ve ticari segmentte, elektrikli otomotiv arenasına çıktı.

TRAGGER markası

İTÜ Makine’den arkadaş olan kurucu ortaklar Ali Serdar Emre ve Saffet Çakmak, otomotiv sektörüne hizmet ederek başlatmış oldukları tasarım, mühendislik, araç geliştirme, endüstriyelleştirme alanındaki faaliyetlerini şimdi de CDMMobil ile sürdürüyor. Kullanıcı deneyimi odaklı rasyonel bakış açıları, fonksiyonel, teknolojik, kaliteli ve yenilikçi yaklaşımlarla belirleyen CDMMobil, teknolojiyi ulaşılabilir, ekonomik bir hale getirmek için tutkulu, tecrübeli ve uzman ekiplerle çalışıyor. Otomotiv sınıfı elektrik motoru ve lithium-ion paketi konularında Ar-Ge projeleri olan CDMMobil, otomotiv sektöründe ve elektrikli araçlar konusunda yurtiçi ve yurtdışında değerli işbirliklerinde bulunmuş bir marka. Şu anki fokus alanı çok fonksiyonlu elektrikli iş araçları olan şirket, 2018 yılında, kendi üretimi olan yüzde 100 elektrikli ve yüzde 100 milli ve yerli TRAGGER markalı araçları üretmeye başladı. Otomotiv sektöründe tecrübeli mühendislerden oluşan bir ekiple, inovatif tasarım ve ileri mühendislikle geliştirilen bu ürün ülkemizde üretiliyor.

TRAGGER’in üretimine Bursa Hasanağa Organize Sanayi Bölgesi’ndeki fabrikasında başlandı

İnsan ve çevre odaklı sürdürülebilir gelecek doğrultusunda dünyanın dört bir yanında, özellikle kapalı alanlarda, fosil yakıtlı araç ve cihazların kullanımı azalmaya başladı. Buradan hareketle CDMMobil, ileri mühendislik ve tasarımı birleştirerek TRAGGER’i Bursa Hasanağa Organize Sanayi Bölgesindeki fabrikasında üretmeye başladı. İnsanların ve işletmelerin lojistik alandaki ihtiyaçlarına uygun tasarlanan TRAGGER, yüzde 100 elektrikli, çevre dostu ve çok fonksiyonlu bir hizmet aracı. Şaşırtıcı kıvraklığı, ideal boyutları ve yüksek çalışma performansıyla özellikle havaalanları, fabrikalar, hastaneler, turizm alanları ve lojistik alanlar gibi noktalarda segmentinin en ideal ve en yeni aracı. Türk tasarımcıları tarafından Form-Follows-Function yaklaşımı ile tasarlanan ve titiz Türk mühendisliğinin ürünü olan aracın elektrik donanımının tamamı Türkiye’den sağlanıyor.

700 kg taşıma kapasitesi

7,4 kW’lik motoru ile tek şarjda 6 saat hizmet verebilen TRAGGER’in 700 kg yük taşıma ve 2 ton çekme kapasitesi bulunuyor. Yüklü halde yüzde 17’lik eğimi tırmanma yeteneğine ve 3,2 metrelik dönme çapına sahip 3.114 mm uzunluğundaki araç hızlı ve yavaş olmak üzere iki farklı hız modunda yol alabiliyor. TRAGGER’in 240 Ah’lik bataryası, 220 V’lik geleneksel şebeke akımıyla 6 saatte yüzde 100 dolmakla birlikte batarya paketi de hızlı değişim için Quick-Drop özelliği sunuyor.

“AB İklim Hedeflerini %45’e Yükseltmeye Hazırlanıyor”

İklim değişikliği ve olumsuz sonuçları, 2000’li yılların başlarında, pek çokları tarafından “fütürist bir varsayım” gibi görülürken, geldiğimiz noktada, dünyanın pek çok yerinde gündelik yaşam içine kuvvetle nüfus etti. Geçmişte görülmedik iklim olayları ve yıkıcı sonuçları, sokaktaki adamın gündeminde yerini aldı. Artık küresel ısınmanın frenlenebilmesi için birbiri ardına yeni yasal düzenlemeler yapılıyor, uluslararası zirve toplantıları düzenleniyor, anlaşmalar imzalanıyor. Tüm bu süreç, enerji tüketiminden önemli ölçüde sorumlu olan iklimlendirme sektörünü yakından ilgilendiriyor. Türkiye iklimlendirme endüstrisinin yarım asrı ardında bırakan köklü kuruluşlarından ALDAĞ A.Ş. İcra Kurulu Başkanı Rebii Dağoğlu, 2035 yılına dikkat çekerek şunları söylüyor: “AB’nin 2020 yılına kadar yenilenebilir enerji kullanımı, enerji verimliliğinin artışı ve karbondioksit salımlarının azalması ile ilgili %20+20+20 hedefi ile küresel ısınmanın 2100 yılına kadar maksimum +1,5 °C’de tutulabilmesinin olanaksızlığı görüldü. Bu hedef güncellendi ve %40’lara çıktı. Ama bilim adamları konunun ciddiyetine dikkat çekebilmek adına yaptığı araştırmalarla ‘geri dönülemez nokta’yı hesaplamaya çalıştı. Karbondioksit salımlarının büyük ölçüde engellenememesi halinde 2100 yılında küresel ısınmanın maksimum+1,5 °C’de tutulabilmesi hedefine ulaşmanın %67 olasılıkla mümkün olamayacağını tespit eden bilim adamları, radikal önlemlerin alınmaması halinde ‘geri dönülemez nokta’nın 2035 yılı olduğunu söylüyor. Bunun olmaması için yeni yasal düzenlemelerle 2030 yılına kadar enerji verimliliğinin en az %32.5, yenilenebilir enerji kullanımının da %32 artması gerekecek. Bunun için çok yakın bir zaman içinde %40 hedefinin %45’e çıkması için teklif verilecek. Hollanda gibi bazı ülkeler bunu bile yeterli görmeyip %55 gibi devasa bir iyileştirme oranından bahsediyor. İklimlendirme endüstrisi olarak bu zorlu mücadelenin tamamen içinde olmamız gerekiyor. Enerji kullanan ürün üreticileri olarak sadece cihazlarımızda düzenli olarak enerji verimliliğini yükseltmek, enerji tüketimini azaltmak çabamızın yanı sıra, üretim süreçlerimizde de enerji verimliliği çıtasını yükseltmeliyiz. ALDAĞ A.Ş. bu vizyonla yola çıkarak Manisa Akhisar’da örnek teşkil edecek 35.000 m2 açık, 26.000 m2 kapalı alana sahip bir tesis kurdu. Manisa fabrikamız, “Bütünleşik Tasarım” anlayışıyla ve tamamen yeşil bina konseptine uygunluk esasıyla dizayn edildi. Leed Gold sertifikası başvurusu yapacağımız fabrikamızda güneş panelleri vasıtasıyla kendi elektriğimizi üretebileceğiz. Fabrikamızda aynı zamanda atık suları ve yağmur sularını yeniden değerlendirebileceğimiz bir sistem oluşturduk. Binanın inşasında kullanılan malzemelerin geri dönüştürülebilir malzemeden üretilmiş olmasına özen gösterdik. Tüm elektrik ve mekanik aksamının enerji sarfiyatını en az düzeyde tutmasına ve çevreye karşı duyarlı olmasına dikkat ettik. Üretim sahamızın klimatizasyonunda, firmamızın ürün gamında yer alan enerji ve çevre dostu olan evaporatif soğutma sistemlerini ve yine kendi imalatımız olan ısı pompası sistemlerini kullandık. Tesislerimizde kullandığımız ileri seviye yalıtım sistemleriyle ısı kaybımızı minimize ettik. Tüm bu özellikleriyle tesislerimiz “Sürdürülebilir bina” anlayışının adeta canlı bir örneği niteliğini taşıyor. Aynı hassasiyeti ürettiğimiz cihazlar için gösteriyoruz. Teknolojimizi geliştirirken; EcoDesign kriterleri ve ErP yönetmeliklerinin gereklerini göz önüne alıyoruz. Bu duyarlılık içindeki tüm üretici, satıcı firmalar, müşterilerine ‘fiyat’ kavramını cihaz bedeli olmaktan çıkarıp ‘ömür boyu maliyet’ olarak algılamalarına yardımcı olacak bilgilendirmeyi usanmadan yapmalı, cihaz ve sistem seçimi yapanların da, iklim eyleminin mücadelecileri arasına katılmalarına yardımcı olmalıdır.”

Türkiye’nin ilk Türk Lirası enerji ihalesi kapsamındaki Doğubayazıt bu kış doğal gazla ısınacak

Türkiye’nin Türk Lirasıyla gerçekleşen ilk enerji ihalesi olması bakımından stratejik bir önem taşıyan Aksa Ağrı Doğal Gaz Dağıtım Projesi kapsamında yer alan Doğubayazıt’a gaz akışı başladı. Proje kapsamında, Ağrı merkezden sonra doğal gaz ulaştırılan ilk ilçe olan Doğubayazıt’ta, yıl sonuna kadar 4 bin konuta eş değer abonenin doğal gaza geçmesi bekleniyor.

Türkiye’deki en geniş coğrafi dağıtım alanına hizmet veren Aksa Doğalgaz; Ağrı Doğal Gaz Dağıtım Projesi kapsamında hızla hayata geçirdiği yatırımlarla Ağrı merkezden sonra Doğubayazıt ilçesine de doğal gaz ulaştırdı. 26 Eylül 2018 tarihinde gerçekleştirilen ilk gaz verme töreniyle doğal gaz kullanmaya başlayan ilçede abonelik işlemlerini tamamlayan vatandaşlar bu kış doğal gazla ısınacak.

TL bazında ilk enerji ihalesi

Aksa Doğalgaz’ın Ağrı ve Doğubayazıt yatırımları, Enerji Piyasası Denetleme Kurumu’nun (EPDK) Türkiye’de doğal gaz dağıtımının yaygınlaştırılması projesi kapsamında gerçekleştirdiği ilk Türk Lirası bazında enerji ihalesi olması bakımından da büyük stratejik önem taşıyor.

EPDK’nın Türkiye’de doğal gaz dağıtımının yaygınlaştırılması projesi kapsamında 2016 yılı sonunda aldığı “Türkiye’nin milli parasını kullanma politikası çerçevesinde doğal gaz ihalelerinin Türk Lirası ile gerçekleştirilmesi” kararı kapsamındaki ilk ihaleyi kazanan Aksa Doğalgaz, Ağrı ve Doğubayazıt yatırımlarıyla hizmet verdiği il sayısını 27’ye, ilçe ve belde sayısını ise 179’a ulaştırdı.

5 yılda 100 milyon TL yatırım yapılacak

Aksa Ağrı Doğalgaz Dağıtım A.Ş. Şirket Müdürü Engin Yazıcı, ilk gaz verme töreninde yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullandı: “Aksa Ağrı Doğalgaz olarak, vatandaşlarımıza doğa dostu, güvenli ve temiz bir yakıt olan doğal gazı ulaştırmak için tüm gücümüzle, kesintisiz bir şekilde çalışıyoruz. Gerçekleştirdiğimiz yoğun çalışmalarla, ilçemiz için doğal gaz kullanımını bu kışa yetiştirmeyi başardık. Amacımız, daha da fazla vatandaşımıza doğal gaz ulaştırmak. Ağrı ili ve Doğubayazıt ilçemizde önümüzdeki 5 yılda yapacağımız 100 milyon TL yatırım, doğrudan ve dolaylı olarak 800 milyon TL’lik bir ekonomik büyüklük oluşturacak. Bölgedeki istihdama ve ekonomik hareketliliğe katkıda bulunmaktan mutluluk duyuyoruz.”

Sıcak evler, nefes alan şehirler felsefesiyle Türkiye’nin dört köşesine doğal gaz ulaştıran Aksa Doğalgaz, Kamu binaları ve 3.000 abonenin yılda 18 milyon metreküp doğal gaz kullandığı Ağrı’da, Doğubayazıt’a doğal gaz arzı sağlanmasıyla birlikte, 26 milyon metreküp doğal gaz kullanılacağını öngörüyor.

AKSA ENERJİ AFRİKA’DAKİ YERİNİ SAĞLAMLAŞTIRIYOR

2 kıtada 5 ülkede faaliyet gösteren Türkiye’nin global enerji şirketi Aksa Enerji, Afrika Bölgesel Enerji İşbirliği Zirvesi’nin ana sponsoru oldu. Aksa Enerji, bu sponsorluk ile kıtadaki yerini daha da sağlamlaştırmak istediğini gösterdi. Gana, Madagaskar ve Mali’deki santrallerinin inşaatlarını çok kısa sürelerde tamamlayan Şirket, Afrika’da yatırımlarına devam edeceklerinin sinyalini verdi

Afrika’da enerji, altyapı ve sanayi alanında yatırım yapan iş dünyasının ve hükümet temsilcilerinin bir araya geldiği Afrika Bölgesel Enerji İşbirliği Zirvesi 26-28 Eylül tarihleri arasında Afrika kıtasının en hızlı gelişen ülkeleri arasında yer alan Gana’nın başkenti Akra’da başladı. Son 20 yılda Afrika kıtasında enerji alanında atılan adımların gündeme alındığı Zirve’nin ana sponsoru Aksa Enerji oldu.

Gana Cumhuriyeti Enerji Bakanı John Peter Amewu’nun ardından Zirve’nin açılış konuşmasını yapan Aksa Enerji CEO’su ve Yönetim Kurulu Üyesi Cüneyt Uygun katılımcılara Aksa Enerji’nin Afrika kıtasında hayata geçirdiği yatırımlarla ilgili bilgi verdi. Gana, Madagaskar ve Mali’de toplam 476 MW kurulu güçle Afrika coğrafyasının sürdürülebilir kalkınmasına destek olduklarını dile getiren Cüneyt Uygun, dünyanın farklı coğrafyalarında enerji ihtiyacına çözüm üretmek ve istihdam yaratmak amacıyla yatırımlara devam edeceklerinin sinyalini verdi. Uygun, Afrika projelerinde sağladıkları yüksek standartlardaki teknik desteğin, kurulum aşamalarındaki hızın ve o bölgelerdeki insan kaynağını yönetme kabiliyetinin kıta ülkelerinde kaydettikleri başarının somut birer göstergesi olduğunu dile getirerek şunları söyledi: “Dünyada şu anda 1 milyar 100 milyon insanın elektriğe erişimi hiç yok ya da çok sınırlı. Afrika’da ise insanların beşte biri elektriğe hiç ulaşamıyor. Bu sorun çözülmedikçe insanların yoksulluktan kurtulması ve hayat standartlarının iyileşmesi çok güç. Biz de Aksa Enerji olarak acil enerji ihtiyacı olan farklı Afrika ülkelerine elektrik götürmek ve onların yaşamlarına dokunabilmek adına çalışmalarımıza devam edeceğiz. Yatırımlarımızı sürdürerek enerji açığı olan ülkelere hızlı çözümler getirerek kalkınmalarına destek olacağız.”

Zirve’nin ikinci günü Bakan Yardımcısı William Aidoo’nun da katılımıyla gerçekleşen ve Gana’nın enerji sektörünü konu alan bir panelde konuşan Cüneyt Uygun, ülkenin enerji sektöründeki gelişim potansiyelini erken fark ettiklerini ve bunu bir fırsat olarak değerlendirerek başarılı bir santral yatırımına imza attıklarını belirtti. Uygun, bu santral yatırımıyla Gana’nın öncelikleri arasında yer alan enerji çeşitliliğine katkıda bulunmanın yanı sıra Aksa Enerji’nin hızlı kurulum kabiliyetiyle ülke ekonomisinin ivme kazanmasına da destek olduklarını ifade etti.

Afrika kıtasındaki yatırımlarına 2015 yılında başlayan Aksa Enerji bugün 2 kıtada 5 ülkede enerji üretiyor. Santrallerinin proje geliştirme ve dizaynından başlayarak ekipman temini, mühendislik, inşaat, montaj, işletme, uygulama ve bakım aşamalarının tamamını kendi bünyesinde gerçekleştiren Aksa Enerji, ülkelerin acil enerji ihtiyacına, düşük maliyetli ve hızlı santral kurulumlarıyla çözüm getiriyor. Şirket, Gana Akaryakıt Enerji Santrali’nin inşaatını 9 ayda, Madagaskar Akaryakıt Enerji Santrali’nin inşaatını 7 ayda ve Mali Akaryakıt Enerji Santrali’nin inşaatını ise 6 ayda tamamladı.

Aksa Enerji’nin Afrika santralleri, Gana’da 370 MW, Madagaskar’da 66 MW ve Mali’de 40 MW kurulu güç ile bulundukları ülkelerin enerji ihtiyacını karşılıyorlar. Aksa Enerji son olarak Nisan ayında Madagaskar Cumhuriyeti’nin elektrik ve su işlerini yürüten Societe Jiro Sy Rano Malagasy (Jirama) şirketine ait 24 MW kurulu güçteki santrali iyileştirmek ve işletmek amacıyla 5 yıllık bir anlaşmaya imza attı. Santralin rehabilitasyon çalışmalarının kısa sürede tamamlanarak faaliyete geçmesi planlanıyor. Bu anlaşma, Madagaskar hükümetinin Aksa Enerji’ye olan güveninin çok önemli bir göstergesi olma özelliğini taşıyor.

Çukurova Üniversitesi, 1 TL’lik yakıtla 320 kilometre yol gitti

Shell Eco-marathon Türkiye yarışmasında Çukurova Üniversitesi’nin Electromobile takımı elektrikli bataryalı araçlar kategorisinde, 1 TL’lik yakıtla 320 kilometrelik mesafe kat etti. Geleceğin mühendislerinin en az enerjiyle en uzun mesafeyi kat etmek için yarıştığı Shell Eco-marathon Türkiye’ye 5 ülkeden 23 takım ve 350 öğrenci katıldı.

Mühendislik, tasarım, inovasyon alanlarında gençlerin ufkunu açmak ve alternatif enerji kaynakları alanında bilgilerinin artmasına katkıda bulunmak amacıyla düzenlenen Shell Eco-marathon Türkiye, bu yıl dördüncü kez yapıldı. Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) ve Uludağ Otomotiv Endüstrisi İhracatçıları Birliği (OİB) ortaklığıyla, 21-23 Eylül tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleşti.

Shell Eco-marathon’a bu yıl Türkiye’nin yanı sıra Bulgaristan, Yunanistan, İspanya, İsveç ve Tunus’tan da öğrenciler katıldı. 19’u üniversite, 4’ü lise olmak üzere toplam 23 takım ve 350 öğrenci, en az enerji ile en fazla mesafeyi kat etmek için yarıştı.

Shell Eco-marathon Türkiye yarışmasında şehir konsepti elektrikli bataryalı araçlar kategorisinde birinciliği kazanan Çukurova Üniversitesi Electromobile takımının 1.5 Adana isimli aracı, 1 TL’lik yakıtla 320 kilometre yol gidebiliyor. Bu Adana’dan Kayseri’ye 1 TL’lik yakıt ile seyahat edilebileceği anlamına geliyor.

İsmail Gülle: “Türkiye, dünyada Shell-Eco Maratonu’nun düzenlendiği 4 ülkeden biri”

Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı İsmail Gülle, gençleri yenilikçi fikirler üretmeye teşvik eden Shell Eco-marathon Türkiye’ye destek vermekten mutluluk duyduklarını belirtti: “Türkiye, dünyada Shell-Eco-maraton’un düzenlendiği 4 ülkeden biri. 71 bin ihracatçının temsilcisi olarak, bu maratonda ‘işbirliği kuruluşu’ olarak yer almak bizler için gurur ve heyecan kaynağı. İnovasyon açısından çok önemli olan bu etkinliğimizi her yıl daha da büyütmeyi arzuluyoruz. Bu yıl kendi aracını tasarlayıp üreten ve yarışmaya katılan bütün gençlerimizi kutluyorum. Shell Eco-marathon tecrübesinin inovasyon alanındaki vizyonlarınızı zenginleştireceğine inanıyoruz.”

Baran Çelik: “Yarışma sektörün hedefleri ile birebir örtüşüyor”

Uludağ Otomotiv Endüstrisi İhracatçıları Birliği (OİB) Başkanı Baran Çelik, yarışmaya katılan gençlere otomotiv endüstrisindeki yenilikleri aktararak destek olduklarını belirterek şöyle devam etti: “Shell Eco-marathon, gençleri enerji verimliliğine ve alternatif enerji kaynaklarına yönelik çalışmaya teşvik eden yapısıyla bizim hedeflerimizle örtüşüyor. Bu sene Shell Eco-marathon’da yarışan bütün gençlerimizi kutluyorum. Bu yarışmanın Türk otomotiv endüstrisinin gelişimine önemli katkı sunacağına inanıyoruz.”

Erdem: “Geleceğin mühendislerine kendilerini geliştirme imkanı sunuyoruz”

Shell Türkiye Ülke Başkanı Ahmet Erdem, sektörün dinamiklerini değiştiren yenilikleri tüketicilerle buluştururken, gençleri de geleceğin enerji teknolojilerini tasarlamaya ve üretmeye teşvik ettiklerini belirttti: “Shell Eco-marathon Türkiye’yi, TİM ve OİB işbirliği ve birbirinden önemli kuruluşların desteği ile her yıl daha da ileriye taşıyoruz. Bugün Türkiye’nin yanı sıra Bulgaristan, İspanya, İsveç, Yunanistan,ve Tunus’tan katılan takımlar da dahil olmak üzere toplam 23 öğrenci takımını, 350öğrenciyi Shell Eco-marathon Türkiye’de ağırladık. Shell Eco-marathon’da geleceğin mühendislerine kendilerini geliştirme imkanı sunuyoruz. Bu güzel etkinliğin gerçekleşmesinde değerli destekleri için TİM ve OİB’e, Shell’in küresel organizasyonunda görev yapan ekibimize, 3 gün boyunca bu etkinlikte gönüllü olarak görev alan Shell Türkiye çalışanlarına ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.”

Shell Eco-marathon Türkiye 2018 yarışmasının kazanan takımları

Shell Eco-marathon Türkiye’de yarışan takımlara 5’i pist içi ve 3’ü pist dışı olmak üzere 8 farklı kategoride ödüller verildi. Kazanan takımlar kupalarını Shell&Turcas CEO’su Felix Faber ve TİM Yönetim Kurulu Kutlu Karavelioğlu’nun elinden aldı.

Prototip Konseptli Araç Kategorisi:

Prototip araçlar kategorisinde hidrojenle çalışan araçlar içerisinde en az enerjiyi harcayarak bitiş çizgisini görmeyi başaran takım, Eskişehir Üniversitesi oldu. Eskişehir Üniversitesi, Hidroana takımı, 310 km/m3 sonucuyla birincilik kazandı. Elektrikli batarya ile çalışan araçlarıyla Yunanistan’ın West Attica Üniversitesi Poseidon takımı, 470 km /kWh’lik sonuçla kategorisinin birincisi olurken, prototip araçlar kategorisinin “içten yanmalı” kategorisinde ise, İspanya’nın Valencia Üniversitesi UPV Campus de Alcoy – Instituto de Diseno Y Fabricacion takımı, 763 km/lt sonucuyla prototip kategorisinin kazananı oldu.

Şehir Konseptli Araç Kategorisi:

Şehir konsepti kategorisinde, elektrikle çalışan araçlar arasında Çukurova Üniversitesi Electromobile takımı 161 km/kWh’lik sonuçla birincilik kazandı. Uludağ Üniversitesi UMAKİT takımı ise hidrojenle çalışan araçlarının elde ettiği 82 km/m3’lük sonuçla kategorisinin birincisi oldu.

Pist dışı ödülleri kategorisi

Yarışmada pist dışı ödüllerde; “En İyi Tasarım” ödülü Karadeniz Teknik Üniversitesi Enerji Teknolojileri Topluluğu Takımı’na verilirken, “Teknik İnovasyon Ödülü” Uludağ Üniversitesi UMAKİT, “Ekip Ruhu Ödülü” Yozgat Bozok Üniversitesi 3M Elektro ve “Güvenlik Ödülü” de Yıldız Teknik Üniversitesi AE2 Project takımlarının oldu.

Türk takımı Avrupa’da birincilik kazandı

Her yıl yaklaşık 30 ülkeden yüzlerce takımın yarıştığı Shell Eco-marathon Avrupa’ya Türkiye 13 yıldır katılıyor. Temmuz 2018’de Londra’da yapılan Shell Eco-marathon Avrupa yarışmasında Türk öğrencilerin geliştirdikleri tasarımlar gerek verimlilik gerekse teknik açıdan “en iyiler” arasında yer aldı. Uludağ Üniversitesi adına yarışmaya katılan UMAKİT öğrencilerinin tasarlayıp ürettiği “Barbaros” isimli araç, “şehir konseptli hidrojen enerjisi ile çalışan araç” kategorisinde Avrupa birinciliği elde etti.

UMAKİT Takımı Kaptanı Alperen Kaya, Shell Eco- marathon yarışmasının, öğrencilere tasarım ve inovasyon alanında gelişim sağlamaları açısından önemli katkı sağladığını belirtti: “Dünyanın sayılı üniversitelerinin katıldığı Shell Eco-marathon yarışmasında, ülkemize ve üniversitemize şampiyonluk yaşattığımız için çok mutluyuz. Her bir ekip üyesi arkadaşımın özverili çalışmalarının ve fedakârlığının karşılığını yarışta birinci gelerek aldık. Üniversitemiz, Shell, TİM, OİB ve sponsorlarımız en büyük destekçilerimiz oldu.”

Ziyaretçiler için birbirinden renkli inovasyon atölyelerinde eğlendi

Shell Eco-marathon Türkiye etkinlik kapsamında gençlerin ürettiği enerji tasarruflu araçlar en az enerjiyi harcayarak bitiş çizgisini görmek üzere yarışırken, İnovasyon Festivali alanında çocuklar ve gençler için yaratıcılıklarını sergileyebilecekleri teknoloji ve inovasyon odaklı, eğlenceli tasarım aktiviteleri düzenlendi.

Festivalde Doğan Kabak, Saffet Üçüncü ve Cem Arslan, ziyaretçilerle buluşup sohbet etti. Ayrıca ziyaretçiler Linde, Redbull, Shell Helix, deli2go, Mutlu Akü Slot Car, Game On, Motorsport.com, Userspot, Borusan, Else Enerji, Maker Çocuk’un yarışma alanında kurdukları stantlarda ücretsiz kodlama eğitimi, robotik kodlama, 3D printer uygulama ve sanal gerçeklik oyunlarını deneyimleme şansı buldu. Shell Eco-Marathon Türkiye’ye katılarak, öğrencileri destekleyecekler. Shell Eco-marathon Türkiye’ye destek veren şirketlere de ödül töreni sırasında plaketleri verildi. Shell Eco-marathon Türkiye 2018 yarışları birincilerin ödüllendirildiği törenin ardından gençlerin yakından takip ettiği bir isim olan Jabbar’ın konseri ile sona erdi.

Shell Eco-marathon hakkında:

Shell Eco-marathon her yıl Avrupa, Amerika ve Asya kıtalarında düzenlenen, dünyanın en önemli öğrenci inovasyon yarışmalarından biri. Yarışma kapsamında gençler, kendi tasarladıkları ve ürettikleri enerji tasarruflu araçlarla en az enerjiyle en uzun mesafeyi kat etmek üzere yarışıyorlar. Yaratıcı tasarımları ve teknik bilgileri sayesinde 1 kWh enerji ya da 1 litre yakıt ile en fazla yolu kat eden takımlar ödüllendiriliyor.

Takımlar yarışa Prototip ve Şehir Konsepti adlı iki araç kategorisi altında katılıyor. Geleceğin otomobillerini yansıtan prototipler, yaratıcı tasarımlara sahip araçlardan oluşuyor. Yarışmada dizel, benzin, sıvılaştırılmış doğalgaz (CNG), doğalgazdan elde edilmiş yakıt (GTL), etanol gibi yakıtların yanı sıra hidrojen, elektrik gibi alternatif enerji kaynakları da kullanılabiliyor.

Avrupa’da ilk kez 1985 yılında Fransa’da düzenlenen Shell Eco-marathon yarışmasını o yıl kazanan araç 1 litre benzinle 680 kilometre yol kat etmeyi başarmıştı.

HCT, Türkiye’den 1 milyon ton çimento satın alımı yapacak

Çimento üreticilerine nefes aldıracak haber, dünya çimento ticaretinin devlerinden HC Trading’den geldi. Şirket, Türkiye’den önümüzdeki yıl ilk etapta 1 milyon tonluk çimento satın alımı yapacağını duyurdu.

İnşaat sektöründe yaşanan durgunluktan sert şekilde etkilenen çimento sektörüne, önümüzdeki dönemde ihracat hayat verecek. Üreticiler, uluslararası arenada yükselen döviz kurlarının getirdiği avantajdan faydalanmak için rotalarını ihracat pazarlarına çevirdi.

Dünya çimento ticaretinin devlerinden olan HC Trading, Türkiye’den önümüzdeki yıl ilk etapta 1 milyon tonluk çimento satın alımı yapacağını duyurdu. HC Trading Global Başkan Yardımcısı Kerim Erben, Türkiye çimento üreticilerinin güvenilirliğinin ve Türk çimentosunun uluslararası standartlarda yüksek kalitesinin altını çizerek, önümüzdeki dönemde yıllık çimento ihtiyaçlarının önemli bir kısmını Türkiye’den karşılamayı düşündüklerini açıkladı.

HC Trading (HCT), İstanbul, Shanghai, Singapore, Dubai, Malta, Madrid başta olmak üzere 17 ofisi ve 30 milyon tona yaklaşan ticaret hacmiyle dünya çimento ticaretinin lider şirketidir.