14.6 C
İstanbul
Cuma, Nisan 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 10

Sitelerde İstismar ve rant düzenine karşı ağır yaptırımlar yolda

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın doğrudan talimatıyla, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un öncülüğünde başlatılan yeni düzenlemeler, milyonlarca vatandaşı ilgilendiren site yönetimlerinde kapsamlı bir dönüşüm başlatıyor. 2026 itibarıyla devreye alınacak bu yeni yasal çerçeve, ortak yaşam alanlarında keyfî uygulamalara, hukuksuzluğa ve çıkar odaklı yapılanmalara karşı sert ve doğrudan müdahaleyi mümkün kılacak.

DEVLET GÜVENCESİ ORTAK YAŞAM ALANLARINA TAŞINIYOR

Türkiye’nin çağdaş yaşam hedeflerinin ayrılmaz parçası olan güvenli ve huzurlu toplu konutlar, artık yalnızca fiziksel yapılarla değil, yasal güvenceyle de korunacak. Sabahattin Zaim Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve gazeteci-yazar Ferhat Yıldırım, “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, vatandaşların insan onuruna yakışır ortak yaşam alanlarında yaşamasının mimarıdır.” dedi.

Türkiye’nin muhasır medeniyetler seviyesine ulaşmasının önemli adımlarından biri, vatandaşların yaşadığı ortak alanların huzurlu ve güvenli olmasıdır.

Gazeteci-yazar Ferhat Yıldırım, sitelerde yaşanan hukuksuzluklara ve organize suçlara karşı devletin daha etkin müdahale etmesinin gerekliliğini vurgulayarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un önümüzdeki günlerde açıklayacağı yeni düzenlemelerin umut verici olduğunu belirtti.

SOSYAL DEVLET ANLAYIŞININ ORTAK YAŞAM ALANLARINA YANSIMASI

Yıldırım, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanlığı döneminde alt ve orta gelir grubu vatandaşlarını ortak yaşam alanlarıyla tanıştırdığını hatırlattı. Bu çalışmalar, Emlak Konut ve TOKİ ile birlikte gelişmiş ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu süreçte sosyal devlet anlayışını her zaman öncelikli olarak dile getirmiştir.

Hedefi olmayanın başarıya kilitlenmesi mümkün değildir sözünün sahibi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bugüne kadar belirlediği hedefler 2023, 2053 ve 2071’dir. Türkiye’yi muhasır medeniyetler seviyesine çıkarmak ve toplumsal refah sağlamak için ortak yaşam alanlarının tesis edilmesi gerektiğini ifade eden Yıldırım, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu gayretlerinin yansımasını yaşadığımız sitelerde görmekte olduğumuzu söyledi.

SİTELERDE HUKUKSUZLUĞA TAHAMMÜL KALMADI VE MÜDAHALE PLANI KANUNU AÇIKLANACAK

Ancak, tüm bu olumlu gelişmelere rağmen bazı site yönetimlerini ele geçiren şirketlerin ve yöneticilerin bu gayretlere zarar verdiğini ifade eden Yıldırım, Türkiye’nin muhasır medeniyetler seviyesine ulaşmasına engel olduklarına dikkat çekti. “Artık sitelerde yaşanan hukuksuzluklara, rant yarışlarına ve huzursuzluk çıkaranlara devletin ve milletin tahammülü kalmamıştır.” diyerek konuşan Yıldırım, Erdoğan’ın direktifleriyle hazırlanan müdahale planının artık kanunlaşacağını belirtti.

ÇEVRE BAKANI MURAT KURUM YENİ DÖNEM İLE İLGİLİ KRİTİK AÇIKLAMALARI YAPACAK

Yıldırım, “Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, sitelerde yaşanan hukuksuzluklara ve çetelere darbe vuracak” dedi. Bu yeni düzenlemelerin Türkiye’nin geleceği için önemli bir adım olarak değerlendirildiği görülüyor.

Türkiye, muhasır medeniyetler seviyesine ulaşma yolunda ilerlerken, vatandaşların güvenli ve huzurlu yaşam alanları için hayati öneme sahip bu değişikliklerin hayata geçirilmesine sayılı günler kaldı. Önümüzdeki günlerde Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un yapacağı açıklamalarla birlikte, sitelerde yaşayan vatandaşlarımızın umutları yeniden yeşerecek.

SİTE SAKİNLERİNİN HAK ARAYIŞINDA YENİ BİR DÖNEM BAŞLIYOR

Konutlarda yaşayan milyonlarca kat maliki, site yönetimlerinde yaşanan aksaklıklar, hukuksuzluklar ve denetimsizlik nedeniyle artık mağduriyetlerden bıkmış durumdadır. Bu durum, yalnızca maddi kayıplarla sınırlı kalmayıp, kat maliklerinin ruhsal olarak da baskı altında yaşamalarına neden olmaktadır.

Birçok site sakini, kötü yönetim ve yetersiz denetim nedeniyle yıllarca süren hukuksuz uygulamalarla karşılaşarak, kendi yaşam alanlarının keyfini süremediklerini ifade etmektedir. Yaşadıkları belirsizlik ve umutsuzluk, kaybettikleri güvenden kaynaklanarak, günlük yaşamlarını çekilmez bir hale getirmiştir.

MAĞDURİYETTEN KURTULUŞ FIRSATI OLAN KANUN İLE YENİ BİR DÖNEM BAŞLIYOR

Ancak, tüm bu sorunların ortadan kalkması için artık bir fırsat doğmuştur. Yeni düzenlemelerle birlikte, bu baskıdan kurtulma ve yaşam kalitesini artırma şansı, kat malikleri için cesaret verici bir başlangıcı temsil etmektedir.

Sevgili okurlar, yaşadıkları ortak alanlarda kaderine terk edilen site sakinleri için umut verici gelişmeler var ve bu gelişmeleri sizlere aktarmak istiyorum.

MAHKEMESİZ CEZA DÖNEMİ İLE İHLALLERDE BULUNAN YÖNETİCİLERE VE DENETÇİLERE AĞIR İDARİ YAPTIRIMLAR GELİYOR

Sitelerde yöneticilerin görevlerini kötüye kullanmaları nedeniyle mağduriyet yaşayan vatandaşların sesi Ankara’da yankı buldu ve site yönetim hizmetlerinde köklü bir değişime kısa bir zaman kaldı. Özellikle 2026 yılının ilk çeyreğinde başlayacak yeni dönemle birlikte, yöneticilere ve denetçilere yönelik çok daha sert, mahkeme sürecine gerek kalmaksızın doğrudan uygulanabilecek ağır idari para cezaları getirilecektir. Dava açma yolunu da isteyen sakinler tercih edebilecek. Sitelerde yaşanan kaosun sona ermesi için sabırla bekleyenler, artık bu bekleyişlerinin meyvelerini toplama zamanının yaklaştığını görecekler.

Bu önemli değişim rüzgârı, sadece kâğıt üzerinde kalmayacaktır. Bizzat sahada yaşanan sorunların, sizler gibi duyarlı vatandaşların Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı yetkilileriyle paylaştığı somut yolsuzluk ve usulsüzlük örneklerinin, bu yasa taslağının oluşumunda ne denli etkili olduğunu biliyoruz.

SİTELERDE UYGULANACAK KANUN, TASLAK OLMAKTAN ÇIKIP EYLEM ZAMANINA GİRİYOR

Hatta bu kritik dosyalardan biri, önümüzdeki günlerde Ankara’da yapılacak önemli bir toplantıda doğrudan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı’na sunulacaktır. Bu durum, yeni kanunun yalnızca bir taslak olmaktan çıkıp, eylem zamanına girdiğinin en somut göstergesidir. Artık mevzuatın nasıl işleyeceğine dair görüşler bakanlığa iletilmiş durumdadır. Yani kanun devreye girdiğinde, süreçlerin nasıl işleyeceği ve yaptırımların nasıl uygulanacağı konusunda şimdiden adımlar atılmaya başlanmıştır. Yeni düzenlemelerin uygulama süreci için belirli adımlar ve zaman çizelgesi oluşturulmuştur. Uygulama sürecinde, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın belirleyeceği yöntemler ve kriterler doğrultusunda, ilgili yetkililerin ve denetim organlarının aktif rol alacağı bilgisi paylaşılmıştır.

Yaklaşan bu yeni düzenlemelerle birlikte, yönetim şirketlerinin ve site yöneticilerinin yanı sıra, denetim görevini layıkıyla yapmayan denetçiler de ağır yaptırımlarla karşı karşıya kalacaktır. Denetimi usulüne göre yapmadığı tespit edilen denetçilere, en az 50.000 TL olmak üzere ciddi idari para cezaları uygulanacaktır.

Bu cezalar, Bakanlıkça belirlenen usul ve esaslara göre doğrudan idari yoldan kesilecektir ve dolayısıyla, uzun ve yıpratıcı mahkeme süreçlerine girmeksizin usulsüzlük yapanlar doğrudan cezalarla karşılaşacaktır. Örneğin, yöneticilerin yasalara aykırı hareket etmesi durumunda, hızlı ve etkili bir denetim süreci başlatılarak gerekli hukuki yaptırımların uygulanacağı garanti altına alınacaktır.

ŞİRKET VE YÖNETİCİLERE SIKI DENETİM GELİYOR, YETKİ BELGESİ, TEMİNAT VE KARA LİSTE UYGULAMASI SİTE SAKİNLERİNİ KORUYACAK

Site sakinlerinden oluşan heyetlerde ve yönetimde örgütlenen kişiler, artık kanunsuz aleni eylemleriyle site sakinlerini mağdur edemeyecekleri gibi, kanunların emrettiği şekilde teminat veremeyen ve kurallara uymayan şirketlerde de faaliyet gösteremeyeceklerdir. Sadece şahıs yöneticilere değil, kanuna uygun hareket edilmediği durumlarda şirketlere de ağır cezalar verilecektir.

Yeni sistemle birlikte, her yönetim şirketinin Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’ndan yetki belgesi alması zorunlu hale gelecektir. Bu yetki belgesi dört yıl süreyle verilecek ve süresi dolduğunda vize edilmesi gerekecektir. En önemlisi, bu yetki belgesi devredilemeyecek veya başkası adına kullanılamayacaktır. Daha önce yetki belgesi iptal edilmiş yönetim şirketlerinin ortakları, başka bir yönetim şirketinde görev alamayacak veya yeni bir şirket kuramayacaklardır. Site sakinlerini zarara uğrattığı tespit edilenler kara listeye alınacaktır.

Ayrıca, yönetim şirketleri, üstlendikleri her bir hizmet sözleşmesini on beş gün içinde Bakanlığa bildirmekle yükümlü olacaktır. Bu bildirimi yapmayanlara, sözleşme bedelinin %20’si oranında ceza kesilecektir. Yetki belgesi olmadan faaliyet gösterenlere ise 500.000 TL ceza uygulanacak; bu miktar, tekrarında iki katına çıkacaktır. Yönetim şirketlerinin görev ve sorumluluklarını eksiksiz yerine getirmelerini temin etmek amacıyla, Bakanlıkça belirlenen tutarda teminat alınması da kat malikleri için önemli bir güvence olarak kanunda yer almaktadır.

KAT MALİKLERİNİN SESİ DENETİM SÜRECİNDE ETKİN OLACAK VE BİREYSEL BAŞVURULAR ÖNEM KAZANIYOR

Yönetim hizmetlerinin denetimi, yeni bir boyut kazanıyor. Artık yönetim şirketlerinin sunduğu hizmetler ile kat malikleri kurulunca yürütülen yönetim hizmetleri, ilgili idare tarafından denetçiler aracılığıyla işletme projesi döneminde en az bir kez denetlenecektir. En kritik detaylardan biri, kat maliklerinin, kiracıların ve intifa hakkı sahiplerinin yönetim işlerine dair bireysel başvurularının bu denetim faaliyetleri esnasında değerlendirilecek olmasıdır. Bu durum, vatandaşın şikayetinin doğrudan denetim mekanizmasına entegre edildiği anlamına geliyor. Denetim sürecinin etkinliği, düzenli aralıklarla yapılacak denetimlerle sağlanacaktır. Bu denetimlerde, bağımsız denetçiler tarafından gerçekleştirilen kontroller, site yönetimlerinin ve hizmet sağlayıcıların yasalara uygunluğunu gözetleyecek ve gerektiğinde yaptırımlar uygulanacaktır.

SİTELERDE PROFESYONELLEŞME VE HUKUKİ SORUMLULUK ALMAK ŞARTI GELDİ

Bu yeni yasa, kurumsal bir yapıya sahip olan ve site sakinlerine kaliteli hizmet sunan yönetim şirketleri için memnuniyet kaynağı olurken, yalnızca kurumsal olmayan ve site sakinlerini mağdur eden tesis yönetim şirketlerinin uygulamadan hoşnut olmayacağı bir düzenleme niteliği taşımaktadır.

Ayrıca, konutlarda çalışacak tesis yöneticileri ve denetçiler için zorunlu eğitim ve belgelendirme sistemi getirilmektedir. Bu sistem, sektörde profesyonelleşmeyi artıracaktır. Bu eğitimleri alan kişiler, ‘Ben artık eğitim aldım, sertifikam var’ diyerek site yönetimlerinde yer alsalar bile, site sakinlerine zarara uğratmaları durumunda bu eğitimlerin geçerliliği olmayacak ve alacakları cezalarla site sakinlerine karşı hak ihlallerinin bedelini ödeyeceklerdir. Site sakinlerinin mağdur edilmesi sonrasında yapılan müfettiş incelemelerinde hukuksuz işlemlere imza atan yöneticiler, artık site sakinleri tarafından değil, Çevre Bakanlığı müfettişleri ve ilgili idare tarafından mahkemeler ve savcılıklar önünde yargılanacaktır.

“HAK ARAYIŞINDA VATANDAŞLARA DÜŞEN ÖNEMLİ GÖREV, BELGE VE DELİLLERİ HAZIRLAMAKTIR”

Peki, yaşam alanlarınızda sorun yaşayan site sakinleri olarak size düşen nedir?

Eğer hâlâ yaşam alanlarınızda bir ihlale uğruyor, kötü yönetim hizmetleri veya hukuksuzluklarla karşılaşıyorsanız, artık bunları kayıt altına almanın ve belgeleyip ilgili mercilere ulaştırmanın tam zamanıdır.

Yöneticilerin yaptıkları hukuksuzlukları, yerine getirmedikleri hizmetleri ve şeffaf olmayan harcamaları titizlikle belgeleyin. Toplayacağınız her bilgi ve belge, 2026’da başlayacak ‘hesap verme yılları’ için elinizdeki en güçlü koz olacak.

Yeni dönem, site yönetimlerinde kalitenin, şeffaflığın ve sorumluluğun ön planda olacağı bir geleceği müjdeliyor.

Unutmayın, sizin sesiniz ve çabanız bu değişimin fitilini ateşledi; şimdi sıra, hak ettiğiniz yaşam kalitesine kavuşmanızdadır.

Zorlu Enerji, İsrail’deki Faaliyetlerine Son Verdi

Zorlu Enerji, İsrail’deki azınlık hissedarı olduğu doğalgaz santrallerinin satışını tamamlayarak, bu ülkedeki elektrik üretim ve satış faaliyetlerini sonlandırma aşamasına geldi.

Yenilenebilir enerji alanında Türkiye’nin lider firmalarından biri olan Zorlu Enerji, sürdürülebilir enerji hedefleri doğrultusunda önemli bir adım atarak, bölgedeki doğalgaz santrallerinin satışını başarıyla gerçekleştirdi. İlk olarak, Ashdod ve Ramat Negev doğalgaz santrallerindeki hisselerini devretti ve ardından Mart 2025’te başlattığı Dorad Energy Ltd. üzerindeki %25 oranındaki hisselerini de satmıştır. Bu işlemler sonucunda Zorlu Enerji, İsrail’deki enerji yatırımlarıyla ilişkisini tamamen sonlandırdı.

Zorlu Enerji CEO’su Elif Yener, şirketin bu stratejik hamlesinin önemine dikkat çekerek, “İsrail’deki enerji yatırımlarımızdan tamamen çıkarak, fosil yakıt yatırımlarımızı sona erdirdiğimizin güçlü bir kanıtını sunmuş olduk. Geleceğin enerji şirketi olma hedefimiz doğrultusunda sektördeki dönüşüm sürecine devam etmekte kararlıyız. Bütün kaynaklarımızı ve enerjimizi, mevcut enerji sistemlerinin iyileştirilmesi ve gelecekteki enerji teknolojilerine ayırmaya devam edeceğiz. Elektrikli araç şarj istasyonu kurulumları ve işletmeciliği üzerine entegre bir yapıya sahip olmamız, bu alandaki taahhütlerimizi pekiştiriyor. Karbon ayak izimizi azaltmak ve çevre dostu çözümler geliştirmek ise stratejik önceliklerimiz arasında yer alıyor.” şeklinde konuştu.

Zorlu Enerji’nin Kamuyu Aydınlatma Platformu’na (KAP) yaptığı açıklamada ise, “Dorad Energy Ltd.’deki %25 oranındaki hisselerin satışı, 06.03.2025, 17.04.2025 ve 14.07.2025 tarihleri arasında gerçekleştirilen özel durum bildirimleri dahilinde yapılmıştır. Son %15 oranındaki hisse satışı, Edelcom Ltd.’nin gerekli yasal izinleri zamanında temin edememesi sebebiyle, Dorad’daki diğer hissedarların ön alım hakkı kapsamında gerçekleştirilmiştir. Dorad’daki paylarımızın %10’u ise Phoenix Grubu’na devredilmiştir. İşlem sonucunda, toplam bedel son vergisel düzenlemelerle kesinleşecek.” bilgisi paylaşıldı.

Dorad’daki tüm hisse satışının ardından, İsrail’deki elektrik üretim ve satış faaliyetleri de tamamen sona erdi.

Enerjisa Üretim’in Afet Bilinciyle Geleceğe Yatırım Vizyonu

Türkiye’nin lider özel sektör elektrik üreticisi Enerjisa Üretim, afetlere karşı kurumsal ve toplumsal hazırlığı artırmak amacıyla önemli bir adım attı. Şirket, afet yönetiminde kamu kurumları, akademi, özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarını bir araya getiren kapsamlı bir Afet Yönetimi Konferansı düzenledi. İstanbul Ataşehir’deki Genel Merkez Ofisi’nde gerçekleşen bu buluşma, şirketin kendi organizasyonel hazırlığını güçlendirirken, Türkiye genelinde afetlere karşı ortaklaşa koordine edilmiş bir zeminin oluşturulmasına katkı sağlamayı hedefledi.

Konferansa Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü, AFAD, İstanbul Büyükşehir Belediyesi AKOM, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Bahçeşehir ve Kocaeli Üniversiteleri, AKUT ve Afet Psikolojisi Platformu gibi kritik kurum ve kuruluşlardan temsilciler katıldı. Akademisyenlerden kamu temsilcilerine, özel sektör liderlerinden sivil toplum üyelerine uzanan geniş katılımla, Türkiye’nin afet yönetimi konusundaki çok paydaşlı diyaloğu pekiştirildi. Konferanstan çıkan yol haritalarının, Enerjisa Üretim’in afetlere karşı kurumsal direncini artırması ve uzun soluklu iş birliklerinin temelini atması bekleniyor. Ortak aklın gücüne inanan bir yaklaşımla, düzenli bilgi paylaşımı ve kapsamlı eğitim programları aracılığıyla sürdürülebilir bir afet yönetimi ekosistemi inşa edilmesi hedefleniyor.

Yangın ve Deprem Risklerine Karşı Proaktif Adımlar

Konferans kapsamında, Türkiye’nin güncel afet gündemlerinden biri olan orman yangınları özelinde Enerjisa Üretim’in proaktif adımları da ele alındı. Etki alanındaki yerleşimlere ve santral sahalarına yönelik yangınlarla mücadelede aktif rol üstlenen şirket, iş makineleriyle doğrudan müdahale sağlıyor ve uzmanlarla bölgesel katkı sunuyor. Bu saha uygulamalarına ek olarak, Muğla’da Orman Bölge Müdürlüğü iş birliğiyle hayata geçirilecek Yangın Koordinasyon Merkezi, şirketin yangınlarla mücadelede kurumsal iş birliklerini daha da güçlendirecek.

Enerjisa Üretim, 2020 yılından bu yana 1,5 milyona yakın fidan dikimi gerçekleştirerek yangınlara karşı hem sahada hem de uzun vadeli önleme çalışmalarında aktif sorumluluk üstleniyor. Deprem riski özelinde ise, olası İstanbul depremine karşı Tufanbeyli ve Bandırma santrallerini Bakanlığın yedeklilik planına dahil ederek enerji üretim sistemlerinin sürekliliği ve sürdürülebilirliği için çoğaltma hazırlıklarını tamamladı. Ayrıca, 6 Şubat depremlerinin ardından ilk 24-48 saat içinde bölgeye ulaşan gönüllü ekipleriyle arama-kurtarma, lojistik destek ve sıcak yemek dağıtımı gibi çok yönlü yardımlarla sahada aktif rol aldı. Bu süreçte insani ihtiyaçların karşılanmasından koordinasyonun sağlanmasına kadar pek çok alanda önemli görevler üstlendi.

Enerjisa Üretim CEO’su Bayçöl: “Geleceği Birlikte Düşünmeli, Dayanışmayla İnşa Etmeliyiz”

Afetlerle mücadelede birlikte hareket etmenin önemini vurgulayan Enerjisa Üretim CEO’su İhsan Erbil Bayçöl, “Geçmişte ve yakın zamanda yaşanan küresel afetler, bu mücadelenin ancak kurumlar arası iş birliği ve ortak hareketle başarılı olabileceğini gösterdi” dedi. Bayçöl, sürdürülebilirlik anlayışlarının bir parçası olarak ağaçlandırma çalışmalarına büyük önem verdiklerini belirterek, her yıl ortalama 10 bin katı kadar fidanı toprakla buluşturduklarını ifade etti. Bu yılki hedeflerinin en az 290 bin fidan dikimi olduğunu, 2026’da ise şirketin 30. yılında 300 bin fidana ulaşmayı planladıklarını açıkladı. “Her bir fidanın kalıcı ormana dönüşmesini takip ediyor; bugün 1,5 milyona kadar bu sayıyı kararlılıkla 3 milyona, ardından 10 milyona ulaştırmayı hedefliyoruz” diye ekledi.

Bayçöl, afetlere yönelik hazırlıklarının sadece orman yangınlarıyla sınırlı kalmadığını, olası İstanbul depremi gibi büyük senaryolar için de kritik bir rol üstlendiğini belirtti. “Türkiye’nin enerji arz güvenliğinde bağımsızlığını koruma hedefimiz doğrultusunda, bu tür afetlere karşı enerji sürekliliğini her zaman önceliğimizde tutuyoruz” diyen Bayçöl, İstanbul’da yaşanabilecek büyük bir depreme karşı tüm senaryoları değerlendirdiklerini ve enerji üretimlerinin sürekli sürdürülebilmesi adına Bandırma ve Tufanbeyli Enerji Üsleri’ne anlık devretme yeteneklerini sürekli güncellediklerini ifade etti. 6 Şubat depremlerinden edindikleri deneyimleri sistematik hale getirdiklerini ve afetin öncesi, anı ve sonrasında nasıl daha etkin hareket edebileceklerini tüm paydaşlarla birlikte ele aldıklarını dile getiren Bayçöl, “Daha dirençli, daha güvenli ve daha hazırlıklı bir gelecek için tüm ortaklarımızla birlikte çalışmayı sürdüreceğiz” diyerek sözlerini tamamladı.

Polat Enerji’nin Uluslararası Kredibilitesi Tescillendi

Türkiye’nin önde gelen yenilenebilir enerji şirketlerinden Polat Enerji, Polat Holding ve İş Enerji ortaklığıyla, ülke enerji sektöründe bir dönüm noktasına imza attı. Şirket, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (TSKB)’nın 143 milyon Euro’luk teminat mektubuyla desteklediği ve Almanya’nın saygın yatırım bankası BayernLB’den sağladığı 127 milyon Euro nakit finansmanla, rüzgar enerjisi kapasitesini 110 MW artıracak ve 132 MW’lık önemli bir enerji depolama yatırımı gerçekleştirecek. Bu anlaşma, 22 yıllık vadesiyle Türkiye tarihindeki en uzun soluklu finansal kaynak olma özelliğini taşıyor.

Finansman Detayları ve Katılımcılar

Anlaşmanın detayları, 21 Temmuz Pazartesi günü Renaissance İstanbul Polat Bosphorus Hotel’de düzenlenen imza töreniyle kamuoyuna duyuruldu. Törene, Polat Enerji Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Polat ve Yönetim Kurulu Üyeleri Eda Polat Gkinosatis, Neşet Özgür Cireli ile Kayahan Karadaş’ın yanı sıra, TSKB Genel Müdürü Murat Bilgiç ve Genel Müdür Yardımcısı Hasan Hepkaya da katıldı. Almanya tarafından ise BayernLB İhracat Finansmanı Bölüm Direktörü Dominik Berthold ve Enerji ve Altyapı Sektörleri Kıdemli Direktörü Sebastian Schenk hazır bulundu.

Bu stratejik finansman, sadece Polat Enerji’nin uluslararası arenadaki güçlü ve güvenilir konumunu pekiştirmekle kalmıyor, aynı zamanda TSKB’nin yanı sıra Euler Hermes’in de garanti desteğiyle Türkiye’deki alternatif enerji sektörüne duyulan uluslararası güveni bir kez daha teyit ediyor.

Yatırımın Kapsamı ve Hedefler

BayernLB’den sağlanan 127 milyon Euro’luk nakdi kaynak, Polat Enerji’nin mevcut Geycek, Ege ve Göktepe Rüzgar Enerjisi Santralleri (RES) projelerinde 110 MW’lık rüzgar kapasite artışı yatırımları ve 132 MW’lık enerji depolama yatırımının hayata geçirilmesinde kullanılacak. Bu yatırım paketi, Polat Enerji’nin sürdürülebilir enerji alanındaki liderliğini pekiştirirken, aynı zamanda Türkiye’nin enerji depolama kapasitesine yapılacak en büyük katkılardan birini temsil ediyor.

Liderlerden Açıklamalar

İmza töreninde konuşan Polat Enerji Yönetim Kurulu Üyesi Neşet Özgür Cireli, “Türkiye’nin enerji dönüşümü hedeflerine ulaşmasında, yatırımlarımıza hız kesmeden devam ediyoruz. Gerçekleştireceğimiz kapasite artışları ve enerji depolama yatırımları ile ülkemizin yeşil enerji dönüşümüne önemli katkılar sağlayacağız. Bu anlaşma, Polat Enerji’nin güçlü ekonomik yapısının ve yüksek kredibilitesinin somut bir göstergesidir.” ifadelerini kullandı.

Polat Enerji Yönetim Kurulu Üyesi Kayahan Karadaş ise, “Enerji piyasalarında artan belirsizlikler ve küresel gelişmeler ışığında, enerji arz güvenliğinin her zamankinden daha kritik hale geldiği bir dönemdeyiz. Mevcut ekonomik konjonktürde finansmana erişimin zorlaştığı bir ortamda, Polat Enerji olarak uygun koşullarla elde ettiğimiz bu uzun vadeli finansmanla, yeşil enerjiye katkı sunma hedeflerimize kararlılıkla devam ediyoruz.” şeklinde konuştu.

TSKB Genel Müdürü Murat Bilgiç, ülkenin düşük karbonlu ekonomiye geçiş sürecinde yenilenebilir enerji ve enerji depolama çözümlerinin hayati önemine dikkat çekerek, “TSKB olarak, Polat Enerji’nin bu önemli projesine büyük destek sağlamaktan gurur duyuyoruz. Misyonumuz doğrultusunda Türkiye’nin ulusal enerji hedefleriyle paralel finansman modellerini hayata geçirmeye devam edecek, bu güçlü iş birliğinin önümüzdeki dönemde benzer yatırımlara ilham vermesini umuyoruz.” dedi.

BayernLB İhracat Finansmanı Bölüm Direktörü Dominik Berthold, Euler Hermes kapsamındaki bu başarılı finansmanın, BayernLB’nin Polat Enerji ile uzun yıllara dayanan iş birliğinde önemli bir kilometre taşı olduğunu belirtti ve emeği geçen tüm taraflara teşekkürlerini iletti.

Sağlanan bu uzun vadeli ve uluslararası kaynak ile Polat Enerji, Türkiye’de rüzgar enerjisi ve enerji depolama alanındaki lider konumunu daha da güçlendirirken, Türk enerji sektörüne yönelik uluslararası güveni de artırıyor.

Yenilenebilir Enerji Sektörünün En Büyük Buluşması İstanbul’da

Enerji sektörünün en önemli uluslararası organizasyonlarından biri olan 19. EIF Enerji Kongresi ve Fuarı, bu yıl İstanbul Fuar Merkezi’nde 30 binden fazla yerli ve yabancı ziyaretçiyi ağırlamaya hazırlanıyor. EIF 2025, güneş, rüzgar, hidroelektrik, jeotermal ve diğer tüm ek enerji kaynaklarına dair kapsamlı bir platform sunarak sektördeki nesilleri bir araya getiriyor.

Ticaret Bakanlığı tarafından sağlanan bu etkinlik, sadece bir fuarın ötesinde; enerji sektöründe küresel çapta işbirlikleri, yatırımları ve sektörel vizyona odaklanan isteyen profesyonellere bir buluşma noktası sağlıyor.

Uluslararası Katılım ve Yenilikler

Bu yıl 19. kez düzenlenen EIF 2025, Almanya, İspanya, Fransa, İtalya, Çin, Japonya ve daha birçok ülkede uluslararası katılımlar bekleniyor. Katılımcılar, enerji sektöründeki en son teknolojileri, sürdürülebilir çözümleri ve yatırım fırsatlarını değerlendirecek. Ayrıca Karbon Piyasaları Kongresi, EIF ile eş zamanlı olarak 8-10 Ekim 2025 tarihlerinde gerçekleştirilecek. Bu etkinlik, karbon ayak izinin azaltılması ve sürdürülebilir büyüme hedefleriyle birlikte ek enerji yatırımlarının teşvik edilmesi amaçlanıyor.

Yatırım Fırsatları ve Sektördeki Gelişmeler

Global Enerji Derneği Başkanı Murat Dilek, EIF’in küresel enerji alanında önemli bir buluşma noktası haline geldiğini belirtti. Dilek, “Kongrede güneş enerjisinden hidroelektrik enerjiye kadar geniş bir yelpazede toplantılar düzenleniyor. Bu etkinlik, yatırım fırsatlarını artırırken, enerji ve deneyim paylaşımı da sağlıyor” şeklinde konuştu.

“Spotlight Country” Stratejisi ile İşbirlikleri Artıyor

EIF, dünya çapında birçok fuarda kullanılan “Spotlight Country” (Odak Ülke) stratejilerini de benimseyerek yeni işbirlikleri için bir platform oluşturuyor. Bu yıl İngiltere’nin ticaret ataseliğiyle özel bir pavyon kurarak İngiliz katılımına ev sahipliği yapacaklarını ifade eden Dilek, “Yerli ve yabancı bir girişim gelecek bu fuar, sektörel gelişmelerin yanı sıra yeni teknolojilerin de ayrıntılı bir şekilde ele alınacağı mükemmel bir fırsat sunuyor” dedi.

EIF 2025, enerji dinamiklerini ve derecesinin değiştirilmesi adına kritik bir platform sunarak, Türkiye’nin enerji sektöründe küresel düzeyde söz sahibi olmasını hedefliyor.

2 Bin Kilometrelik Doğal Gaz Şebekesi Tarandı

Aksa Şanlıurfa Doğalgaz, Şanlıurfa merkezi ile 12 ilçede yürüttüğü doğal gaz gelirleri hizmeti kapsamında yıllık kaçak tarama kuralları ilk etabını başarıyla tamamladı. Şirket, son teknolojik cihazlarla gerçekleştirdiği tarama sürecini 2 bin kilometrelik doğal gaz şebekesini kontrol etti.

Aksa Şanlıurfa Doğalgaz Şirket Müdürü Muhammed Nezih Ural , hedeflerinin sürekli ve güvenilir gaz arzı sağlamayı amaçladığını belirtti. Ural, “60 gün süren salgınların ardından, yasal prosedürler çerçevesi yılın ikinci yarısında bu tarama işlemleri devam ediyor” dedi.

Güvenli Gaz Hizmeti İçin Proaktif Yaklaşım

Aksa Şanlıurfa Doğalgaz, 280 binden fazla abonesine güvenli doğal gaz hizmeti sunarken, üçüncü kişiler veri toplama kazı çalışmaları sırasında hasarları en kısa sürede tespit etmek için yılda iki kez kaçak tarama yapıyor. Ural, izinsiz kazı çalışmaları nedeniyle son altı ayda 183 sakatlık yaşandığını ve bu nedenle ortalama 90 dakika süren gaz kesintilerinin meydana geldiğini ifade etti.

İzinli Kazı İle Gaz Arzı Güvencede

Aksa Şanlıurfa Doğalgaz, doğal gaz hattında bulunan verilere izinsiz kazı yapılmasının yasak olduğunu vurguladı. Ural, su, elektrik, internet gibi altyapı enerji üretimi adına Altyapı Koordinasyon Merkezi’nin (AYKOME) koordine edilerek çalıştırıldığını belirtti. Şüpheli durumlarla karşılaşan yapının, 7 gün 24 saat hizmet veren 187 Doğal Gaz Acil Hattı’nı arayabileceklerini duyurdu.

Türkiye’nin en büyük doğal gaz piyasası şirketi olan Aksa Doğalgaz, 29 il merkezi ve 339 ilçede yaklaşık 21,6 milyon nüfusa ve 9 milyon potansiyel aboneye hizmet veriyor. Şirket, “Şehirler Doğal Gazla Nefes Alıyor” sloganıyla yatırımlarını artırarak ülkenin ekonomik katkısını artırmayı hedefliyor.

Aksa Şanlıurfa Doğalgaz’ın bu proaktif çözümleri, doğal gaz yayınlarının güvenliğinin sürdürülmesine ve abonelere sürekli hizmet artışına yardımcı oluyor.

Akkuyu NGS’de İşletmeye Hazırlıkta Küresel Standartlar Uygulanıyor

Mersin, Türkiye – Türkiye’nin ilk nükleer enerji santrali olan Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS), işletmeye geçiş sürecinde önemli bir uluslararası değerlendirmeden geçti. Dünya Nükleer Operatörler Birliği (WANO) Moskova Merkezi tarafından yürütülen “İşletmeye Hazırlık Değerlendirme (ORA)” misyonu, santralin güvenli ve verimli işletilmesine yönelik hazırlık seviyesini analiz etti.

WANO’nun bağımsız uzmanlarından oluşan ekip, Leningrad NGS-2, Kursk, Novovoronej ve Belarus NGS gibi önde gelen tesislerden gelen temsilcilerle birlikte Akkuyu sahasında bir hafta boyunca kapsamlı bir inceleme gerçekleştirdi. Değerlendirme; operasyon, bakım, elektrik sistemleri, radyasyon güvenliği, acil durum hazırlığı ve personel eğitimi gibi 12 temel alanda yapıldı.

Misyonun liderliğini üstlenen WANO Danışmanı Andrey Nosov, sürecin amacını şu sözlerle özetledi:

“Santralin işletmeye geçiş sürecinde, uluslararası en iyi uygulamaları temel alarak bağımsız ve yapıcı geri bildirimler sunuyoruz. Sahada yapılan gözlemler, dokümantasyon analizleri ve öz değerlendirmelerle, işletmeci kuruluşa değerli öneriler sunmayı hedefliyoruz.”

Toplantı sonunda Akkuyu NGS proje ekibine ön bulgular aktarıldı ve iyileştirme önerileri paylaşıldı. Nihai raporun ise bir ay içinde AKKUYU NÜKLEER A.Ş.’ye sunulması bekleniyor.

AKKUYU NÜKLEER A.Ş. Genel Müdürü Sergei Butckikh, WANO uzmanlarına teşekkür ederek şunları söyledi:

“Bu tür değerlendirmeler, güvenlik kültürümüzü geliştirmemize ve uluslararası standartlara uygun şekilde ilerlememize büyük katkı sağlıyor. ORA misyonu, işletmeye geçişte önemli bir kilometre taşıdır.”

Akkuyu NGS’nin ilk ünitesinin devreye alınmasına yönelik hazırlıklar, bu tür uluslararası denetimlerle daha da sağlamlaştırılıyor. Türkiye’nin enerji bağımsızlığı yolunda stratejik öneme sahip olan santral, küresel güvenlik standartlarına uygun şekilde ilerlemeye devam ediyor.

ABD Stoklarındaki Sert Düşüş Petrolü Yukarı Taşıdı

0

EKOTÜRK’ün haberine göre, küresel petrol piyasalarında yükseliş eğilimi teknik veriler ve piyasa sinyalleriyle destekleniyor. Küresel ticaret cephelerinde yaşanan yumuşama, arz daralması işaretleri ve güçlü üretim verileri, fiyatların yukarı yönlü seyrine ivme kazandırıyor.

Uluslararası piyasalarda Brent tipi ham petrol, yüzde 0,35 artışla 68,76 dolar seviyesine yükseldi. Teknik analizlere göre, Brent petrolün 68,91 dolarlık direnç seviyesini aşması halinde, 69,66 dolar bandına doğru yeni bir yükseliş trendi gündeme gelebilir.

Yükselişin temel nedenlerinden biri, ABD Enerji Enformasyon İdaresi’nin (EIA) açıkladığı haftalık stok verileri oldu. Beklenen 552 bin varil düşüş yerine, stoklar 3,9 milyon varil azaldı. Bu tablo, arz tarafında sıkılaşma sinyali verirken, rafineri kapasitesinde artışa işaret ediyor.

Küresel petrol talebi açısından önemli bir gösterge olan Çin üretim verileri, piyasalarda iyimserliği artırdı. Haziran ayında Çin’in ham petrol üretimi yıllık bazda %8,5 artış gösterdi. Buna ek olarak, ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin’e yönelik yapay zekâ çipi ihracat yasağını kaldırması ve ticaret ilişkilerini yumuşatan yeni adımlar, piyasalarda olumlu yankı buldu. Bu gelişmeler, özellikle Asya merkezli enerji talebine dair kaygıları azalttı.

Her ne kadar fiyatlarda yukarı yönlü ivme öne çıksa da, benzin ve dizel stoklarındaki beklenmedik artış kısa vadeli talep konusunda soru işaretleri yarattı. Analistler, petrol fiyatlarında olası bir düzeltmenin 67,33 dolar seviyesinin altına inilmesiyle hızlanabileceğini belirtiyor. Bu durumda, kritik destek noktası olan 63,99 dolar seviyelerinin yeniden test edilebileceği uyarısında bulunuluyor.

Petrol piyasalarında hem arz hem de talep yönlü gelişmeler fiyat hareketlerini etkilemeye devam ediyor. ABD stok verilerindeki keskin düşüş fiyatları yukarı iterken, Çin’in üretim artışı ve ticaret cephesindeki yumuşama küresel talebe dair olumlu beklentileri destekliyor. Ancak, akaryakıt stoklarındaki artış ve olası teknik düzeltme ihtimali, piyasaların temkinli olmasını gerektiriyor.

📌 Kaynak: EKOTÜRK

Tekirdağ ve Çanakkale’de Yangın Kontrol Altına Alınıyor

Tekirdağ Şarköy’de başlayan yangın, dün akşam saatlerinde Çanakkale’nin Gelibolu ilçesine bağlı Kavakköy’e ve askeri alana doğru ilerlemeye başladı. Gece saat 01:30 civarlarında rüzgarın yönünü değiştirmesiyle birlikte yangın, kritik alanı geçemeden denize doğru yön değiştirdi.

Mühimmat ve Yakıt Tankları Korkuttu

Kavakköy’de bulunan 18. Mekanize Piyade Tugayı’na yaklaşan yangının, mühimmat depolarına ve yakıt tanklarına erişmemesi için AFAD, OGM, itfaiye ve belediye ekipleri tarafından gece boyunca ciddi operasyonlar yürütüldü. Gece geç saatlerde görüşme yaptığımız itfaiye yetkilileri, yangının kritik alanlara yaklaşmaması amacıyla kapsamlı çalışmalar yaptıklarını bildirdi.

TANAP Doğalgaz Boru Hattı Endişesi

Bölgede bulunan TANAP doğalgaz boru hattı da gece boyunca tedirginlik yaratırken, sosyal medyada TANAP ile ilgili yapılan paylaşımlar korkuttu. Yetkililer, boru hattı ile ilgili herhangi bir tehlikenin söz konusu olmadığını açıkladılar.

Ekipler Büyük Fedakarlık Gösterdi

Gece havadan ateşle mücadele etmek mümkün olamayınca, yerel ekipler büyük fedakarlık örneği sergileyerek yangınla mücadele etmeye devam ettiler. İstanbul ve diğer illerden yardım için desteğe gelen ekipler de yangına müdahalede bulundu. Gelibolu halkı da yangına müdahale etmek için seferber oldu. Rüzgar nedeniyle büyüyen yangın, yine rüzgarın yönünü değiştirmesi ile denize doğru ilerlemesi müdahale birimlerine nefes aldırdı.

Orman Genel Müdürlüğü’nden Açıklama

Orman Genel Müdürlüğü tarafından bugün saat 12:00’de yapılan resmi açıklamada, Çanakkale Ayvacık’ta orman dışı alanda başlayan yangının kontrol altına alındığı belirtilirken, Tekirdağ ve Çanakkale’de devam eden yangını kontrol etmek için havadan ve karadan müdahalelerin devam ettiği vurgulandı.

İran’ın Hedef Alınan Nükleer Tesisleri ve Yaşananlar

Prof.Dr. A. Beril TUĞRUL

Giriş

Bilindiği üzere 13 Haziran 2025 tarihinde İsrail’in İran’ı hedef alan ataklarını takiben İran’ın misilleme saldırıları ile her iki taraf için de hayli tahripkâr sonuçlar ortaya çıkabilmiştir. İsrail’in ataklarının daha ilk gününde, çok sayıda nükleer bilim adamının ve üst düzey askeri görevlilerin “nokta atışı” olarak nitelenebilecek vuruşlarla öldürülmesi ve sonrasında da benzer şekilde önemli kişilerin hedef alınması olayın şok edici hususlarından birini oluşturmuştur. Takiben İran’ın karşı atakları ile olaylar tırmanmış ve süreç “savaş” nitelemesiyle anılır olmuştur.

İsrail tarafından İran’da, başta başkent Tahran olmak üzere birçok stratejik ve sivil hedef vurulmuş, bu bağlamda önemli can ve mal kayıpları yaşanmıştır. Buna karşın İran da attığı farklı füzeler ile İsrail için çok güvenilir olarak nitelenen “Demir Kubbe Hava Savunma Sistemi”ni yararak başta Tel Aviv ve Hayfa olmak üzere birçok mahalde önemli ve stratejik hedefleri vurmuştur.

12 gün süren ve tüm dünyanın dikkatini üzerine çekmiş olan bu olayların başlangıç nedeni; İsrail Başbakanı tarafından, “İran’ın, durdurulmaması halinde çok kısa bir süre içinde nükleer silah üretebilir” hale geleceği ve bu durumun İsrail için risk oluşturacağı şeklinde ifade edilmiştir.

Bu bağlamda, İsrail’in “Yükselen Aslan Operasyonu” adını verdiği ataklarda, birçok mahal ile birlikte nükleer tesis kapsamında ilk olarak Tahran’ın yaklaşık 225 kilometre güneyinde yer alan Natanz nükleer tesisi hedef alınmış ve takiben farklı nükleer tesisler de İsrail tarafından vurulmuştur.

22 Haziran 2025 tarihinde, ABD’nin olaylara müdahil olduğu görülmüş ve İran’ın Natanz, İsfahan ve Fordo bölgelerinde bulunan nükleer tesislere saldırılar düzenlenmiştir. Bu saldırılarda “B-2 Hayalet” uçaklarının kullanıldığı ve İran’ın “nükleer kalbi” olarak bilinen ve dağlık ve engebeli bir alanda, yer altında inşa edilmiş olan Fordo tesisine sığınak delici “MOP” bombaları ile saldırı düzenlendiği, diğer iki tesisin ise Tomahawk’larla hedef alındığı açıklanmıştır.

Harekâtı takiben ABD Başkanı tarafından, gerçeklenen bu harekâtın başarılı olduğu ve nükleer tesislerin “tamamen yok edildiği” ifade edilmiştir. Buna karşın, İran Resmi Haber Ajansı-IRNA; İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı’na dayandırarak “Hasar tespit değerlendirmesi yürütüldüğü ve herhangi bir aksaklık yaşanmaması için planlama yapıldığına…” ilişkin (muğlak) bir haber geçmiştir.

ABD’nin İran’da nükleer tesisleri vurduğunun ertesi gününde (23 Haziran 2025 tarihinde) İran, Katar’daki ABD üssüne bir füze saldırısı düzenlemiştir. Önemli bir tahribatın meydana gelmediği belirtilen bu ataktan sonra ABD Başkanı tarafından ateşkes konusunda tam bir mutabakata varılmış olduğu açıklanmıştır.

Haziran 2025’te Üçüncü Dünya Savaşına evrilme riski taşıyan böylesi bir sıcak çatışma, İsrail tarafından esas itibariyle İran’ın nükleer güç olma istemine bağlanmış olması ve de kamuoyunda nükleer risk yaşanacağı korkusu yaratılabilmiş olması nedeniyle burada; konuya ilişkin olarak nükleer tesis kavramı, hedef alınan nükleer tesisler ve ulaşılmış olası sonuçların irdelenmesi bağlamında ele alınmasına çalışılacaktır.   

Nükleer Tesisler

Son yaşanan olaylar sırasında anlaşılmıştır ki; toplumda “Nükleer Tesis” ile “Nükleer Reaktör” tanımları bağlamında kavram kargaşası bulunduğu görülmüştür. “Nükleer Tesis” nükleer maddelerin üretildiği, işlendiği, kullanıldığı veya depolandığı tesisler olmaktadır. Bir başka deyişle, Nükleer Tesisler ifadesi, (nükleer maddelerin fisyon veya füzyon işleminin gerçekleştiği) “Nükleer Reaktör” tesisleriyle birlikte “Nükleer Yakıt Çevrimi” tesislerini de kapsamaktadır. “Nükleer Yakıt Çevrim Tesisleri” ise; nükleer yakıt işleme tesisleri, nükleer zenginleştirme tesisleri, nükleer yakıt üretim tesisleri ve nükleer yakıt yeniden işleme vb. gibi tesisleri ifade etmektedir. “Nükleer Reaktörler”, araştırma ve/veya elektrik üretimi vb. gibi amaçlarla, günümüzde esas itibariyle fisyon olayının gerçekleştiği nükleer tesisleri betimlemektedir. 

Görüldüğü üzere, nükleer tesis tanımı hayli geniş kapsamlı olup farklı nükleer işlemlerin gerçekleştirildiği işletmeleri içerebilmektedir. Bu bağlamda nükleer tesisler ifadesi nükleer reaktörleri de kapsar, ancak çok daha farklı tesisler de kastedilmiş olabilmektedir. Bir başka deyişle, “Nükleer Tesis” ibaresi bir üst kavram olup nükleer konuda çeşitli üniteler için kullanılabilmektedir. Dolayısıyla her “Nükleer Reaktör”, “Nükleer Tesis” tanımı içinde olmakla beraber, her “Nükleer Tesis” “Nükleer Reaktör” anlamına gelmemektedir.

İran’ın Nükleer Tesisleri

İran’ın farklı nükleer tesisleri bulunmaktadır. Söz konusu nükleer tesisler değişik amaçlar için kurulmuş olup ülkenin farklı mahallerinde olduğu görülmektedir (Şekil 1).

ABD, nükleer anlaşmadan çekilmesi sonrası İran’a yönelik ekonomik baskıları artırırken Tahran yönetimi, nükleer anlaşmadan kaynaklı çıkarlarına ulaşamadığı gerekçesiyle anlaşmadaki taahhütlerinden bazılarına riayet etmeyeceğini açıkladı. ( Murat Usubaliev – Anadolu Ajansı )

Şekil 1 İran’ın (bilinen) Nükleer Tesisleri

Bunlardan biri Buşehr’de bulunan “Nükleer Güç Reaktörü” olup elektrik üretimi amaçlı kullanılmaktadır (ve 12 gün Savaşında hedef alınmamıştır). İran’ın nükleer tesislerinden sadece bu nükleer güç reaktörü, deniz kenarında bulunmaktadır. Diğer nükleer tesisler İran’ın iç bölgelerinde ve daha çok da orta ve orta batıda yer aldığı görülmektedir (Şekil 1).

İran’ın, Buşehr nükleer güç reaktörü dışında, bir Araştırma Reaktörü Tahran’da ve (kapatıldığı daha önce duyurulmuş olan) Hondab Arak Ağır Su Reaktörü de bulunmaktadır. Diğer nükleer tesisler; nükleer yakıt çıkarım, üretim, zenginleştirme ve yakıt işleme tesisleri olmaktadır.  Bunlar; Segend Uranyum Madeni, Erdekan Sarı Pasta Üretim Tesisi, Kerec Nükleer Tıp ve Tarım Araştırmaları Merkezi, Natanz Uranyum Zenginleştirme Tesisi, Fordo Uranyum Zenginleştirme Tesisi ve Isfahan Yakıt işleme Tesisi olmaktadır (Şekil 1).

Burada şu hususu belirtmek yerinde olacaktır ki; çevre ve toplum sağlığı açısından üzerinde durulması gereken ve öne çıkan nükleer tesisler, nükleer reaktörler olmaktadır. Bir başka deyişle fisyon reaksiyonun gerçekleştiği nükleer reaktörlerde, fisyon ürünleri oluşmaktadır ve radyasyon riski açısından dış çevre için (abnormal şartlarda) önem arz edebilmektedirler. Bu bağlamda, nükleer reaktörlerde, günümüzde ileri nükleer güvenlik tedbirleri uygulanmakta, çevre ve toplum sağlığı güvence altına alınmaktadır.

Nükleer reaktörler dışındaki nükleer tesislerde kazalar ve/veya sabotajlar (nükleer patlama olmayacağından) çevre ve toplum sağlığı açısından genellikle büyük bir risk oluşturmamaktadır. Zaten yakıt çevrimine ilişkin nükleer tesisler genellikle (daha çok stratejik olarak ve fiziksel korunma şartları da göz önüne alınarak) yerleşim yerlerinden uzak sayılabilecek mahallerde kurulmaktadırlar.

Konunun biraz daha açıklanması istenirse; nükleer yakıt çevrimine ilişkin tesislerde, uranyum vb. gibi yakıt elementi ve de ilgili izotopları ile işlem görülmektedir. Bu gibi maddeler esas itibariyle maddeye nüfuziyeti düşük olan radyasyon yayımı yapmaktadırlar. Dolayısıyla böylesi elemanların tahrip olmaları durumunda, kontaminasyona (bir başka deyişle bulaşıklığa) neden olmakta, ancak uzun menzilli sorun yaratmaları pek söz konusu olmamaktadır.

Bir başka deyişle örneğin; uranyum yakıt çıkarım, işleme ve zenginleştirme sistemlerinin hasara uğraması durumunda ilgili sistemlerin hemen yakın çevresi için bir bulaşıklık söz konusu olmaktadır. Bu durumda da tesisin kendi iç bölgesi ve korunan bölgesi için risk oluşabilmektedir. Bu bağlamda dış çevre ve toplum için tehlikeli durumları oluşturmamaktadırlar.  

İran’ın Hedef Alınan Nükleer Tesisleri ve Olası Sonuçlarının Değerlendirilmesi

12 Gün Savaşında İran’ın, İsrail tarafından ilk hedef alınan nükleer tesisi, Natanz Nükleer Tesisi olmuştur. Bu tesis İran’ın ilk kurulan nükleer tesislerinden olup ülkenin önemli uranyum zenginleştirme merkezlerinden biri olduğu bilinmektedir. Bu tesisin yer üstü tesisleri olmakla beraber yer altı tesislerinin daha yeni ve işlevsel olarak kullanılır olduğu, buna karşı yer üstü tesislerinin aktif kullanımda olmadığı ifade edilmektedir.

İsrail’in Natanz’ı vurmasıyla yer üstü tesislerinin tahrip olduğu açıklanmıştır. Söz konusu ataktan sonra Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu tarafından tesiste radyoaktif kirlenme (kontaminasyon) tespit edildiği, ancak, kirliliğin dış çevreye ulaşmadığı ve ciddi bir tehlike oluşturmadığı belirtilmiştir.

Söz konusu savaş sırasında, nükleer tesislerin hedefte olduğu belirtilmiş, ancak en önemli atak ABD tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu atakta; İran’ın Natanz, İsfahan ve Fordo nükleer tesisleri hedef alınmıştır. Bu kapsamda, Natanz’a yapıldığı bildirilen atakta Natanz’ın yer altı tesislerinin de hedef alındığı söylenebilir.

Isfahan’daki tesis, (yer altı düzenlemesiyle) “Yakıt işleme Tesisi” olarak bilinmektedir. Çin’in desteğiyle inşa edildiği ifade edilen bu merkez, zenginleştirilmiş uranyumun yakıt formuna getirildiği ve/veya ilgili araştırmaların yapıldığı bir merkez olarak bilinmektedir.

Isfahan Nükleer Tesisi, İran medyasından da teyit edildiği üzere ilk olarak 21 Haziran 2025tarihinde İsrail tarafından vurulmuş, ancak, tesiste nükleer sızıntı tespit edilmediği bildirilmiştir. 22 Haziran 2025’te ise bu sefer ABD bu tesisi hedef almıştır.

İsrail, yukarıda belirtilen nükleer tesislere ilaveten (nükleer silah üretimi amacıyla kullanılabileceğini öne sürdükleri) içinde “aktif olmayan” bir ağır su reaktörünün de bulunduğu Arak nükleer tesisini vurmuştur. Arak nükleer tesisinde yer alan Reaktör aktif olmadığından hasar oluşmasına karşın radyasyon güvenliği açısından sorun olmadığı belirtilmiştir.

ABD’nin hedef aldığı tesislerden belki de en önemlisi Fordo Nükleer Tesisi olup İran’ın Kum şehrinin 30 kilometre doğusunda, Zagros Dağları’nın engebeli bir bölgesinde dağların içine oyulmuş bir yeraltı uranyum zenginleştirme tesisi olarak bilinmektedir. Söz konusu bu tesis, yer üstü giriş noktasından itibaren yer seviyesinin yaklaşık 80-90 metre altına kadar inişinin olduğu bir tesis olduğu ifade edilmektedir. Ancak, tesisin hemen giriş tüneli dibinde değil, tepe altına gelecek bir pozisyonda inşa edildiğinden de bahsedilmektedir. Dolayısıyla ana tesisin, yer üstünden çok daha altta olabilmesi söz konusu olmaktadır.

Fordo Nükleer tesisinde (uranyumu izotopça zenginleştirme için kullanılan) gelişmiş 2700 kadar santrifüj bulunduğu ifade edilmektedir. Fordo Nükleer Tesisinin, İran’ın kısa süre içinde silah sınıfı uranyum üretme kapasitesine sahip olabileceği düşünülen önemli bir tesisi olduğu ileri sürülmektedir. Bu bağlamda hedef alınan ana tesis olarak görülmektedir.

Fordo Nükleer Tesisine, 13 Haziran 2025’te İsrail ilk atağı yapmış ve İran tarafından sınırlı bir hasar olduğu belirtilmiştir. Bu nükleer tesis, ABD tarafından 22 Haziran 2025 tarihinde sığınak delici “MOP” bombaları ile vurulmuştur.

Sonuç

Haziran 2025’te Orta Doğu’da yaşanan ve savaş nitelemesinin kullanıldığı önemli olaylar silsilesi, İsrail’in İran’ı vurması ile başlamış ve tırmanarak gelişmiştir. İsrail tarafından savaşın çıkış nedeni olarak İran’ın nükleer silah yapma kapasitesine hayli yaklaştığı belirtilmiş olduğundan 12 gün Savaşı sırasında stratejik kişi, kurum ve mahallerle birlikte nükleer tesisler de önemli hedefler arasında yer almıştır.

Gerçekte, 1977’de BM Cenevre Sözleşmesi Ek Protokol I’de Madde 56/1 ile; nükleer elektrik üretim tesisleri de dahil olmak üzere “tehlikeli kuvvetler içeren tesislere karşı silahlı saldırının yasak olduğu” hükme bağlanmıştır.  Ayrıca, A/RES/45/58J (4 Aralık 1990) başlıklı karar, BM Genel Kurulu’nun nükleer tesislere yönelik saldırıların yasak olduğuna ilişkin resmi çıkarımını somut şekilde tescillemiştir.

Bu bağlamda nükleer tesislerle ilişkili olarak BM nezdinde; nükleer tesislere yönelik saldırıların yasaklanması hem uluslararası insancıl hukukta ve hem de Birleşmiş Milletler kararlarında açıkça belirtilmektedir. Söz konusu bu kararlar bağlamında hem devletlerin ve hem de uluslararası kurumların, bu konuda net bir yönelim içinde olmaları gerekmektedir. Hal böyleyken, nükleer tesislerin günümüzde hedef alınmış olması esef ve endişe vericidir.

Bununla beraber 12 Gün Savaşı sonunda, her şeye rağmen yukarıda da açıklandığı üzere, hem Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nca ve hem de İran Resmi Ajansı’nca teyit edildiği üzere; çevre ve toplum sağlığı açısından sorun oluşmaması, iyimser bir bakış açısıyla olumlu karşılanabilecek durumu oluşturmaktadır.

Ancak ateşkes sağlandıktan sonra İran, “Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA)” ile ilişkilerini “askıya aldığını” ifade etmiştir. Bu bağlamda, ilgili gözlemcilerin de İran’dan ayrıldıkları belirtilmektedir. Bu durum, nükleer tesislerde durum tespiti ve olası gelişmeler için uluslararası kamuoyu nezdinde kaygı verici ve zaman içinde farklı sonuçlar doğurabilecek niteliktedir denebilir.  

Öte yandan, İsrail Başbakanı ateşkes sonrasında “İran’ın nükleer projesini ortadan kaldırdık ve eğer biri onu yeniden canlandırmaya çalışırsa, böyle bir girişimi durdurmak için aynı kararlılık ve güçle hareket edeceğiz. İran’ın nükleer silahları olmayacak” şeklinde bir ifade kullanmış bulunmaktadır. Bu gibi açıklamalar hayli tehditkâr olup dünya barışı için endişe verici olduğu söylenebilir.

12 Gün Savaşı sonunda, ABD Başkanı tarafından açıklanan (ancak İran tarafından tam da teyit edilmeyen) İran’ın nükleer tesislerinin imha edildiği hususu, şimdilik ateşkes mutabakatını sağlamış görünmektedir. Ancak, ateşkes sonrasında hala konunun nükleer tesisler bağlamında kimi platformlarda tartışılıyor olması da konunun geleceğe yönelik düşündürücü yönünü oluşturmaktadır.

Nükleer çalışanların uzmandan çifte standart tepkisi: “İran tehdidi peki ya İsrail?”

İsrail ve ardından ABD’nin İran’ın nükleer tesislerine yönelik saldırıları, İran’ın nükleer parçalarına verilen hasar ve Tahran’ın nükleer kapasitesi tartışılmaya devam ediliyor. Öte yandan İran’a yönelik saldırıların bölgesel ve dünyada nükleer silahlanma yarışını hızlandıracağı yönündeki endişeler de artacak durumda.

EKOTÜRK’te yayınlanan Saat Farkı programının nükleer ve bağlantıları üzerine çalışan Columbia Üniversitesi kimya bölümü öğretim üyesi, aynı zamanda Nükleer Çağ Barış Vakfı Başkanı Dr. Ivana Nicolic Hughes, konuyu hem teknik hem de politik ayrıntılara ilişkin Feyza Gümüşlüoğlu’nun sorularını yanıtladı.

Dr. Ivana Nicolic Hughes, İsrail ile İran arasındaki 12 günlük mücadelenin “dehşet” içinde gerçekleştiğini belirtirken, saldırıların üç ironinin ortaya çıktığını belirtti.

Hughes’e göre, dünyada açıklanmamış bir nükleer cephaneliğe sahip tek ülke olan ve Nükleer Silahların yayınlanmasının Önlenmesi’nin (NPT) imzacısı olmayan İsrail’in, söz konusu anlaşmaya taraf olan ve ülkeye kadar nükleer silah yapma niyetininnı beyan eden İran’a saldırmasıyla bu savaşa başlaması.

Hughes, “İsrail, dünyada açık olmayan bir nükleer cephaneliğe sahip tek ülke. kaldı.” tasarruf kullanıldı.

İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerine değinen Hughes, şöyle konuştu:

“2003’e kadar nükleer silah programı üzerinde çalıştı, şimdiye kadar katıldım tüm NPT buluşmalarında İranlı çalışmalarla aynı olanları. İsrailliler ise bu yerlerde hiçbir zaman yoktu, sadece taraf değiller. İsrail’in yaklaşık 90 destekten açıklanmış cephaneliği ve muhtemelen 100 tane daha inşa etme yeteneği göz önüne alınırsa, bu önemli bir nokta.”

İsrail’in Gazze’de devam eden savaşta İsrailli bir bakanın “Gazze’ye nükleer silah kullanabiliriz” şiddetini anımsatan Hughes, “Bunu yapamazsınız, bunu söylemeniz dahi dağıtılamaz, kabul edilemez” dedi.

“TRUMP’IN JCPOA’DAN ÇEKİLMESİ BÜYÜK HATAYDI”

Columbia Üniversitesi kimya bölümü öğretim üyesi Dr. Ivana Nicolic Hughes, savaşın ortaya çıkardığı ikinci ironiyi, “saldırılarla yapılmak istenenin daha yeterli diploması zaten yapabilirdi” sözleriyle dile getirdi.

Hughes, “Saldırılar İran’ın nükleer programı birkaç yıl geriye götürülmüş olabilir. Oysaki Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA) çok daha kalıcı bir başarı sağlıyordu. O anlaşmanın İran’ın nükleer programı 10-15 yıl boyunca planlanıyordu, bu saldırıların yaratacağı birkaç ay veyaden çok daha etkiliydi”, “JCPOA kesinlikle doğru yoldaydı. Güçlü birinden büyük hataydı.” yorumunu yaptı.

“BOMBA İÇİN YÜZDE 60 URANYUM DA YETERLİ”

İran’ın nükleer programı akıbetine dair öngörülerini de paylaşan Dr. Hughes, İran’ın, şayet karar o yönde olsaydı ‘bugüne kadar bomba yapabilecek durumda olduğunu’ söyledi.

Hughes konuyla ilgili konularda şunları söyledi:

“Bilindiği İran’ın yaklaşık 400 kilogram yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumu vardı. muhtemelen bu hala mevcut. Tek bir yerde mi, herhangi bir yerde fazla yerde mi olduğu net değil. Bu malzeme çevresinde hareketlilik var gibi görünüyor, raporlardan anlaşılan. İnsanlar nükleer silah yapmak için yüzde 90 uranyum zenginleştirme yapmayı düşünüyor ama aslında yüzde 60 seviyesinde silah yapabilirsiniz. Bu stoktan belki altı-yedi toplanabilir, etkisi daha az olabilir ama yaparsınız. Ancak asıl soru şu: istediğiniz bu mu? Yoksa sadece bir kozu mu verdin?”

İran’ın JCPOA anlaşması ile uranyum zenginleştirmeyi yüzde 3,5’le sınırladığını hatırlatan Hughes, nükleer enerji ile silah iyileşmesi arasında çok yakın bir ilişki olduğunu ve nükleer enerjinin var olduğu dönemde nükleer bomba tehlikesinin de güçlü olduğunu söyledi.

Hughes, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun oğlu 30 yıldır “Tahran’ın bir nükleer bomba yapmaya çok yakın olduğu” yönündeki iddialarına ilişkin, “Gelişmiş ülkeler, bu nükleer teknolojiye sahip ülkeler, Japonya gibi, Brezilya gibi, onlar da birkaç ay ya da yıl içinde bomba yapabilir. Burada Japonya’nın nükleer programı tamam, risksiz ama İran’ınki tehdidi” yaklaşma yanlı ve yanlış.” yorumunu yaptı.

“NPT BÜYÜK BİR ÇIKMAZIN İÇİNDE”

Nükleer güç sahibi devletin silahsızlanma konusunda taahhütlerini yerine getirmediğini vurgulayan Nükleer Çağ Barış Vakfı Başkanı Dr. Ivana Nicolic Hughes, BM eski Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un, “Yanlış silahlar asla doğru ellerde olamaz.” Bunları hatırlatarak şunları söyledi:

“Biz nükleer silahların tüm dünya tehdidini abartmıyoruz. Şu anda 12 bin 500 silah var. Yüz binlerce insanı öldürebilir, radyasyon yayar, iklimi değişir, kır kışa neden olur, ozon tabakasını yok eder. Yayılmayı önlemek kadar silahsızlanmayı sağlamak da önemli kelime. NPT’de tek anahtar “yayılmama” değil; Sadece cephaneliklerini korumayla daha da artırıyorlar, modernize ediyorlar. Buna göre NPT’nin kendisi şu anda büyük bir çıkmazın içinde.

Kaynak: EKOTÜRK Türkiye’nin Ekonomi Televizyonu

Türkiye’nin Rüzgar Enerjisi Hedefleri ve Geleceği

Hızla büyüyen rüzgar enerjisi yatırımları ve sanayisi ile Avrupa ve dünyada önemli bir konuma sahip olan Türkiye, 2035 yılına kadar 43 GW karasal ve 5 GW deniz üstü olmak üzere toplamda 48 GW kurulu güç hedefine emin adımlarla ilerliyor. Yatırımcıları, profesyonelleri ve sektör uzmanlarını bir araya getiren TÜREB “Rüzgar Enerjisi Yatırımcı Buluşması”, yoğun katılımla gerçekleştirildi. Aksa Elektrik sponsorluğunda düzenlenen toplantıda, Türkiye’nin rüzgar enerjisindeki mevcut kapasitesi, yatırım seçenekleri ve küresel enerji kullanımındaki durumu hakkında güncel veriler değerlendirildi.

Etkinlikte açılış konuşmalarını Kazancı Holding Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Naci Ağbal, TÜREB Yönetim Kurulu Başkanı Dr. İbrahim Erden ve Aksa Yenilenebilir Enerji Genel Müdürü Murat Kirazlı yaptı. Konuşmaların moderatörlüğünü ise TÜREB Yatırımcılardan Sorumlu Başkan Yardımcısı ve Aksa Yenilenebilir Enerji Genel Müdür Yardımcısı Erinç Kısa üstlendi. Panelde Gama Enerji Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Müdürü Tamer Çalışır, SmartPulse CEO’su Önder Akar, Aksa Elektrik Ticareti Grup Müdürü Birol Henden, Entek Elektrik Genel Müdürü Bilal Tuğrul Kaya ve APLUS Enerji Yönetici Ortağı Volkan Yiğit gibi önemli isimler de yer aldı.

Aksa Yenilenebilir Enerji Genel Müdürü Murat Kirazlı, etkinlikte “Aksa Grubu olarak yalnızca bir yatırımcı değil, sektöre hizmet sağlayan bir yapıdayız ve bu tür organizasyonlarda yer almaktan mutluluk duyuyoruz” dedi. Kirazlı, Yatırımcılar Toplantısı’nın güncel yatırımlar hakkında detaylı bilgi sunma fırsatı sunduğunu belirtti.

Süper İzin Yasası ile Yatırımlar Hızlanacak

Türkiye Rüzgar Enerjisi Birliği (TÜREB) Başkanı Dr. İbrahim Erden, “Rüzgar enerjisi sektörü önemli bir dönüşüm sürecinden geçiyor. İstanbul’da düzenlediğimiz etkinlikte 500’den fazla yabancı misafiri ağırladık. Hedefimiz, bu sürecin hızlandırılması ve rüzgar enerji pazarındaki büyümenin sürdürülebilir kılınması” ifadelerini kullandı. Erden, ayrıca Türkiye’de 600’den fazla rüzgar ve ön lisans projesinin bulunduğunu da vurgulayarak, bunların gelişimine katkı sağlamak için gereken adımların atılması gerektiğinin altını çizdi.

Yenilenebilir Enerji Teknolojilerinde Türkiye’nin Rolü

Kazancı Holding Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Naci Ağbal, Türkiye’nin rüzgar enerjisi kapasitesinin 2016’da 1000 MW’dan 14,000 MW’a ulaştığını belirterek, “Bu başarı, sektörün ne kadar hızla büyüdüğünü gösteriyor. Türkiye’nin enerji ve kaynaklar bakanlığının 2035 hedefleri doğrultusunda, bu hızlı büyümeyi desteklemek için gerekli adımlar atılmalıdır” dedi.

Ağbal, alternatif enerji yatırımlarının artacağını ve yenilenebilir enerjinin payının sürekli büyüyeceğini vurgulayarak, “Türkiye’nin bu alandaki ekonomik ve teknolojik atılımlarında aktif bir rol oynaması gerekiyor” şeklinde konuştu.

TÜREB Rüzgar Enerjisi Yatırımcı Buluşması’nda sürdürülebilir büyüme için kamu-özel sektör işbirliğinin önemi vurgulandı. Türkiye’nin temiz enerjiye geçiş sürecinde, kritik rol oynayanların bir araya gelerek bilgi paylaşımında bulunması gerektiği ve bu işbirliklerinin geliştirilmesi gerektiği ifade edildi.

SWM G01 Pro ile Yerli Üretim Vurgusu Güçleniyor

ATMO Group ile Urzema Holding’in kurduğu ortak girişim olan Urzat Otomotiv AŞ, Türkiye otomotiv pazarına katılacak yepyeni bir modelin müjdesini verdi. Eskişehir’de üretilecek G01 Pro modeli, basın toplantısında tanıtıldı ve yerli otomotiv üretiminde önemli bir adım olarak dikkatleri üzerine çekti. Eskişehir’in otomotiv sektöründeki bu yatırımı, hem bölge ekonomisi hem de ülke genelindeki otomotiv üretimi için büyük bir önem taşıyor.

SWM G01 Pro Nedir?
SWM G01 Pro, Eskişehir’de üretilen bir SUV modeli olarak öne çıkıyor. Daha önce çeşitli modellerini Türkiye’de satışa sunan SWM, şimdi de bu son teknoloji ürünü G01 Pro’yu piyasaya sürmeye hazırlanıyor. Türkiye’de SWM G01, G01F, G03F, G05 Pro gibi modellerle dikkat çeken markanın, G01 Pro’nun üretimi için gerekli altyapıyı oluşturması, yerli üretim ve yerlilik oranının artırılması açısından da bir dönüm noktası anlamına geliyor.

Üretim Hedefleri ve Kapasite
Urzema Holding CEO’su Murat Ertaş, G01 Pro için yapılan yatırımlarda teşvik alınmadığını vurguladı. 1 milyon metrekarelik bir alan üzerinde gerçekleştirilen fabrikanın, 2026 yılında yerli üretim oranının yüzde 25-30 seviyelerine ulaşmasını hedeflediğini açıkladı. 2027’de bu oranın yüzde 40’a, 2029’da ise yüzde 51’e çıkması için planlamalar yapıldı. Ayrıca, 2027 yılına kadar toplamda 4 farklı modelin üretime geçeceği müjdesini verdi. Bu hedef doğrultusunda yıllık 20 bin adet üretim yapılması planlanıyor.

Tanıtım ve Bilgilendirme Toplantısı
SWM Motors ile Türkiye’nin en yeni SUV modellerini pazara sunan ATMO Group, Urzema Holding ile gerçekleştirdiği ortak girişimle yatırım artış hızını artırdı. Türkiye’de üretime geçmek üzere ATMO Group ve Urzema Holding ortak girişimi olan Urzat Otomotiv A.Ş., Eskişehir OSB’de üretim kararı aldı. Yeni modellerin ön tanıtım ve bilgilendirme toplantısı, 8 Temmuz Salı günü Beyoğlu Rixos Tersane – İstanbul’da düzenlendi. Medya ve otomotiv dünyasından önemli isimlerin katıldığı bu özel davette, Türkiye’de Enerji Medya Grubu Ekibi olarak yer almanın mutluluğunu yaşadık.

Tasarım ve İç Mekan Özellikleri
SWM G01 Pro, estetik açıdan dikkat çekici bir tasarıma sahip. Keskin hatları ve dinamik ön yüzü ile göz dolduran model, arka bölümdeki büyük bagaj üstü ile tavan spoilerı ve çift egzoz çıkışı ile güçlü bir duruş sergiliyor. İç mekanda ise modern konsol tasarımı ve büyük bir multimedya ekranı dikkat çekiyor. Yalın bir tasarım dili benimsenirken, geniş panoramik cam tavan ferahlık hissini artırıyor. Ayrıca, kablosuz şarj özelliği ve 360 derece kamera ile park etme kolaylığı sağlanıyor.

Teknik Özellikler
SWM G01 Pro, 1.5 litre TGDI motora sahip olup, 178 beygir gücü ve 300 Nm maksimum tork değerine sahip. 7 ileri çift kavramalı DCT şanzımanı ile benzersiz bir sürüş deneyimi sunan bu model, ayrıca Sport, Comfort ve Eco sürüş modlarıyla kullanıcıların ihtiyaçlarına göre esneklik sağlıyor. Ortalama yakıt tüketimi 8,5 litre/100 km olan G01 Pro, emisyon değerleriyle de dikkat çekmektedir.

Boyutlar
Uzunluk: 4670 mm
Yükseklik: 1855 mm
Genişlik: 1740 mm
Aks mesafesi: 2750 mm
Yakıt kapasitesi: 52 litre
Ağırlık: 1576 kilogram
Güvenlik ve Teknoloji

Güvenlik özellikleri açısından da iddialı olan G01 Pro, hareketli nesne algılama, ön ve arka çarpışma uyarı sistemleri ve şerit terk uyarı sistemi gibi teknolojilerle donatılmış. Yenilikçi otomatik LED farlar, elektrikli katlanabilir aynalar ve 64 renkli ambiyans aydınlatması ile hem güvenliği hem de konforu artırmış durumda.

Ne Zaman Satışa Sunulacak?
SWM G01 Pro’nun üretimine eylül ayında başlanması ve en geç ekim ayında satışa sunulması bekleniyor. Bu tarih, otomotiv severlerin ve potansiyel müşterilerin heyecanla beklediği bir anı temsil ediyor.

SWM G01 Pro, Türkiye’nin otomotiv sektöründe önemli bir yer edinecek gibi görünüyor. Yerli üretim ile birlikte hem ekonomik hem de sosyal açıdan katkı sağlayacak olan bu model, düşük emisyon değerleri, yüksek teknolojisi ve yenilikçi tasarımı ile pazara damga vurmaya hazırlanıyor. Aksiyel potansiyeli ve büyüme hedefleri ile SWM, Türk otomotiv endüstrisinde güçlü bir aktör olma yolunda ilerliyor. Eskişehir’in otomotiv sanayisinde yükselişi, bu yeni model ile birlikte ivme kazanacak.

Tüm bu gelişmeler, hem tüketiciler hem de sektördeki diğer oyuncular için heyecan verici bir dönemi işaret ediyor. SWM G01 Pro, birkaç ay içinde sokaklarda yerini aldığında, otomotiv tarihindeki yerini alacak.

Aksa Enerji’nin Özbekistan’daki Hedefleri Büyüyor

Aksa Enerji, uluslararası enerji pazarındaki büyüme hedefleri doğrultusunda, Özbekistan’ın Talimercan bölgesinde inşa ettiği 430 MW kapasiteli doğal gaz kombine çevrim santralini tam kapasiteyle devreye alarak önemli bir başarıya imza attı. Bu stratejik adımla birlikte Aksa Enerji’nin toplam kurulu gücü 1.220 MW’a yükselirken, şirket ülkedeki en büyük Türk yatırımcısı olarak kendini konumlandırdı.

Türkiye’nin en büyük halka açık serbest elektrik üreticisi konumundaki Aksa Enerji, Özbekistan’daki dördüncü yatırımı olarak Talimercan Doğal Gaz Kombine Çevrim Santrali’ni hayata geçirdi. Bu projeyle birlikte, şirketin bölgede enerji üretim kapasitesi önemli ölçüde artmış oldu. Daha önce devralınan Taşkent A, B ve Buhara santralleriyle birlikte toplamda 1.220 MW kapasiteye ulaşan şirket, Özbekistan’ın enerji ihtiyacını karşılama noktasında da kilit bir rol üstlenmektedir.

Aksa Enerji Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su Cemil Kazancı, Talimercan Santrali’nin tam kapasiteye ulaşmasının kendileri için son derece gurur verici bir adım olduğunu ifade etti. Kazancı, “Bu projeyle birlikte uzmanlığımızı, mükemmelliğimizi ve mühendislik anlayışımızı enerji arenasında bir kez daha ortaya koyduk.” dedi. Özbekistan Ulusal Elektrik Şirketi ile iş birliği halinde yürütülen bu yatırım, sadece Aksa Enerji’nin değil, aynı zamanda Türkiye ile Özbekistan arasındaki ekonomik ilişkilerin güçlenmesine de katkıda bulunmaktadır.

Talimercan Santrali, enerji arz güvenliğinin sağlanmasının yanı sıra, bölgede yerel istihdamı artıracak ve tedarik zincirini güçlendirecektir. Aksa Enerji, bu projeyle birlikte bölgenin hem ekonomik hem de sosyal kalkınmasına katkıda bulunmayı hedeflemektedir.

Aksa Enerji, 2030 Global Stratejisi doğrultusunda, yeni yatırımlar ve projelerle uluslararası enerji arz güvenliğine hizmet etmeye devam etmeyi planlıyor. Şirketin gerçekleştirdiği bu yatırımlar, enerji sektöründe sürdürülebilir ve çevre dostu çözümler sunma hedefiyle uyumlu bir şekilde ilerlemektedir. Aksa Enerji, çevreye duyarlı politikaları ve yenilikçi mühendislik anlayışı ile enerjinin geleceğinde önemli bir oyuncu olma yolunda kararlılıkla ilerliyor.

Özbekistan hükümetinin enerji politikaları ve yatırımlara yönelik destekleri, Aksa Enerji’nin bölgedeki varlığını daha da güçlendirdi. Ülkedeki enerji altyapısının iyileştirilmesi, yerel ekonominin canlandırılması ve enerji bağımsızlığının sağlanması gibi hedefler doğrultusunda atılan bu adımlar, Aksa Enerji’nin uluslararası pazardaki büyüme hedefleriyle örtüşmektedir.

Aksa Enerji’nin Talimercan Santrali ile elde ettiği bu başarı, sadece şirketin değil, aynı zamanda Türkiye’nin enerji sektöründeki gücünü ve uluslararası iş birliklerinin özünü göstermektedir. Aksa Enerji, gelecekte de benzer projelerle enerji sektöründeki yerini güçlendirmeyi ve global ölçekte etkili bir enerji üreticisi olmayı sürdürecektir.

YTÜ, Küresel Ekoloji Konferansına Ev Sahipliği Yapıyor

İklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı ve ekosistem bozulmaları gibi birbirine bağlı sosyal-ekolojik krizler, insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük tehditler arasında yer alıyor. Bilim insanları, bu krizlerin etkilerini azaltmak ve gezegenin güvenli sınırları içinde kalabilmek için acil ve kolektif bir dönüşüm çağrısı yapıyor. Bu dönüşümde şehirlerin rolü ise her geçen gün daha da kritik hale geliyor.

Bu kapsamda, sürdürülebilir kentleşme ve kentsel ekoloji konularını uluslararası düzeyde ele alacak olan “The 4th SURE World Conference”, 16-19 Temmuz 2025 tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenecek. Yıldız Teknik Üniversitesi’nin Davutpaşa Kampüsü’nde ev sahipliği yapacağı konferans, “Cities Under Global Social Transformations: Embracing Change for a Greener Future” temasıyla gerçekleştirilecek.

Kentler, Gezegensel Sağlık İçin Anahtar Rolde

Konferans, şehirlerin ekosistem hizmetlerini nasıl artırabileceği, çevresel etkilerini nasıl azaltabileceği ve daha dirençli, sürdürülebilir topluluklara nasıl dönüşebileceği gibi konuları gündeme taşıyacak. Hızla büyüyen kentlerin, kaynak kullanımı, iklim direnci ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında belirleyici bir aktör haline geldiği vurgulanacak.

Etkinlik, araştırmacılar, öğrenciler, uzmanlar, kamu ve özel sektör temsilcileri, karar vericiler ve sivil toplum kuruluşlarını bir araya getirerek, şehirleri hem insanlar hem de insan dışı doğa için adil, yeşil ve yaşanabilir alanlara dönüştürmeyi hedefleyen yenilikçi fikirlerin paylaşılmasına olanak sağlayacak.

Disiplinlerarası ve Hibrit Bir Bilgi Paylaşım Ortamı

Hibrit formatta düzenlenecek olan konferans, “şehirlerde, şehirler için ve şehirlerin ekolojisi” teması etrafında şekillenecek. Disiplinlerarası ve disiplinlerötesi bir yaklaşımla, farklı ülkelerden ve farklı akademik alanlardan katılımcıların katkı sunması bekleniyor.

Katılımcılar, şehirlerin sürdürülebilirlik dönüşümündeki rolünü tartışacak, iyi uygulama örneklerini paylaşacak ve geleceğe yönelik stratejiler geliştirecek. Konferans, aynı zamanda genç araştırmacılar ve öğrenciler için de önemli bir öğrenme ve ağ kurma fırsatı sunacak.

Kayıt ve Detaylı Bilgi

Konferansa katılmak isteyenler, detaylı bilgi ve kayıt işlemleri için https://sureworldconference.com adresini ziyaret edebilir.

NPPES’te Bölgesel Güç Birlikleri ve Teknoloji İttifakı

Enerji dünyasının en prestijli etkinliklerinden biri olan 11. Nükleer Santraller Zirvesi – NPPES, İstanbul’da büyük bir katılımla gerçekleşti. Türkiye’nin nükleer enerji alanındaki stratejik kararlılığı ve bölgesel liderlik vizyonu, etkinlikte bir kez daha vurgulandı. Zirvede 275 yeni iş birliği kaydı alınarak rekor seviyeye ulaşıldı.

Nükleer enerjiye geçişte kararlılık vurgusu

Ankara Sanayi Odası (ASO) ve Nükleer Sanayi Derneği (NSD) iş birliğinde, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın destekleriyle hayata geçirilen NPPES, bu yıl 212 firma ve 1400’den fazla sektör temsilcisini ağırladı. Zirve, Türkiye’nin nükleer enerjiye geçiş sürecindeki sağlam duruşunu gözler önüne sererken, sektör paydaşlarına küresel iş birliği ve teknoloji transferi için eşsiz fırsatlar sundu.

Uluslararası katılım zirveye damga vurdu

Rusya, Çin, Güney Kore, Fransa, Almanya, İngiltere, Slovenya, Romanya ve Bulgaristan gibi nükleer güçte öncü ülkelerden gelen katılımcılar, zirveye küresel bir vizyon kattı. Etkinlik boyunca düzenlenen oturumlar, stant alanlarındaki teknoloji tanıtımları ve özel sunumlarla, nükleer enerjinin geleceği masaya yatırıldı.

Nükleer enerji ile sürdürülebilir kalkınmaya katkı

ASO Başkanı Seyit Ardıç, konuşmasında “Nükleer enerji, sıfır karbon hedeflerine ulaşmak, enerji güvenliğini sağlamak ve ekonomik bağımsızlığı güçlendirmek adına vazgeçilmez bir araçtır. Bu fuar, yerli sanayinin nükleer tedarik zincirinde daha etkin rol alması için en güçlü platformdur.” ifadelerini kullandı.

Türkiye’nin nükleer vizyonu bölgeye yön veriyor

Nükleer Sanayi Derneği Başkanı Alikaan Çiftçi ise, Türkiye’nin yalnızca Akkuyu değil, Trakya ve Sinop gibi yeni projelerle çok kutuplu bir nükleer enerji altyapısı kurduğunu vurguladı. Zirvede, küçük modüler reaktörler (SMR) teknolojisinin 2030 yılına kadar enerji portföyüne dâhil edilmesi hedefi de duyuruldu.

Stratejik iş birlikleri: Bulgaristan ve Fransa ile imzalar atıldı

Zirve kapsamında BULATOM (Bulgar Atom Forumu) ile NSD arasında iyi niyet protokolü imzalanırken, Türkiye merkezli ThorAtom firması ile Fransız NAAREA şirketi, ergimiş tuz reaktör teknolojisinin ortak geliştirilmesi için iş birliğine gitti. Bu adımlar, Türkiye’nin dördüncü nesil reaktör teknolojilerine yönelik küresel ar-ge ekosistemine aktif katılımını da tescilledi.

Nükleer dönüşümde 2030 hedefleri

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Nükleer Enerji ve Uluslararası Projeler Genel Müdür Vekili Salih Sarı, Türkiye’nin enerji karmasını nükleer ile çeşitlendirme hedefini hatırlatarak şu mesajı verdi: “Sinop ve Trakya projeleri için uluslararası anlaşmaları 2024 yılı sonunda tamamlamayı hedefliyoruz. 2030’a kadar SMR’ların Türkiye enerji sisteminde yerini alması için çalışmalarımız sürüyor.”

Geleceğin teknolojileri ve insan kaynağı bir arada

İki gün süren NPPES boyunca düzenlenen oturumlarda altı panel ve dokuz özel sunum yapıldı. Nükleer enerjiye dair güncel teknolojiler, güvenlik standartları, insan kaynağı geliştirme stratejileri ve sektörel regülasyonlar tüm yönleriyle ele alındı.


Türkiye’nin NPPES Zirvesi ile verdiği mesaj net:

Geleceğin enerjisi olan nükleerde sadece tüketici değil, üretici ve yönlendirici bir ülke olma yolunda kararlı adımlarla ilerliyoruz. Hem enerji bağımsızlığı hem de bölgesel iş birliği açısından stratejik bir dönemeçten geçerken, Türkiye bu alanda bölgesel bir model olmaya aday olduğunu kanıtlıyor.

Azerbaycan Üzerinden Şekillenen Bölgesel Dönüşüm

Son dönemde Güney Kafkasya ve çevresinde gelişen olaylar, sadece bölgesel güvenlik dinamiklerini değil, devletler arası ilişkilerde normların, kuralların ve güç ilişkilerinin yeniden şekillendiği daha derin bir dönüşümün habercisidir. Türkiye, Azerbaycan, Rusya, İsrail, Hindistan, Pakistan ve Çin arasında oluşan çok katmanlı ve karmaşık ilişkiler ağı, artık yalnızca askeri ittifaklar ya da ekonomik çıkarlarla açıklanamayacak ölçüde, karşılıklı tanıma, sınırların dokunulmazlığı, siyasi meşruiyet ve düzen kurucu ilkeler temelinde gelişmektedir.

Azerbaycan, bu dönüşümde merkezi konumdaki ülkelerden biridir. Türkiye ile geliştirdiği stratejik ortaklık, yalnızca bir kardeşlik söylemiyle değil, bölgesel düzen arayışına yönelik ortak bir vizyonla temellenmektedir. Bu ilişki, Karabağ Savaşı’ndan Zengezur Koridoruna, KKTC’ye verilen sembolik destekten Türk Devletleri Teşkilatı içindeki uyum politikasına kadar uzanan geniş bir alanı kapsamaktadır. Bu düzlemde Azerbaycan, normatif bir düzenin taşıyıcısı gibi hareket etmektedir: egemenliğe saygı, sınır güvenliği, kültürel yakınlık ve dayanışmacı birliktelik, dış politikasının temel yapıtaşlarını oluşturmaktadır.

Buna karşılık Rusya, geleneksel güç merkezi olma iddiasını kaybetmemek adına çevresindeki devletlerin kendi başlarına düzen kurucu pozisyonlara yükselmesini tehdit olarak algılamaktadır. Güncel bir örnek olarak Yekaterinburg’da Azerbaycan diasporasının önemli bir isminin gözaltına alınması, yalnızca iç güvenlikle ilgili değil, dış etki alanlarını sınırlama refleksinin bir sonucudur. Benzer şekilde, Azerbaycan’ın Sputnik ofisine düzenlediği operasyon, yalnızca bir medya hamlesi değil, dış müdahaleye karşı egemenliği savunma iradesidir. Bu gelişmeler, bölgesel düzenin nasıl kurulacağına dair iki farklı yaklaşımın çatışmasını temsil eder: biri güç merkezli ve denetleyici bir düzeni savunurken, diğeri egemen eşitlik ve karşılıklı meşruiyeti esas alır.

İsrail’in bu denkleme dahil oluşu ise daha karmaşık ve çelişkili bir yapı arz etmektedir. Bir yandan Gazze’de yürüttüğü yıkıcı askeri operasyonlar ve sivilleri hedef alan uygulamaları nedeniyle küresel sistemde “soykırım” suçlamalarıyla karşı karşıya kalmakta, uluslararası hukuk ve insan hakları normları bakımından derin bir meşruiyet krizi yaşamaktadır. Diğer yandan ise Azerbaycan gibi laik, seküler ve Batı ile dengeli ilişkiler kurma eğilimindeki bir devlette savunma sanayi ve istihbarat alanlarında ilişkiler geliştirmektedir. Bu ilişki, bölgedeki çıkar temelli ittifakların, ahlaki ve normatif değerlere değil, büyük ölçüde güvenlik kaygıları ve teknolojik bağımlılıklar üzerine kurulduğunu göstermektedir. İsrail, bu yapıda yüksek teknolojili savunma gücüyle düzen sağlayıcı gibi görünse de, uluslararası etik normları ihlal eden politikalarını perdeleyen bir işlevsellik üretmekte; bu da onu hem işlevsel hem de tartışmalı bir aktör hâline getirmektedir.

Çin ise bu gelişmeleri yakından izleyen ama doğrudan müdahil olmayan bir aktördür. Enerji geçiş hatları, altyapı yatırımları ve Kuşak-Yol güzergâhı gibi stratejik hedefler doğrultusunda Azerbaycan’ın istikrarını koruması Çin açısından kritik önemdedir. Bu nedenle Çin ne Rusya gibi müdahaleci ne de Türkiye gibi açık destekleyici bir rol oynar. Onun tercihi, sessizce genişleyen ama çatışmadan kaçınan bir nüfuzdur. Bu tutum, bölgesel düzenin yıkılmasından çok, onun ekonomik olarak şekillendirilmesine yönelik bir anlayışı temsil eder.

Hindistan, Güney Kafkasya’da doğrudan bir jeopolitik aktör olmamakla birlikte, bölgedeki güç dengelerini Pakistan merkezli güvenlik perspektifiyle izlemekte ve buna uygun pozisyonlar almaktadır. Özellikle Türkiye ile Azerbaycan arasındaki yakın askeri ve siyasi işbirliğinin, Pakistan-Azerbaycan-Türkiye ekseni biçiminde güç kazanması, Hindistan açısından stratejik bir dikkat alanı oluşturmuştur. Bu nedenle Hindistan, bu ekseni dengelemek amacıyla son dönemde Ermenistan ile ilişkilerini hızla derinleştirmiş, bu kapsamda silah ve savunma ekipmanı desteğinde bulunmuştur. Erivan’a yapılan bu askeri yardımlar, yalnızca sembolik değil, Azerbaycan’a karşı caydırıcı kapasite oluşturmayı hedefleyen pratik adımlar olarak değerlendirilmelidir.

Pakistan ise bölgesel dönüşümün içinde doğrudan görünmeyen ancak stratejik olarak konumlanan önemli aktörlerden biridir. Azerbaycan ile son yıllarda artan askeri ve diplomatik yakınlık, özellikle Karabağ Savaşı sonrası net bir dayanışma görüntüsüne dönüşmüş; Pakistan, Ermenistan’ı tanımayan az sayıdaki ülkeden biri olarak Azerbaycan’ın yanında konumlanmıştır. Bu yakınlık, Türkiye ile birlikte kurulan üçlü eksenin (Türkiye–Azerbaycan–Pakistan) hem güvenlik iş birliği hem de ortak diplomatik duruş üretme kapasitesini artırmıştır. Pakistan açısından bu eksen, yalnızca Kafkasya’ya açılmak değil, aynı zamanda Keşmir meselesinde uluslararası destek bulmak adına da önemlidir. Öte yandan, Pakistan’ın Hindistan karşısında izlediği dış politika doğrultusunda Azerbaycan’la ortak tatbikatlar, savunma sanayi iş birlikleri ve diplomatik koordinasyon, bölgesel düzenin şekillenmesinde etkisi zamanla artan, sessiz fakat güçlü bir hat oluşturmaktadır.

Tüm bu gelişmelerin merkezinde ise Türkiye’nin konumu dikkat çekicidir. Türkiye hem Azerbaycan’la kurduğu stratejik ortaklık hem KKTC’ye verdiği diplomatik destek hem de İsrail’e karşı kontrollü ve ihtiyatlı ilişki ile bölgede değer ve çıkarları dengeleme becerisine sahip az sayıdaki aktörden biridir. Bu denge siyaseti, Türkiye’yi yalnızca askeri ya da ekonomik bir güç olmaktan çıkararak, kurucu normlar ve bölgesel düzen inşasında merkezî bir aktör konumuna taşımaktadır. Ortadoğu’dan Güney Kafkasya’ya, Orta Asya’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bu çok boyutlu diplomatik ağ, Türkiye’nin adeta yeni bir Sadabat Paktı ruhuyla hareket ettiğini göstermektedir. 1937’de Türkiye’nin öncülüğünde İran, Irak ve Afganistan arasında imzalanan Sadabat Paktı, nasıl ki dönemin karmaşık güvenlik ortamında bölgesel istikrarı hedefleyen çok taraflı bir dayanışma vizyonuysa, bugün Türkiye’nin Azerbaycan, Pakistan ile geliştirdiği ilişkiler de jeopolitik gerçekliklerle uyumlu, çok eksenli ve dengeleyici bir düzen tahayyülünün güncel versiyonu olarak okunabilir.

Gelinen noktada, Güney Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e, Orta Asya’dan Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’ya uzanan geniş bir coğrafyada, yani Afro-Avrasya havzası genelinde, yeni bir siyasal düzenin doğuşu gözlenmektedir. Bu düzen yalnızca güç dengeleriyle değil, aynı zamanda hangi normların geçerli olacağı, hangi aktörlerin tanınacağı ve hangi işbirliği modellerinin sürdürülebilir olduğu soruları etrafında şekillenmektedir. Siyasal, diplomatik ve ekonomik sınırlar giderek daha geçirgen hâle gelirken, Afro-Avrasya’nın merkezî ekseni haline gelen Türkiye–Azerbaycan hattı başta olmak üzere birçok bölgesel denklem yeniden inşa edilmektedir. Bu dönüşüm, sadece bölge ülkeleri için değil, uluslararası sistemin bütünü açısından da yeni bir düzen mimarisine yön verme potansiyeli taşımaktadır.

Yazar Hakkında

Doç. Dr. Hakan Arıdemir, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Uluslararası Hukuk, Bölgesel Deniz Jeopolitiği Meseleleri ve Uluslararası Deniz Hukuku alanında çalışmalarını sürdürmektedir. Afro-Avrasya Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucu başkanı olan Doç. Dr. Arıdemir, ulusal ve uluslararası düzeyde birçok akademik projeye, çalıştaya ve yayın faaliyetlerine öncülük etmektedir. Türkiye’nin Afro-Avrasya vizyonu ve Türk dünyası stratejileri üzerine derinlemesine analizler üretmektedir.