15.1 C
İstanbul
Pazar, Şubat 15, 2026

Münih’te “Nükleer Gerçeklik” ve Türkiye’nin Enerji Jeopolitiği

Must read

Münih’in o dondurucu Şubat soğuğuna rağmen Bayerischer Hof Oteli’nin koridorları bu yıl küresel siyasetin en sıcak ve en gergin tartışmalarına ev sahipliği yaptı. Münih Güvenlik Konferansı 2026 (MSC 2026), “Yıkım Çağı” (Under Destruction) temasıyla toplandığında, aslında sadece teorik bir krizden değil; bizzat Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana üzerine inşa edildiği güvenlik kolonlarının çatlamasından bahsediyordu.

Bu yıl konferansa programımın yoğunluğu nedeniyle adeta “günübirlik” denecek kadar kısa bir süreliğine katılabildim. Ancak o kısıtlı sürede dahi karşılaştığım tablo, Türkiye’nin küresel denklemdeki yerini anlamak açısından paha biçilemezdi. Bir Türk gazeteci olarak gördüğüm aşırı hürmet ve ilgi, şahsi bir iltifattan ziyade, ülkemizin bugün işgal ettiği stratejik konumun bir yansımasıydı. Avrupa’nın enerji geçiş koridorunun tam merkezinde yer alan bir ülkede gazetecilik yapıyor olmanın, bugün Batılı meslektaşlarım ve devlet adamları nezdinde ne kadar hayati bir referans noktası haline geldiğini bizzat müşahede ettim.

Enerji Hamleleri ve Avrupa’nın “Paralel” Arayışı

Gördüğüm bu ilginin temelinde yatan sebep sadece coğrafya değil, Türkiye’nin son yıllarda attığı devasa enerji adımlarıdır. Bugün Avrupa, enerji güvenliğini sağlamak adına Türkiye’nin halihazırda başarıyla yürüttüğü projelere paralel hamleleri ancak şimdi devreye sokmaya çalışıyor. Ankara’nın enerji merkezi olma vizyonu ve çeşitlendirilmiş enerji koridorları, artık Avrupa’nın güvenlik mimarisinin de vazgeçilmez bir parçası olarak kabul ediliyor. Münih’teki masalarda Türkiye’nin enerji hamleleri, sadece bir “ticaret” meselesi değil, Avrupa’nın bekasıyla doğrudan ilgili bir “güvenlik” meselesi olarak tartışılıyor.

Caydırıcılık Boşluğunda Nükleer Gerçeklik

Konferansın en sarsıcı teknik çıktısı ise kuşkusuz, benim de rapor bazında analiz ettiğim “Mind the Deterrence Gap” (Caydırıcılık Boşluğuna Dikkat) belgesi oldu. Rapor, Avrupa’nın içine düştüğü nükleer çıkmazı (predicament) tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Avrupa, onyıllardır güvenliğini ABD’nin nükleer şemsiyesine ihale etmenin konforuyla bir “stratejik rehavet” içindeydi. Ancak rapor, bu rehavetin sonuna gelindiğini iki büyük şokla açıklıyor:

Rusya’nın Nükleer Şantajı

Rusya artık statükoyu koruyan bir güç değil; nükleer destekli bir revizyonizm peşindedir. Nükleer silahları sadece bir savunma aracı değil, bir “zorlama” unsuru olarak kullanıyor.

Transatlantik Güven Bunalımı

ABD’nin odağının Pasifik’e kayması, Avrupa’da “Washington bizi gerçekten korur mu?” sorusunu bir kabusa dönüştürdü.

Masadaki Zorlu Seçenekler

Raporda sunulan beş opsiyon (ABD’ye bağımlılık, Fransız-İngiliz gücü, ortak Avrupa nükleer gücü, ulusal nükleer programlar veya tamamen konvansiyonel odak), aslında Avrupa’nın önünde “iyi” bir seçenek olmadığını gösteriyor. Her seçenek, kendi içinde devasa siyasi ve hukuki riskler barındırıyor.

Geleceği İnşa Etmek Zorundayız

Münih’ten ayrılırken aklımda kalan en güçlü duygu; Türkiye’nin hem bir enerji koridoru hem de bir istikrar adası olarak değerinin her geçen gün arttığıdır. Avrupa’nın bugün nükleer caydırıcılık için aradığı “çıkış yolu”, aslında Türkiye’nin yıllardır enerji ve dış politikada uyguladığı “stratejik özerklik” modelinde gizlidir.

Güzel Münih’e, barışın ve güvenliğin tartışıldığı bu tarihi kente veda ederken; 2026’nın dünyasında sadece askeri gücün değil, sağduyulu diplomasinin kazanmasını diliyorum. Unutmayalım ki; bugünün nükleer sorularına ve enerji açıklarına ciddi yanıtlar vermemek, yarının stratejik başarısızlığının bedelini ödemek demektir.

- Advertisement -spot_img

More articles

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

- Advertisement -spot_img

Latest article