Afganistan–Pakistan sınırında son dönemde tırmanan çatışmalar ve Pakistanlı yetkililerin “açık savaş” söylemi, yüzeyde iki komşu devlet arasındaki güvenlik krizini yansıtsa da daha derin bir jeopolitik arka plana işaret etmektedir. Bu kriz, 19. ve 20. yüzyılda Afro-Avrasya coğrafyasını şekillendiren sömürge döneminde çizilen sınırların günümüzdeki yansımalarından biri olarak okunmalıdır. Durand Hattı’nın tarihsel mirası, Sykes–Picot düzeni ve Berlin Konferansı sonrası Afrika sınırları ile değerlendirildiğinde, Afganistan–Pakistan gerilimi yalnızca yerel bir güvenlik sorunu değil; Afro-Avrasya’nın güney hattında uzun süredir devam eden güvenlik sorunlarının ve siyasi istikrarsızlıkların bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır.
Durand Hattı, 1893 yılında Britanya Hindistanı ile Afgan Emirliği arasında Rus yayılmasına karşı bir tampon sınır oluşturma amacıyla çizilmiş, Peştun ve Beluç kabile coğrafyasını ikiye bölmüştür. Bu sınırın Afganistan’da hiçbir zaman tam meşruiyet kazanamaması, Afganistan–Pakistan ilişkilerinin kronik güvensizlik zeminini oluşturmuştur. Ortadoğu’da Sykes–Picot düzeni ise 1916’da Britanya ve Fransa arasında yapılan gizli anlaşmayla Osmanlı sonrası coğrafyanın nüfuz alanlarına bölünmesini öngörmüş; doğrudan bugünkü sınırları çizmemiş olsa da Irak, Suriye ve Levant coğrafyasındaki devlet oluşumlarının zihinsel ve jeopolitik temelini atmıştır. Berlin Konferansı (1884–85) ise Afrika kıtasının Avrupa güçleri arasında paylaşımını düzenleyen bir çerçeve sunmuş, sahadaki etnik ve tarihsel yapıları dikkate almadan çizilen sınırlar Afrika’da zayıf devlet yapıları ve iç çatışmaların tarihsel temelini oluşturmuştur. Bu üç düzenleme farklı bölgelerde ortaya çıkmış olsa da aynı stratejik mantığı paylaşmış; büyük güç rekabeti doğrultusunda yerel toplumsal dokudan kopuk biçimde çizilen sınırlar Afro-Avrasya’nın güney kuşağında kimlik–devlet uyumsuzluğu ve kronik güvenlik kırılganlığı üretmiştir.

Ortadoğu’da Sykes–Picot mirası yalnızca Irak ve Suriye’de devlet otoritesinin parçalanması veya Kürt meselesinin bölgesel boyut kazanmasıyla sınırlı değildir. Arap dünyasında ulus-devlet kimliğinin inşasında yaşanan zorluklar, Kürt toplumunun farklı devletler içinde parçalı varlığı, Türkmen/Türk topluluklarının sınır aşan kimlik sorunları ve mezhepsel fay hatlarının siyasal rekabete dönüşmesi gibi çok katmanlı bir kimlik–devlet uyumsuzluğu söz konusudur. Irak’ta Arap–Kürt–Türkmen dengesi, Suriye’de Arap kimliği ile etnik ve mezhepsel çeşitlilik arasındaki gerilim, Lübnan’da mezhep temelli siyasi sistemin kırılganlığı ve Yemen’de kabilesel bölünmüşlük, modern devlet sınırlarının toplumsal çeşitlilikle tam uyumlu bir siyasal çerçeve üretemediğini göstermektedir.

Bu tablo Afrika’daki Berlin mirasıyla birleştiğinde Sahel’den Levant’a uzanan kesintisiz bir kırılganlık kuşağı ortaya çıkmaktadır. Sahel hattında Fildişi Sahili’nden Sudan’a kadar yaklaşık 4.000 kilometre boyunca uzanan ve 400 milyona yakın nüfusu etkileyen güvenlik sorunları, Berlin sonrası sınırların zayıf devlet yapılarıyla birleşmesinin güncel bir yansımasıdır. Mali, Nijer ve Burkina Faso’daki devlet kırılganlığı, Sudan–Güney Sudan ayrışması ve Sudan iç savaşı, Etiyopya’daki etnik federalizm tartışmaları ve Somali’deki kronik devlet inşası sorunu, Afrika’da cetvelle çizilmiş sınırların ürettiği kimlik ve otorite krizinin farklı tezahürleri olarak öne çıkmaktadır. Bu durum Ortadoğu’daki çok katmanlı kimlik gerilimleriyle birlikte değerlendirildiğinde Sahel’den Mezopotamya’ya uzanan geniş bir coğrafyada modern devlet sınırlarının toplumsal gerçekliklerle uyumsuzluğunun güvenlik krizlerini beslediğini göstermektedir.

Afganistan–Pakistan çatışması bu kırılganlık kuşağının doğu ucunda yer alan en görünür halkalardan biridir. Pakistan’ın TTP (Pakistan Talibanı) unsurlarının Afganistan’da barındığı yönündeki suçlamaları, Taliban yönetiminin egemenlik vurgusu ve sınır ötesi operasyonlar, Durand mirasının güncel güvenlik dinamiklerine dönüşmesini ortaya koymaktadır. Bu gerilim yalnızca iki komşu devlet arasındaki sınır ihtilafı değil; sömürge dönemi sınırlarının hibrit çatışmalar, radikal ağlar ve göç hareketleri üzerinden modern güvenlik sorunlarına dönüşmesinin tipik bir örneğidir.
Bununla birlikte söz konusu kırılganlık kuşağının ortaya çıkışı, modern ulus-devlet modelinin varlığından ziyade sömürge döneminde çizilen sınırların yerel toplumsal gerçekliklerle tam uyumlu olmamasının bir sonucudur. Bu durum ulus-devletlerin meşruiyetini ortadan kaldırmamakta; aksine bu devletlerin tarihsel sınır mirasıyla baş etme, kapsayıcı siyasal yapılar geliştirme ve çok katmanlı kimlikleri yönetme kapasitesini kritik hale getirmektedir. Afganistan–Pakistan çatışması ve benzer krizler, ulus-devlet modelinin sona erdiğine değil; sömürge dönemi sınır mirasının ulus-devletlerin güvenlik ve bütünleşme süreçleri üzerindeki etkisinin devam ettiğine işaret etmektedir.

Afro-Avrasya perspektifinde Türkiye ise bu kırılganlık kuşağının dışında konumlanan bir geçiş alanı değil; Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya ve Ortadoğu’nun kesişiminde yer alan çok katmanlı merkezî bir jeopolitik aktördür. Türkiye’nin merkezden çevreye doğru halka halka genişleyen Afro-Avrasya vizyonu, söz konusu kırılganlık kuşağını yalnızca güvenlik tehdidi olarak değil, diplomasi, arabuluculuk ve bölgesel entegrasyon kapasitesi üzerinden etkileşim alanı olarak değerlendirmeyi mümkün kılmaktadır. Bu bağlamda Afganistan–Pakistan hattındaki gelişmeler Türkiye açısından uzak bir sınır gerilimi değil; Afro-Avrasya güvenlik mimarisinin dinamikleri içinde izlenmesi gereken bir stratejik başlık niteliği taşımaktadır.
Sonuç olarak Afganistan–Pakistan çatışması, Durand Hattı’nın tarihsel mirasının güncel bir yansıması olmakla birlikte Sahel’den Levant’a uzanan Afro-Avrasya kırılganlık kuşağının doğu halkasını temsil etmektedir. Berlin, Sykes–Picot ve Durand düzenlerinin ürettiği sınır mirası, günümüzde hibrit çatışmalar, göç hareketleri ve kimlik temelli rekabetle karakterize edilen bir güvenlik ortamı üretmeye devam etmektedir. Bu nedenle Afganistan–Pakistan gerilimini anlamak, yalnızca bir sınır ihtilafını değil; Afro-Avrasya jeopolitiğinin tarihsel süreklilik içindeki yapısal dinamiklerini kavramayı gerektirmektedir.
Yazar Hakkında
Doç. Dr. Hakan Arıdemir, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Uluslararası Hukuk, Bölgesel Deniz Jeopolitiği Meseleleri ve Uluslararası Deniz Hukuku alanında çalışmalarını sürdürmektedir. Afro-Avrasya Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucu başkanı olan Doç. Dr. Arıdemir, ulusal ve uluslararası düzeyde birçok akademik projeye, çalıştaya ve yayın faaliyetlerine öncülük etmektedir. Türkiye’nin Afro-Avrasya vizyonu ve Türk dünyası stratejileri üzerine analizler üretmektedir.


