Ana SayfaKÖŞE YAZARLARIABD’nin Paris Anlaşmasından çekilmesinin yansımaları

ABD’nin Paris Anlaşmasından çekilmesinin yansımaları

GİRİŞ 

ABD’de 5 Kasım 2024’te yapılan Başkanlık seçimini kazanan Donald Trump’ın, henüz 20 Ocak 2025 tarihinde resmen göreve başlamasından önce iklim değişikliği ile ilgili olarak dünyada uygulanmak istenen inisiyatiflere pek de sıcak bakmadığı, yaptığı ilgili açıklamalardan anlaşılmaya başlanmıştı. Nitekim, yeni Başkan’ın göreve başladıktan sonra ilk imzaladığı kararnamelerden biri, ABD’nin “Paris İklim Değişikliği Anlaşması”ndan çekilmesine ilişkin karar olmuştur. 

Bilindiği üzere, COP-21 olarak da nitelenen 21. Birleşmiş Milletler (BM) Toplantısı Paris’te 2015 yılında yapılmış ve toplantı sonucunda “Paris İklim Değişikliği Anlaşması” imzalanmıştı. Burada dikkat çeken husus; toplantıda üzerinde mutabakat sağlanan kararların “oybirliği” ile kabul edilmiş olmasıydı. Bir başka deyişle daha önceki birçok benzer konulu toplantılarda ilgili kararları onaylamayan ve Kyoto Protokolünü imzalamayan ABD’nin COP-21 Kararlarını imzalamış olması ilgi çekmişti.

Anlaşmayı ABD Başkanı Barack Obama imzalamıştı ve kendisi Başkanlık döneminin ikinci döneminin son aylarında bulunmaktaydı. Nitekim Obama’dan sonra Başkan Seçilen Trump, söz konusu bu anlaşmadan çekilmiş, ancak Trump’tan sonra Başkan olan Biden, ABD’nin “Paris İklim Değişikliği Anlaşması”nın kararlarına uyacağını açıklamıştı. Şimdi Trump’ın ikinci kez ABD Başkanı olarak seçilmesiyle ABD tekrar Anlaşma’dan çekilmiş olmaktadır.

Başkan Trump’ın “Çevre Koruma Ajansı (Environmental Protection Agency – EPA)” Başkanı olarak atadığı kişi de iklim değişikliği konusunda yapılanlara çok sıcak bakmayan biri olup ilk açıklamaları; yenilenebilir enerjiye ve arıtma tesislerine önem verebileceklerini belirtmekle beraber ABD’li şirketlere bu konuda katı uygulamalar yapılmaması gerektiğini ve ilgili uygulamaların esnetilebileceği yönünde olmuştur.

Şüphesiz ABD’nin aldığı bu kararların farklı açılardan sonuçları olabilecektir. Bunlardan biri de alınan kararların enerji politik yansımalarının olacağı doğrultusundadır. Ancak, söz konusu olabilecek enerji politik yansımalara geçmeden önce “Paris İklim Değişikliği Anlaşması”na değinmek yerinde olacaktır.

Paris İklim Değişikliği Anlaşması

“Paris İklim Değişikliği Anlaşması” ile alınan kararlar 5 Ana başlıkta toplanabilmektedir. Bunlar;

1.     Sıcaklık ve Uzun Dönem Hedefleri

(Devletler, uzun vadeli bir hedef olarak ortalama küresel sıcaklık artışının, sanayileşme öncesi dönemdeki seviyenin 1,5°C ile sınırlandırılmasına çalışılmak)

2.      Uyum ve Revizyon Mekanizması

(İklim değişikliğinin etkilerine karşı uyum kapasitesini ve direnci artırmak) 

3.     Karbon Piyasalarının kurulması

(Hedeflerin değerlendirilmesi, karbonun fiyatlanması, karbon sızıntısı ve sınır düzenlemeleri yapmak,)

4.     Şeffaflık

(Bu doğrultuda, bütün ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik ulusal katkılarını açıklamaları ve bu katkıları beş yılda bir olacak biçimde güncellemeleri)

5.     Finansman

(Gelişmiş ülkeler tarafından, Yeşil İklim Fonu ve Küresel Çevre Fonu aracılığıyla gelişmekte olan ülkelerde emisyon azaltımı ve iklim değişikliğine uyuma yönelik faaliyetlere finansal destek sağlanması ve finansman akışını düşük emisyonlu ve iklim değişikliğine karşı dirençli kalkınmayı destekler biçimde yönlendirme yapmak)

olarak belirlenmişti.

Hemen anlaşıldığı üzere; alınan bu kararlar hayli kapsamlı uygulamaları içermekte olup ilgili konularda ciddi yatırımları gerektirmektedir. Ayrıca, dünyadaki tüm ülkelerin bilinçli bir şekilde ve işbirliği içinde birlikte hareket etmeleriyle hayata geçirilebilecek kararlar olduğu da görülmektedir.

Öte yandan, “Paris İklim Değişikliği Anlaşması”nın belki de ağırlıkla öne çıkan maddesi olan “küresel sıcaklık artışının, 1,5°C ile sınırlandırılması” konusunda maalesef başarılı olunamamıştır. Nitekim, son olarak uzmanlarca, 2024 yılında bu sınırın aşıldığı açıklanmış bulunmaktadır.

Ayrıca, 2015’te Paris’te yapılan toplantıdan sonra her sene (dünyanın farklı bir kentinde) yapılan COP toplantılarında da maalesef fazla bir ilerleme sağlanamamıştır. Özellikle finans konusunda yeterli ve beklenen mertebede fon oluşması sağlanamamıştır. 

ABD’nin Paris Anlaşması’ndan Çekilmesinin Değerlendirilmesi

Son olarak, ABD’nin “Paris İklim Değişikliği Anlaşması”ndan çekilmesiyle çevresel olduğu kadar enerji politik sonuçların ve yansımaların olması beklenmektedir. İlk olarak söylenebilecek husus; fosil yakıtlara yönelimin artacağı yönündedir. Bir başka deyişle kömür, petrol ve doğal gazın kullanımının devam edeceği ve de artabileceği düşünülmektedir. Bu bağlamda, ABD’nin kendi yerli fosil yakıt kaynaklarının geliştirilmesinin teşvik edilmesi de mümkün görülmektedir.

Ayrıca bu şekilde ABD, var olan kendi fosil yakıtlarını öncelikle kullanabilecektir. Bu da enerji politikalarında (herhangi bir inisiyatife uyma zorunluluğu olmadan) daha bağımsız hareket edebileceği anlamına gelmektedir.  Bu durum ise enerji politikalarında küresel taahhütlerini ve global bağlantılarını devam ettirebileceği ve daha da etkin olabileceği söylenebilir.

İlaveten çevre düzenlemelerinin gevşetilmesi gündeme gelecektir. Böylelikle, çevresel kısıtlamaların ve düzenlemelerin esnek şekilde uygulanması emre amade enerji kaynağı olan fosil yakıtların ve nükleer enerjinin kullanımını giderek arttıracaktır. Dolayısıyla ABD, kendi kurulu düzeni bağlamında enerji arz güvenliğini sağlamaya devam edecek ve ekonomik büyümenin bu şekilde desteklenmesini devam ettirebilmesi mümkün olacaktır.

Öte yandan ABD’nin anlaşmadan çekilmesiyle küresel ölçekte iklim değişikliğiyle mücadele çabalarının zayıflayacağı aşikardır. Ayrıca diğer ülkelerin de anlaşmaya olan bağlılıkları ve yükümlülüklerini yerine getirme inisiyatiflerinin zayıflayacağı da öngörülmektedir. 

Burada şunu da belirtmek yerinde olacaktır ki; ABD, iklim değişikliğinde en önemli etkisi olduğu düşünülen sera gazı salımları konusunda başta gelen iki ülkeden biridir. Dolayısıyla karbondioksit (CO2) salımı bakımından da en yüksek salım yapan ülkeler olarak Çin ile birlikte en önde yer almaktadır.

Bu bağlamda tanımlanan “Karbon Ayak İzi” betimlemesi açısından da bakıldığında en büyük Karbon Ayak İzine sahip iki ülkeden biri olmaktadır (Şekil 1). Hal böyle olunca diğer birçok ülkenin “Paris İklim Değişikliği Anlaşması”na ileri derecede uymaları halinde bile iklim değişikliği konusunda başarı sağlanması pek de mümkün olmayabilecektir. 

Ayrıca, çoğu ABD merkezli olan küresel ölçekli petrol şirketleri kendi politikalarını iklim değişikliğine ilişkin kısıtlamalar olmaksızın daha rahat uygulamalarla hayata geçirmeleri söz konusu olacaktır. Bu şirketler, fosil yakıtların kullanımını teşvik bile edebileceklerdir. Bu durum, global ölçekte ilgili uygulamaların muhtemelen gevşemesine neden olabilecektir.

Şekil 1 Ülkelerin Karbon Ayak İzleri

Sonuç

En çok sera gazı salımı yapan ülkeler de dahil olmak üzere 2025 Yılında Paris’te 195 ülke tarafından imzalanan “Paris İklim Değişikliği Anlaşması”na ilişkin olarak önümüzdeki süreçte her ülkede ciddi ve etkin eylemlerin hayata geçirilmesi beklenirken ABD’nin Paris Anlaşması’ndan çekilme kararının operatif sonuçları olacağı söylenebilir. Bir başka deyişle en yüksek Karbon Ayak İzine sahip iki ülkeden biri olan ABD’nin Anlaşma’dan çekilmesi, iklim değişikliği konusunda yapılmak istenenlere önemli ölçüde sekte vuracaktır denebilir.

Burada şunu da belirtmek gerekir ki; “Paris İklim Değişikliği Anlaşması” ile ilgili olarak ABD’nin, Başkan değiştikçe karar değiştirmesi, ABD’nin ciddiyeti ve güvenilebilirliğini sorgular hale getirmektedir. Bir başka deyişle, ABD’nin global ölçekte bir sorun durumunda olan iklim değişikliği konusunda bir devlet politikası uygulayamaması ABD’nin kredibilitesini zayıflatabilecektir.  

Yeni ABD Başkanı’nın aldığı bu yeni kararların hem kendi ülkesinde ve hem de dünyada önemli sonuçlara neden olabileceği düşünülebilir. Bu bağlamda Avrupa Birliği (AB) gibi “Yeşil Mutabakat” bağlamında sıkı bir inisiyatif uygulamaya hazırlanan bölgelerde de (Trump’ın farklı vergi uygulamalarını da hayat geçirmekte olduğu düşünülürse) rekabet unsurları bağlamında sorunlara neden olabilecektir. Tüm bu durumların Türkiye’ye de yansımaları olabileceği beklenmelidir.

Ayrıca, Trump’ın ve yönetiminin fosil yakıtları destekler mahiyetteki kararları, çevresel sürdürülebilirlik ile ekonomik büyüme ve enerji politik gelişmeler arasındaki dengeyi tartışmalı hale getirebilecektir. Ayrıca, Paris Anlaşması’nın ilkeleri bağlamında, bütün ülkelerin ortak amaçta farklı sorumluluklar üstlenmesinin gerekliliği de sorgulanabilecektir. Fazla olarak bu durum, iklim değişikliği konusundaki uluslararası işbirliğinin zayıflaması ve hatta ortadan kalkmasına kadar varabilecek sonuçlar doğurabilecektir.

Öz olarak ifade edilmek istenirse; ABD’de “Paris İklim Değişikliği Anlaşması”ndan çekilme yönünde alınan söz konusu kararlar, iklim değişikliği ile mücadelede büyük ihtimalle ilerlemeleri olumsuz yönde etkileyecek ve bu hususta geliştirilmeye çalışılan uluslararası işbirliğini ve inisiyatifleri önemli ölçüde tehdit edecektir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_img

BUNLARI DA OKUYUN