13 C
İstanbul
Salı, Mart 17, 2026

YAŞANAN SON OLAYLARA ABD’nin “DONROE DOKTİRİNİ” BAĞLAMINDA ENERJİ POLİTİK BİR BAKIŞ

Must read

Prof. Dr. A. Beril TUĞRUL

Giriş

Bilindiği üzere, Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin Kasım 2024’te seçilip, Ocak 2025’te görevi devralan Başkanı, seçim propagandaları sırasında ve sonrasında da sıkça kullandığı bir slogan “Make America Great Again (Amerikayı Yeniden Büyük Yap)” olmuştur. Bu ifade gerçekte ABD tarafından, ABD’nin önceki dönemlerdeki gücünü kaybetmiş olduğunun bir itirafı olup tekrar eski gücüne dönmesinin amaçladığını beyan etmiş olmaktadır. Bununla beraber şunu da belirtmek gerekir ki; ABD, hala dünyanın en büyük ekonomisi ve askeri gücüne sahip bir ülke durumundadır.

Öte yandan, ABD’nin ve genel olarak Batı dünyasının yükseliş trendinin düşüyor olmasıyla birlikte “gelişmiş ülkeler” olarak da nitelenen bu ülkelerin, II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan düzenden ayrılma yönünde gösterdiği gelişmeler ve eylemler, yirminci yüzyılın ikinci yarısında etkin olan Dünya Düzeninin değişmekte olduğu şeklinde yorumlanır olmuştur. ABD’nin yönlendirdiği gelişmelere bakıldığında ise, ülkenin daha önceleri 19. Yüzyılda etkin olan Monroe Doktrinini kuvvetle takip etme yönünde tercih kullanmakta olduğunu göstermektedir. Ancak söz konusu Doktrinin daha da katı uygulamalarla hayata geçirilmeye çalışıldığı izlenimi edinilmektedir. Öncelikle söz konusu Doktrini incelemek yerinde olacaktır.

Donroe Doktrini

Klasik Monroe Doktrini en kısa haliyle ifade edilmek istenirse; ABD Başkanı James Monroe’nun 2 Aralık 1823’te ilan ettiği “Amerika Amerikalılarındır” anlayışını temel alan dış politika prensibi olarak ifade edilebilmektedir. Bu bağlamda, “Batı Yarımküre”nin (Kuzey ve Güney Amerika’nın) Avrupa müdahalesinden korunması gerektiği şeklinde de özetlenebilir. Bir başka deyişle, Monroe Doktrini; o dönemde Amerika kıtası boyuncu önemli sömürgelere sahip olan Avrupalılara karşı Kuzey Amerika’da vücut bulmakta olan ABD’nin etkinliğini, Amerika dışından etkin olmaya çalışan devletlere karşı bir dik duruş ve kendi hegemonyasını vurgulamak bağlamında ilan edilmiş bir düşünce sistemi olarak betimlenebilir.

ABD’nin 19. Yüzyılda yükselmesinde, etkin olduğu düşünülen “Monroe Doktrini”, ülkenin yeni Başkanının göreve başlamasıyla, ABD’nin ileri derecede benimsediği, ancak daha da genişletilip etkinleştirilerek uygulamaya koyduğu bir yönetim felsefesi durumuna geldiği anlaşılmaktadır. Bu anlayışla, “ABD’nin güncellenmiş güvenlik ve dış politika yaklaşımını” ifade edecek şekilde yeni bir versiyon oluşmakta olduğu da gözlenmektedir. Bu yeni versiyon Doktrin, akademik çevrelerce “Yeni Monroe Doktrini” veya “Monroe Doktrini 2.0”, veyahut “Trump’ın Monroe Doktrini” gibi adlarla anılmakla beraber son olarak (Monroe ve Donald isimlerinden esinlenilerek), kısaca “Donroe Doktrini” olarak da nitelenmeye başlandığı görülmektedir. Bu makalede de bu nitelemenin (daha kolay anlaşılır bulunması nedeniyle) kullanılması tercih edilmiştir.

Kısaca belirtmek istenirse ”Donroe Doktrin”i; Batı Yarımküre”, dolayısıyla Amerika kıtasından başlanmakla birlikte tüm dünyada ABD’nin çıkarlarını korumayı, çıkar merkezli politikaları ön planda tutmayı ve kendi güvenliği ile ekonomik çıkarlarını önceleyerek siyasi ekonomik ve enerji politik menfaatler bağlamında olaylara yön vermeyi amaçladığı şeklinde özetlenebilir. Böylelikle “Batı Yarımküre” orijin alındıktan sonra, ABD çıkarları doğrultusunda tedarik zincirleri ile enerji kaynaklarına ve kritik minerallere odaklanılmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır. Bu bağlamda ABD, tüm bu stratejik konularla ilişkili olarak kontrolü sağlamak ve Çin ile olan rekabetini artırmayı hedeflemektedir şeklinde de yorumlanabilir. 

Enerji Politik Bakış Açısıyla “Donroe Doktrini’ 

Bilindiği üzere, halihazırda “Bilgi Çağı” olarak nitelenen dijitalleşmenin baş döndürücü bir hızla yaşamlarımıza girmekte olduğu bir dönem içinde bulunulduğu artık yadsınamaz bir gerçekliği oluşturmaktadır. Bu çağın belki de en önemli karakteri, enerji yoğun yaşamı ifade ediyor olmasıdır denebilir. Bir başka deyişle, endüstriden kamuya, sivil yaşamdan askeri eylemlere kadar tüm faaliyetlerde enerji ve özellikle de elektrik vazgeçilmezlik ifade etmektedir.

Dolayısıyla elektrik üretimi ve kesintisiz olarak enerji teminini sağlayan enerji kaynaklarına ulaşım, gereklilikten öte zorunluluk ifade ediyor olmaktadır. Bu bağlamda her ne kadar yenilenebilir enerjinin kullanımı ve yenilenebilir enerji kaynakları kapsamında özellikle rüzgâr, güneş vb. gibi kaynaklar öne çıkarılmaya çalışılsa da bu kaynaklar süreklilikle enerji tedarikini tam güçte sağlayamamaktadırlar. Enerji depolama konusunda da gelinen nokta, günümüz sanayinin taleplerini tümüyle karşılayacak mertebeden uzak olması nedeniyle yenilenebilir enerjinin, kesintisiz enerji üretimini sağlayabilen enerji kaynaklarının yerini alamadığı görülmektedir.

Bir başka deyişle süreklilikle elektrik üretimi için konvansiyonel nükleer enerji santrallarının yakıtı olan uranyum ile termik enerji santrallarının vazgeçilmezi olan fosil yakıtların önemi, dünyada artan enerji gereksinimi nedeniyle biteviye artmaktadır. Bu bağlamda günümüzde yapılan gelecek projeksiyonlarda fosil yakıtların çoğunlukla ve önemle yerini korumaya devam ettiği görülmektedir.

Şimdi ABD açısından bakıldığında; “Donroe Doktrini” kapsamında, enerji politikaları bağlamında ABD’nin öncelikle Batı Yarımkürede fosil yakıtlara ve ilaveten uranyuma erişmeyi ve yönlendirmeyi istediği gözlemlenmektedir. Nitekim geçtiğimiz yıl boyunca ABD Başkanı’nın “Batı Yarımküre”de yer alan ülkelere ilişkin atakları olduğu görülmüştür. Bu ülkeler arasında, Kanada, Grönland, Meksika, Venezuela, Kolombiya ve Panama’nın önemle yer aldığı görülmektedir.

Bunlar içinde Panama, dışındaki ülkelerin hepsinin fosil yakıtlar açısından ve/veya enerji sistemleri için vazgeçilmezlik ifade eden mineraller bağlamında hayli zengin oldukları anlaşılmaktadır. Bunlar içinde Kanada’nın petrol ve doğal gazın yanı sıra dünyanın üçüncü büyük uranyum rezervine de sahip olduğunu belirtmek yerinde olacaktır. Panama ise, “Panama Kanalı” nedeniyle önemli bir geçiş ülkesi olup enerji kaynaklarına ilişkin transportun da önemli boyutlarda sağlandığı ülke konumundadır. Bunlardan ayrı olarak Kanada ve Grönland, yakın gelecekte ticari geçişlere açılacağı düşünülen Arktik Yolu üzerinde yer almaktadırlar.

Donroe Doktrini bağlamında Amerika kıtası boyunca görülen ataklarla ABD’nin, hayli kazanımlı şartlara ulaştığı söylenebilir. Bu bağlamda ABD, Meksika’nın doğal gaz talebinin yaklaşık %77’sini karşılar hale gelmiş olup bu bağımlılık Washington’a stratejik bir avantaj sağlamış görünmektedir. Petrol tarafında ise ABD’nin Meksika Körfezi’nde partnerleri aracılığıyla başlattığı büyük sondaj yatırımları uzun vadeli çıkarlarını güçlendirir hale getirmiş olmaktadır.

2025’te ABD’nin Panama’dan en büyük enerji geçiş kazanımının ise, Panama Kanalı üzerinden sıvılaştırılmış petrol gazı (LPG) tankerlerinin Asya’ya yönlendirilmesinde elde ettiği stratejik üstünlük olduğu söylenebilir. Kanalın ABD’den Asya’ya yapılan LPG sevkiyatlarındaki payını %95’in üzerine çıkarak Washington’a küresel enerji ticaretinde kritik bir avantaj sağlamış olduğu görülmektedir.

Venezuela konusunda ise, ABD’nin bu ülkenin Başkanı’na karşı yaptığı doğrudan atakla agresif bir şekilde ülkenin Başkanı’nı almıştır. Venezuela Başkanının değişmesiyle görülmüştür ki; ABD, Venezuela’da kendi petrol şirketleri üzerinden yeniden faaliyet izinlerini almasıyla Venezuela petrolünün çıkarılmasında etkin olarak bu ülkeden petrol ihracatını da başlatmış ve enerji akışını kontrol altında tutmayı da sürdürür olmuştur.

Öte yandan, 2025 yılında ABD, Kanada’dan petrol ve doğal gaz ithalatında gümrük vergilerinin kaldırılmasına yönelik görüşmelerle enerji ticaretinde avantaj sağlarken; Arktik bölgesinde buz kıran gemi yatırımları ve Kuzey Deniz Rotası üzerindeki stratejik varlığını artırarak hem enerji kaynaklarına erişim hem de jeopolitik üstünlük kazanımları elde ettiği görülmektedir.

Yine 2025’te ABD, Grönland ve Danimarka üzerinden enerji kaynaklarına erişim ve Arktik geçişlerde stratejik üstünlük kazanma yönünde önemli adımlar atmış bulunmaktadır. Bu gelişmelerin hem enerji güvenliği hem de jeopolitik rekabet açısından dikkat çekici kazanımları getireceği ifade edilmektedir.

İran Olayları ve Donroe Doktrini

ABD’nin 2025 yılında Batı Yarıküre’de elde ettiği (yukarıda belirtilen) kazanımlarla beraber dünyanın farklı yerlerine, özellikle de enerji politik yaklaşımlarla eylemlere kalkıştığı da görülmüştür. 2026 yılında ise, ABD’nin önemli bir atak bölgesi, belki de en önemlisi İran olmaktadır. Bilindiği üzere İran; en çok kullanılan ve tüm dünya ülkeleri için stratejik önemde olan petrol ve doğal gaz rezervleri açısından dünyanın ilk üçü içinde yer alan bir ülke konumundadır. 

Tüm dünyanın takip ettiği üzere, 28 Şubat 2026’da İran’a yönelik başlayan ataklara (İsrail istemli de olsa) ABD’nin doğrudan müdahil olduğu görülmüştür. Ayrıca, dikkat çeken önemli bir husus İran’ın önemli enerji tesislerinin, yaşanan ataklar sırasında birçok kez hedef alınmış olmasıdır. Bu bağlamda İran’a karşı yürütülen söz konusu müdahalelerde (gösterilen gerekçe ne olursa olsun) enerji politiğin hep ön planda olduğu anlaşılmaktadır.

Gelişen olaylarla birlikte İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla bölgedeki anlaşmazlık yeni bir aşamaya evrilmiş bulunmaktadır. Artık global bağlamda enerji ticareti krizi baş göstermiştir denebilir. Bir başka deyişle, pek çok dünya ülkesi için olaylardan doğrudan etkilenme şartları ortaya çıkmış ve artık enerji arz güvenliği ile ilişkili önemli risklerden bahsedilir olmuştur. Fazla olarak enerji krizinin, savaşın diğer yansımalarının önüne geçmekte olduğu da gözlenmektedir. Burada şunu da belirtmek gerekir ki; tüm bu yaşanan agresif olayların, ABD Başkanı’nın Donroe Doktrin’ine de hayli uygun düştüğü görülmektedir.

Zira, ABD’nin İran’a yıllardır uyguladığı ambargo nedeniyle zaten kendi ticareti ve enerji alım satımı yok mertebesindedir. Ayrıca Hürmüz Boğazı ticaretinin sadece % 2’si doğrudan ABD ile ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Buna karşın özellikle Asya Pasifik ülkelerinin enerji tedariki önemli ölçülerde Körfez Bölgesinden olmaktadır. Bir başka deyişle Körfezin çıkış boğazı olan Hürmüz Boğazı’nın kapanması, ABD dışında pek çok ülkeyi, ABD’ye göre daha çok ilgilendirmektedir. Bu ülkelerin başında da Çin gelmektedir.

Öte yandan Körfez ülkeleri olaylardan fiziksel olduğu kadar ekonomik ve enerji politik olarak da etkilenmektedirler. Bir başka deyişle başlayan sıcak çatışmalar nedeniyle hem hedef haline gelerek vurulmaktadırlar ve hem de tüm ticaretleri ile enerji satışları sekteye uğramaktadır. Bu ülkelerin pek çoğunda petrol ve doğal gaz üretimi durma noktasına gelmiş bulunmaktadır. Zira gemilerle taşınamayan petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG), depolar da dolduğundan enerji ticareti döngüsünü sekteye uğratmış olmaktadır.

Bu ülkeler arasında; İran ile birlikte Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) sayılabilir. Bunlardan Suudi Arabistan ve BAE dışındakilerin başka bir denize kıyıları da bulunmamaktadır (Şekil 1). Bu bakımdan Hürmüz Boğazı son derece önem arz etmektedir.

Körfez Ülkelerinden Suudi Arabistan, ülkesinde var olan Doğu-Batı Boru Hattı ile Körfez bölgesinden Kızıldeniz’e petrolü taşıyabilmekte ve BAE de Fuceyra Boru Hattı üzerinden petrolü Umman Denizine ulaştırabilmektedir (Şekil 1) Ancak, söz konusu bu boru hatlarının kapasitesi dünya ihtiyacına ve Körfez bölgesinin gereksinimine göre yetersiz kalmaktadır.

Şekil 1 Körfez Ülkeleri ve İlgili Boru Hatları

Bütün bu gelişmelerden sonra hemen tahmin edileceği üzere, petrol fiyatları yükselmiş ve ham petrolün varilinin 115 USD’ın üzerine bile çıktığı görülmüştür. Ancak ABD’den gelen bazı ılımlı açıklamalarla petrol fiyatlarının indiği gözlenmişse de ardından yine yükselmelere de şahit olunmuştur. Bölgedeki belirsizlikler nedeniyle petrol ve doğal gaz fiyatlarının stabil olacağını söylemek hayli zor görünmektedir.

Sonuç

Yaşanan tüm bu gelişmelerden sonra ABD’nin enerji politik açıdan Donroe Doktrinini etkinlikle uygulanmakta olduğu söylenebilir. Zira, Donroe Doktrini açıklanırken bahsedilen, enerji politik menfaatler bağlamında olaylara yön verme ve tedarik zincirleri ile enerji kaynaklarına odaklanılarak ABD’nin stratejik kontrolü sağlaması bağlamında sahada gelişmeler yaşandığı görülmektedir. Böylelikle, ABD’nin en önemli rakibi olarak betimlenen Çin’in, önce 2025’te Venezuela’dan Panama Kanalı ile petrol alması denetlenir olmuş, sonra 2026’da da İran’dan ve Körfez bölgesinden hem petrol ve hem de LNG alması önemli ölçüde kontrol altına alınmış olmaktadır. Burada şunu da belirtmek yerinde olur ki; sadece Çin’in de değil, önemli Asya Pasifik ülkelerinin ve Avrupa’nın da enerji arz güvenliğinin kontrolünün ABD tarafından manüple edilebilmesinin mümkün olabileceği anlaşılmaktadır.

Buna karşın, artık “savaş” nitelemesini kullanabileceğimiz bu sıcak çatışmalarda, ABD’nin de, beklentinin üzerinde hasar almış görünmektedir. ABD için insan kaybı fazla değilmiş gibi görünse de mali bilançonun hayli yüksek olduğu gözlenmektedir. Özellikle, bölgeye yaptığı yığınak ve vermek zorunda kaldığı takviyelerin yanı sıra Körfez ülkelerindeki üsleri bağlamında büyük boyutlarda maddi hasar yaşanmış olduğu da bir gerçekliktir. Bu bağlamda Bahreyn, Katar, Kuveyt gibi ülkelerdeki üsleri önemli ölçüde zarar görmüş olup üslerin yenilenmesi için finansal kaynaklara olduğu kadar zamana da ihtiyaç olacağından bahsedilmektedir.

Bunlardan ayrı olarak, ABD’nin müttefiklerini yeterince koruyamadığından da bahsedilir olmuştur. Bu da (tüm diğer maddi kayıplardan fazla olarak) ABD’nin güvenilirliği ve müttefikliği konusunu tartışılır hale getirebilecektir. Birçok ülke şimdiden alternatif yol ve çözümler aramaya başlamıştır bile…

Ayrıca, ABD çıkışlı çok uluslu şirketlerin kâr zarar dengesinin nasıl etkileneceği daha sonra belli olacaktır. Zira, Körfez ülkeleri de dahil olmak üzere dünyanın pek çok yerinde farklı sektörlerde yatırımları olan bu şirketlerin, Hürmüz Boğazı krizinin yansımalarından nasıl etkileneceğini zaman gösterecektir. Şimdilik dünya petrol fiyatlarının ABD içine yansımalarının kendi ülkesi için tahammül edilemez olmaması için savaşa ilişkin olarak (bir seferinde “savaşta ilerleme sağlandı”, bir seferinde de “savaş devam edecek” gibi) çelişkili açıklamalarla petrol fiyatlarının manüple edilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır.

Donroe Doktrini uygulamalarıyla ABD’nin, devasa miktarlara (39 Trilyon USD mertebesine) ulaştığı ifade edilen borçlarını kapatmak için sert gücünü de kullanmaktan kaçınmayarak dünya enerji kaynaklarını kontrol ederek ve petrol fiyatlarını (savaş öncesine göre) hayli yükselterek kapatmaya çalıştığı söylenebilir. Burada önemli konu, olayların nereye varacağı ya da evrileceği olmaktadır. Savaşın büyüme ya da yayılma riski bulunmaktadır. Bütün bu açıklananların uzantısında ve işin sonunda, dünyanın ve ABD’nin varacağı yer ve oluşması beklenen “Yeni Dünya Düzeni”nin nasıl vücut bulacağı önemli olacaktır denebilir.

- Advertisement -spot_img

More articles

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

- Advertisement -spot_img

Latest article