11.2 C
İstanbul
Cumartesi, Nisan 4, 2026
Ana Sayfa Blog

Teknolojinin geleceği Lizbon’da belirlenecek

Web Summit benzer geçmişlere, ilgi alanlarına ve hedeflere sahip insanları 11-14 Kasım tarihleri arasında Portekiz’in başkenti Lizbon’da buluşturuyor ve bende teknolojik gelişmeleri siz değerli okurlarımıza ulaştırmak adına Lizbon’da olacağım.

Web Summit kurucusu ve CEO’su Paddy Cosgrave’nin, “Bu, şu ana kadarki en büyük, ancak aynı zamanda en küçük etkinliğimiz olacak” sözü Web Summit Lizbon’un farkındalığını ortaya koymaktadır.

Web Summit, kurucular, girişimciler, iş liderleri ve yatırımcılardan oluşan küresel bir topluluğu bir araya getiren ve dünyayı şekillendiren teknoloji ve trendler hakkında fikir alışverişinde bulunmalarını sağlayan bir teknoloji etkinlikleri şirketidir.

Anlamlı bağlantılar ve topluluklar oluşturma yönündeki bir misyonun parçası olan Web Summit Etkinliği, dünya çapında büyümeye devam ediyor.

Bu topluluk buluşmalarından yüzlercesi, teknolojinin dünyayı nasıl şekillendirdiğiyle ilgili imza niteliğindeki zorlu tartışmaların yanı sıra gerçekleşecek ve bu sene Türkiye‘den Web Summit’e yoğun ilgi olması da etkinlik yöneticilerini şaşırttı.

Benimle iletişime geçen Web Summit üst yöneticileri, “Ferhat, Türkiye’deki teknoloji dünyasında neler olup bittiğini anlamaya çalışıyoruz ve senin bu konuda bir fikrin var mı? Bu Kasım ayında Web Summit’te Türkiye’den her zamankinden daha fazla girişim olacak. Yüzlercesi daha katılıyor. Şimdiye kadarki en fazla katılım. Şaşırtıcı. Türkiye’nin teknolojisi neden patlama yaşıyor? Bu büyümenin bazılarının arkasında kilit politika yapıcılar veya topluluk liderleri var mı? Türkiye’nin şaşırtıcı teknoloji girişimciliği oranları hakkında konuşmak için sahneye dahil etmemiz gereken biri var mı?” şeklinde soruyu tarafıma ilettiler.

Web Summit Yöneticilerine, “Günümüzde sürdürülebilir bir büyüme ve kalkınma için iyi planlanmış ve uygulanmış bilim ve teknoloji politikalarına ihtiyaç duyulmaktadır.

Türkiye’de uygulanan teknolojik politikaların etkisi son yıllarda daha fazladır. Ülkemizde güvenlik endişesi bulunmakta bu endişe teknoloji yardımıyla oluşturulan güvenlik sistemleriyle sağlanmaya çalışmaktadır. Türkiye’ye sınır olan ülkelerde yaşanan savaşlar nedeniyle de savunma sanayi hamleleri devlet eliyle yapılmakta ve savunma amaçlı teknolojik firmalar her geçen gün artmaktadır. Bu durum teknolojik firmalarının sayısının artması ve güvenlik endişesi ile ortaya çıkan talepler nedeniyle teknolojiye ilgi olarak ortaya çıkmaktadır. Genel olarak en önemli durum ise Türkiye’nin teknolojik olarak diğer ülkelerle rekabet etme gücünü artırmak adına teşvik uygulamalarını artırmasıdır. Değişmelere hızla uyum sağlayabilecek bilim ve teknoloji politikalarının hayata geçirilmesi de teknolojiye olan ilgiyi artırmaktadır.” şeklinde geri bildirimde bulundum.

Türkiye’den teknoloji uzmanlarının ve şirketlerinin Web Summit’e bu sene her zamankinden daha fazla ilgi göstermesi ülkemizin gerçek teknolojiye ulaşmasının referansı olacağı düşüncesindeyim.

Çünkü, Web Summit Lizbon’da gerçekleştirilecek olan etkinliğin en önemli konuşmacıları arasında, yakın zamanda Google’ın 23 milyar ABD doları teklifini reddederek ses getiren siber güvenlik devi Wiz’in kurucu ortağı Yinon Costica; LVMH’nin yakın zamanda atanan baş veri ve yapay zeka sorumlusu Julie De Moyer; Yapay zekayı kullanarak eşleştirmeyi geliştiren popüler flört uygulaması Bumble’ın CEO’su Lidiane Jones; daha büyük, daha iyi ve daha uygun fiyatlı yapay zeka çipleri yaratmak için çalışan şirket Qualcomm’un CEO’su Cristiano Anon; ve vatandaşların özel mesajlarını taramak için hükümet önlemlerine karşı mücadele eden şifreli mesajlaşma uygulaması Signal’in başkanı Meredith Whittaker yer alıyor.

Ayrıca sahneye Alibaba.com Başkanı Kuo Zhang; Škoda Auto CMO’su Meredith Kelly; Amazon Web Services Yapay Zeka Başkan Yardımcısı Matt Wood; Meta’nın Küresel Tüketici Pazarlama Başkanı Eshan Ponnadurai; Manchester United CEO’su Omar Berrada ve çok daha fazla isim teknolojinin geleceğini belirlemek ve yol haritası çizmek için çıkacak.

Almanya Başbakan Yardımcısı Robert Habeck de dahil olmak üzere liderler ve değişim yaratıcıları; Portekiz’in Gençlik ve Modernleşme Bakanı Margarida Balseiro Lopes ve sürgündeki Venezuela muhalefet lideri Leopoldo López etkinliğe katılırken, IBM, Adobe, Intercom, Samsung Next ve Niantic Labs gibi küresel teknoloji şirketleri, Visa ve American Express gibi finans devleriyle birlikte fuarda geleceğin teknolojilerini sergileyecek. Diğer önemli ortaklar arasında Novo Nordisk, Bosch, EDP ve KPMG yer alıyor.

Web Summit’in sektör için değeri sadece konuşmacılarıyla değil önemli bağlantıların kurulması için önemli bir misyon sahibi olmasıdır.

Bu nedenle, Kasım ayında Summit Engine tarafından desteklenen geleceğin tasarlandığı küratörlü buluşmalar; yapay zeka, fintech, kripto, gıda teknolojisi, sürdürülebilirlik ve daha fazlasında ortak rolleri veya ilgileri olan katılımcıları bir araya getirecek.

Kasım ayında Lizbon’dan sizlere gelişmeleri ve teknolojinin geleceğini aktaracağım.

Rosatom ve BRICS’ten Afrikalı Gençlere Nükleer Gelecek Çağrısı

Rosatom ile BRICS Nükleer Enerji Platformu, Afrika’daki gençleri nükleer teknolojilerin geleceğine dair fikir üretmeye davet ediyor. Bu kapsamda bu yıl dokuzuncusu düzenlenen “Afrika’nın Nükleer İtici Gücü” video yarışması başlatıldı.

Yarışma, katılımcıların belirlenen başlıklar çerçevesinde kısa videolar hazırlayarak nükleer enerjinin sürdürülebilir kalkınmaya katkısını anlatmalarını hedefliyor. Adaylar; nükleer enerjinin BRICS ülkelerinin geleceğindeki rolünden, teknolojinin günlük yaşamı nasıl dönüştürdüğüne kadar uzanan beş farklı temadan birini seçebiliyor.

18-35 yaş aralığındaki Afrika ülkeleri vatandaşlarına açık olan yarışmada başvurular 1 Mayıs’a kadar devam edecek. Katılımcılar bireysel ya da iki kişilik ekipler halinde başvuru yapabilecek. Değerlendirme sürecinde ise özgünlük, anlatım gücü, fikir bütünlüğü ve çözüm önerilerinin bölgesel uygunluğu gibi kriterler dikkate alınacak. Her ülkeden yalnızca bir kazananın seçileceği yarışmanın sonuçları haziran ayında açıklanacak.

Platformun Baş Koordinatörü Elsie Pule, yarışmanın amacının gençleri nükleer teknolojilerin barışçıl kullanımına yönelik küresel iş birlikleri üzerine düşünmeye teşvik etmek olduğunu belirtti. Pule, Afrikalı gençlerin ortaya koyacağı fikirlerin sektörde daha yenilikçi ve kapsayıcı bir vizyonun oluşmasına katkı sağlayacağını vurguladı.

Ryan Collyer ise Afrika’da enerji güvenliğinden sağlık ve tarım uygulamalarına kadar birçok alanda nükleer teknolojilerin giderek daha fazla gündeme geldiğine dikkat çekti. Collyer, yarışmanın yeni nesil profesyonelleri bu stratejik tartışmaların parçası haline getirdiğini ifade etti.

Yarışmaya ilişkin tüm detaylar ve başvuru koşulları Rosatom’un Afrika’ya yönelik resmi platformu üzerinden duyurulacak. Bu girişim, Afrika’da nükleer enerjiye yönelik farkındalığı artırırken, gençlerin küresel ölçekte söz sahibi olmasını hedefliyor.

Sıfır Atık Hareketi New York’ta Küresel Güç Kazandı

Birleşmiş Milletler çatısı altında New York’ta düzenlenen 30 Mart Uluslararası Sıfır Atık Günü etkinliği, Türkiye öncülüğünde büyüyen Sıfır Atık Hareketi’ni yeniden dünya gündemine taşıdı. Bu yıl “gıda atığı” temasıyla gerçekleştirilen programa, Murat Kurum ve Samed Ağırbaş başta olmak üzere çok sayıda uluslararası temsilci katıldı.

Türkiye’nin çevre politikaları arasında öne çıkan Sıfır Atık yaklaşımı, kısa sürede ulusal bir projeden küresel bir harekete dönüşmüş durumda. Programda yapılan değerlendirmelerde, bu modelin sadece çevresel değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik etkileriyle de uluslararası iş birliklerini güçlendirdiği vurgulandı.

Sıfır Atık Vakfı Başkanı Samed Ağırbaş, gıda israfının günümüzün en çarpıcı çelişkilerinden biri olduğuna dikkat çekerek, dünyada her yıl yaklaşık 1 milyar ton gıdanın çöpe gittiğini, buna karşın milyonlarca insanın temel gıdaya erişimde zorlandığını ifade etti. Bu tablonun yalnızca etik bir sorun değil, aynı zamanda iklim kriziyle doğrudan bağlantılı küresel bir mesele olduğunun altını çizdi. Ağırbaş’a göre, israfın azaltılması; doğal kaynakların korunması, sera gazı emisyonlarının düşürülmesi ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşılması açısından kritik önem taşıyor.

Türkiye’nin öncülüğünde başlatılan hareketin bugün 190’dan fazla ülkede karşılık bulduğunu belirten Ağırbaş, Sıfır Atık yaklaşımını “insanlık için kurulan en somut iş birliği köprülerinden biri” olarak tanımladı. Önümüzdeki süreçte İstanbul’da düzenlenecek uluslararası forumun da bu iş birliğini daha ileri taşıması bekleniyor.

Programda konuşan Bakan Murat Kurum ise, çevre ve iklim politikalarının artık tercihten öte zorunluluk haline geldiğini vurguladı. Türkiye’nin sıfır atık uygulamalarıyla önemli bir dönüşüm başlattığını ifade eden Kurum, ülke genelinde kurulan sistem sayesinde milyonlarca ton atığın yeniden ekonomiye kazandırıldığını ve doğal kaynakların korunmasına katkı sağlandığını dile getirdi.

Gıda israfının azaltılmasının, iklim değişikliğiyle mücadelede en hızlı sonuç alınabilecek alanlardan biri olduğuna dikkat çeken Kurum, Türkiye’nin bu konudaki kararlılığını uluslararası platformlarda daha güçlü şekilde ortaya koyacağını belirtti. COP31 sürecine de değinen Kurum, Türkiye’nin edindiği tecrübeyi küresel ölçekte bir modele dönüştürmeyi hedeflediğini ifade etti.

New York’taki buluşma, Sıfır Atık yaklaşımının yalnızca çevresel bir politika değil; ekonomik sürdürülebilirlik, sosyal adalet ve küresel dayanışma açısından da güçlü bir araç haline geldiğini bir kez daha ortaya koydu. Türkiye’nin bu alandaki öncü rolü ise COP31 yolunda uluslararası iş birliklerinin merkezinde yer almaya devam ediyor.

Kondansatör İhmalinin Bedeli Ağırlaşıyor

Sanayi tesislerinde çoğu zaman göz ardı edilen kondansatörler, enerji verimliliğinin arkasındaki en kritik unsurlardan biri olarak öne çıkıyor. Ancak uzmanlara göre, bu “sessiz bileşenler” doğru yönetilmediğinde hem üretimi durdurabiliyor hem de işletmelere fark edilmeden ciddi maliyetler yükleyebiliyor.

Yerli üretici EKON Kondansatör, sahadan elde edilen verilerle hazırladığı bakım yaklaşımıyla dikkat çekiyor. Şirket, kondansatör performansındaki küçük sapmaların dahi büyük sorunların habercisi olduğuna işaret ediyor. Teknik analizlere göre kondansatör akımlarının nominal değerin %15 sapma aralığında kalması gerekiyor. Bu sınırın altına inilmesi, özellikle %85 seviyesinin düşülmesi, ekipmanın kapasite kaybına uğradığını ve değişim sürecinin kaçınılmaz hale geldiğini gösteriyor.

Performansı düşen kondansatörler, tesisin güç faktörünü bozarak elektrik faturalarına “reaktif bedel” yansıtıyor. Birçok işletme, sistemdeki bu kaybı fark etmeden her ay ciddi tutarlar ödüyor. Bunun yanında, aşırı yüklenen trafolar ve kablolar daha hızlı yıpranıyor ve altyapı ömrü kısalıyor.

Bakım yapılmayan kondansatörler yalnızca ekonomik değil, operasyonel risk de oluşturuyor. Aşırı ısınma sonucu şişme, patlama ve pano yangınları; tüm fabrikanın enerjisinin kesilmesine ve uzun süreli üretim duruşlarına yol açabiliyor. Bu da üretim sürekliliğini doğrudan tehdit ediyor.

Uzmanlar, klasik “arızalanınca değiştir” yaklaşımının artık yeterli olmadığını vurguluyor. Bunun yerine düzenli termal izleme, periyodik kapasite (µF) ölçümleri, harmonik yük analizleri ve pano içi havalandırma optimizasyonu gibi kestirimci bakım uygulamalarının hayati önem taşıdığı ifade ediliyor.

Kondansatörler, sanayide enerji sürekliliğinin görünmeyen teminatı olarak öne çıkıyor. Bu bileşenlere yapılacak doğru bakım yatırımı; yalnızca arızaları önlemekle kalmıyor, aynı zamanda işletmenin enerji maliyetlerini ve üretim güvenliğini de doğrudan koruyor.

IDEF 2027 Stratejik Dengeleri Etkileyecek

Savunma sanayii alanında dünyanın en kritik buluşmalarından biri olan IDEF, 2027 yılında yeniden İstanbul’da kapılarını açmaya hazırlanıyor. 3–9 Mayıs 2027 tarihleri arasında İstanbul Fuar Merkezi’nde düzenlenecek olan fuar, yalnızca teknoloji sergisi olmanın ötesinde, küresel savunma politikalarının şekillendiği bir platform olarak öne çıkıyor.

T.C. Millî Savunma Bakanlığı ev sahipliğinde gerçekleştirilecek organizasyon, T.C. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı’nın destekleriyle ve Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’nın yönetiminde düzenlenecek. Organizasyon süreci ise KFA Fuarcılık A.Ş. tarafından yürütülecek.

IDEF Bir fuardan fazlasıdır

IDEF, klasik bir savunma fuarından farklı olarak devletler arası temasların yoğunlaştığı, diplomatik ve ticari ilişkilerin aynı anda yürütüldüğü çok katmanlı bir yapı sunuyor. Fuarda yalnızca kara, deniz ve hava sistemleri sergilenmiyor; aynı zamanda yeni nesil güvenlik teknolojileri, otonom sistemler, siber güvenlik çözümleri ve entegre savunma konseptleri de uluslararası aktörlerin değerlendirmesine açılıyor.

Bu yönüyle IDEF, savunma sanayii şirketleri için bir vitrin olmanın yanı sıra, ülkeler arası stratejik ortaklıkların kurulmasına zemin hazırlayan bir merkez işlevi görüyor.

Türkiye’nin yükselen savunma vizyonu

Son yıllarda yerli ve millî üretim kapasitesini artıran Türkiye, savunma sanayiinde dışa bağımlılığı azaltma hedefi doğrultusunda önemli bir ivme yakaladı. Bu süreçte geliştirilen yüksek teknoloji ürünleri ve ihracat odaklı stratejiler, Türkiye’yi küresel rekabette daha görünür bir konuma taşıdı.

IDEF gibi organizasyonlar, bu dönüşümün uluslararası arenada sergilendiği en önemli platformlardan biri olarak değerlendiriliyor. Fuarda sergilenen projeler, Türkiye’nin yalnızca kullanıcı değil aynı zamanda geliştirici ve ihracatçı bir aktör olduğunu ortaya koyuyor.

IDEF 2025 verileri ne söylüyor?

Bir önceki organizasyon olan IDEF 2025, fuarın ulaştığı ölçeği gözler önüne serdi. 49 ülkeden 1.491 firmanın katılım sağladığı etkinlikte, 100’ü aşkın ülkeden resmi heyetler yer aldı. 120 bini aşan ziyaretçi sayısı ise fuarın küresel etkisini ortaya koydu.

Bu veriler, IDEF’in yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte referans alınan bir savunma platformuna dönüştüğünü gösteriyor.

Yeni iş birlikleri ve stratejik açılımlar

IDEF 2027’nin, önceki organizasyonlarda elde edilen başarıyı daha ileri taşıması hedefleniyor. Özellikle savunma teknolojilerinde hızlanan dijitalleşme, yapay zekâ destekli sistemler ve otonom platformlar gibi alanlarda yeni iş birliklerinin gündeme gelmesi bekleniyor.

Fuar kapsamında düzenlenecek paneller, seminerler ve imza törenleri ile hem teknik bilgi paylaşımı artırılacak hem de ülkeler arası temaslar derinleştirilecek.

İstanbul yeniden merkezde

Küresel savunma sanayiinde rekabetin giderek arttığı bir dönemde, IDEF 2027 İstanbul’u bir kez daha stratejik bir buluşma noktası haline getirecek. Fuar, yalnızca sektör profesyonellerini değil, aynı zamanda uluslararası karar alıcıları da bir araya getirerek geleceğin savunma ekosistemine yön verme potansiyeli taşıyor.

IDEF 2027, bu yönüyle sadece bir organizasyon değil; aynı zamanda güç dengelerinin yeniden konuşulacağı bir küresel platform olarak öne çıkıyor.

22 Mart’ta Net Mesaj: Su Krizi Ertelenemez

22 Mart Dünya Su Günü, bu yıl yalnızca bir farkındalık günü değil, aynı zamanda alarm zillerinin çaldığı bir dönüm noktası olarak öne çıkıyor. İklim krizi ve derinleşen kuraklık tehdidi, suyu çevresel bir başlık olmaktan çıkarıp ekonomik ve stratejik bir güvenlik meselesine dönüştürüyor.

Sürdürülebilir Gelecek Platformu’nun COP31 “Su” teması ana sponsoru ARC Water Energy, yaptığı açıklamada Türkiye’nin su stresi yaşayan ülkeler arasında yer aldığına dikkat çekerek acil önlem çağrısında bulundu.

11 milyar metreküplük kayıp, yer altında dramatik düşüş

Türkiye’de son 65 yılda kuraklık nedeniyle 11 milyar metreküp kullanılabilir su kaybı yaşandı. Daha çarpıcı olan ise yer altı su seviyelerindeki gerileme: Son 20 yılda bazı bölgelerde 40–50 metreye varan düşüşler kaydedildi.

Şanlıurfa özelinde tablo daha da çarpıcı. Resmi verilere göre 17 bin ruhsatlı kuyu bulunurken, kayıt dışı kuyuların sayısının 65 bini aşması, denetimsiz su kullanımının boyutunu gözler önüne seriyor.

COP31 sürecinde “su” merkezde olacak

Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da düzenlenecek COP31 sürecine hazırlanan Sürdürülebilir Gelecek Platformu, “su” başlığını iklim gündeminin merkezine taşıyor. Platform; sürdürülebilirlik stratejileri, ölçülebilir etki ve sorumlu dönüşüm başlıklarında özel sektörün rolünü güçlendirmeyi hedefliyor.

Bu kapsamda ARC Water Energy ile yürütülen iş birliği, su güvenliğini çok paydaşlı bir yaklaşımla ele almayı amaçlıyor.

“Alternatif su üretimi artık zorunluluk”

ARC Water Energy Yönetim Kurulu Başkanı Alkan Canbay, su krizinin ekonomik boyutuna dikkat çekerek, “Su güvenliği artık yalnızca çevresel bir mesele değil; ekonomik istikrarın temelidir” dedi.

Tatlı suyun ortalama maliyetinin 0,45 euro seviyesinde olduğuna işaret eden Canbay, küresel ölçekte alternatif su yatırımlarının hız kazandığını vurguladı. Birleşik Arap Emirlikleri’nin 80 milyar dolar, Mısır’ın ise 30 milyar dolarlık deniz suyu arıtma yatırımları, suyun artık stratejik bir güvenlik başlığı olarak ele alındığını ortaya koyuyor.

Su–enerji–gıda dengesi kritik

Uzmanlara göre özellikle kuraklık riski yüksek bölgelerde deniz suyu arıtma teknolojileri, tarımsal sürdürülebilirlik açısından önemli bir çözüm sunuyor. Ancak bu süreç, yalnızca teknik yatırımlarla değil; su–enerji–gıda dengesini gözeten bütüncül politikalarla yönetilmek zorunda.

22 Mart’ta verilen mesaj net: Erteleme lüksü yok

ARC Water Energy, Dünya Su Günü kapsamında su verimliliği, alternatif kaynaklar ve ileri arıtma teknolojilerine yönelik farkındalık çalışmalarını artırmayı hedefliyor.

Uzmanların ortak görüşü ise net:
Su güvenliği sağlanmadan ekonomik büyüme, tarımsal sürdürülebilirlik ve toplumsal istikrar mümkün değil.

Türkiye için artık soru şu: Su krizine ne zaman hazırlanacağız değil, ne kadar geç kaldık?

Aydem Yenilenebilir Enerji’den Uşak’ta Güç Artışı Hamlesi

Türkiye’de yalnızca yenilenebilir kaynaklardan üretim yapan en büyük şirketlerden Aydem Yenilenebilir Enerji, Uşak’taki rüzgâr yatırımıyla kapasitesini büyütmeye devam ediyor. Şirket, Uşak Rüzgâr Enerji Santrali’nde gerçekleştirdiği 12 MW’lık ilave yatırımla toplam kurulu gücünü 1.210 MW seviyesine çıkardı.

Bu artışla birlikte şirketin rüzgâr enerjisindeki toplam kurulu gücü de 268,5 MW’a ulaştı. Yapılan yatırım yalnızca kapasite artışıyla sınırlı kalmayıp, çevresel katkılarıyla da dikkat çekiyor.

Yeni devreye alınan kapasite sayesinde santralin yıllık üretimine yaklaşık 40 milyon kWh temiz enerji eklenecek. Bu miktar, yaklaşık 15 bin hanenin yıllık elektrik tüketimine karşılık gelirken, aynı zamanda yılda 20 bin ton karbon salımının önüne geçilmesi hedefleniyor.

Şirketin büyüme stratejisine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Genel Müdür Uğur Yüksel, gerçekleştirilen yatırımın Türkiye’nin enerji dönüşüm sürecinde önemli bir adım olduğunu vurguladı. Yüksel, yenilenebilir enerjiye olan bağlılıklarını sürdürdüklerini belirterek, önümüzdeki dönemde Uşak’ta 6 MW’lık ek bir türbini daha devreye almayı planladıklarını ifade etti.

Aydem Yenilenebilir Enerji’nin bu yatırımı, hem sürdürülebilir enerji üretimini artırma hem de Türkiye’nin enerji bağımsızlığına katkı sağlama hedeflerinin somut bir yansıması olarak öne çıkıyor.

OMODA & JAECOO Türkiye’de Vites Yükseltti

Küresel otomotiv rekabetinde iddiasını hızla artıran OMODA & JAECOO, Türkiye pazarındaki büyüme hamlesini iki yeni modelle güçlendiriyor. Markanın dikkat çeken SUV modeli OMODA 5 Ultima resmen satışa sunulurken, amiral gemisi OMODA 7 için geri sayım başladı.

Bu eş zamanlı hamle, markanın yalnızca ürün gamını genişletmekle kalmayıp Türkiye’deki konumunu kalıcı hale getirme stratejisinin de açık bir göstergesi.

Premium segmentte konumlanan OMODA 7, tasarım ve teknolojiyi bir yaşam tarzı unsuru haline getiriyor. Keskin hatlara sahip “X” form ön tasarım, çerçevesiz parametrik ızgara ve entegre LED farlarla birleşerek güçlü bir duruş sergiliyor. İç mekânda 256 renkli ambiyans aydınlatma, 15,6 inç yüksek çözünürlüklü ekran, 540° görüş sistemi ve 21 gelişmiş sürüş destek sistemiyle araç, dijital bir yaşam alanına dönüşüyor.

Türkiye’de satışa çıkan OMODA 5 Ultima ise daha genç ve teknoloji odaklı kullanıcıları hedefliyor. Fütüristik tasarım çizgileri, 12,3 inç çift ekranlı kokpit, 50W kablosuz hızlı şarj ve gelişmiş görüş sistemleriyle şehir içi kullanımda konfor ve pratikliği bir arada sunuyor. 7 hava yastığı ve 5 yıldızlı güvenlik dereceleri de modelin güçlü yönlerini destekliyor.

OMODA’nın aynı anda iki farklı segmente hitap eden model sunması, markanın Türkiye’de yalnızca satış değil pazar derinliği hedeflediğini ortaya koyuyor. Premium deneyim arayan kullanıcılarla, yeni nesil teknoloji ve stil odaklı kitleyi aynı anda yakalamayı amaçlıyor.

Markanın London Fashion Week 2026 iş birliği ise otomotiv ile yaşam tarzı arasındaki sınırların giderek ortadan kalktığını gösteriyor. OMODA, mobiliteyi yalnızca ulaşım değil, aynı zamanda tasarım ve deneyim odağında yeniden tanımlıyor.

Bir Çınarın Gölgesinde İlim ve Veda

Türkiye sadece bir tarihçisini değil, bir devrin yaşayan hafızasını ve sarsılmaz bir entelektüel kalesini ebediyete uğurladı. İlber Ortaylı hocamızın vefatı kalbimde hem derin bir hüzün hem de onunla paylaşılan akademik mesainin getirdiği mağrur bir onur bıraktı. Onu son yolculuğuna uğurlarken zihnimde yıllar öncesinin Galatasaray Üniversitesi koridorları ve o bitmek bilmeyen ilim sohbetleri yankılandı. Hocamızın gidişiyle sanki kütüphanelerimizden en kıymetli yazma eser çekilip alınmış gibi bir boşluk oluştu.

Akademik yolculuğumun en meşakkatli dönemlerinden birinde, Türklerde Cihan Hakimiyeti ve Osmanlıda Kardeş Katli Meselesi üzerine yoğunlaştığımda kendisinden destek istemiştim. Henüz 396 sayfalık o devasa tez dosyasını tamamlamadan önce kapısını çaldığımda beni her zamanki o babacan ama disiplinli tavrıyla karşılamıştı. Kendi hocası büyük Halil İnalcık’tan devraldığı mirası bir meşale gibi önüme tutarak bana bazı özel kaynakları ve alıntıları adres göstermişti. O gün verdiği o kıymetli referanslar sadece tezi değil, benim tarih vizyonumu da şekillendirdi. Hem öğrencilik yıllarımda aldığım derslerde hem de bugün bir akademisyen olarak kürsüde verdiğim derslerde hocamızın üzerimdeki emeği her satırda ve her cümlede kendini hissettirir.

Bir gün Galatasaray Üniversitesinde baş başa verdiğimiz bir sohbette kendisine bu ülkedeki o bitmek bilmeyen kutuplaşmadan ve sığ tartışmalardan dert yanmıştım. Sayın hocam milli bir günümüzde milli bir kelam etsek veya paylaşım yapsak dini bilmeyenler tarafından linç girişimine uğruyoruz demiştim. Öte yandan dini bir bayramımızda veya kutsalımızla ilgili bir paylaşımda bulunsak bu kez milliyetçiliği putperestlik olarak gören dar bir zihniyet tarafından yine hedef alınıyoruz diye eklemiştim. Neden bu güzel ülkemizde bu tür çirkinliklere maruz kalıyoruz diye sorduğumda bana o kendine has üslubuyla tek bir cümlelik sarsıcı bir cevap vermişti.

“Hepsi CAHİL”

Bu iki kelime aslında bu coğrafyanın en büyük hastalığının en net teşhisidir. Bilginin yerine sloganların, hakikatin yerine nefretin konulduğu bir iklimde İlber Hocamız her zaman aklın ve belgenin sesi oldu. Bizler bu zor coğrafyada kendini yetiştirememiş ve nezaketten nasibini almamış kitlelere rağmen hocamızın bize öğrettiği o dik duruşla yaşamaya devam edeceğiz. Onun mirasını gelecek nesillere layıkıyla aktarmak ve o cehalet duvarlarını ilimle yıkmak artık bizlerin boynumuzun borcudur.

Cenaze töreninde KADKON Başkanı Betül Gülbahar hanımefendi ile birlikte hocamızın o özel tablosunu sevenlerine sunmak benim için hüzünlü bir teselli oldu. Bu eşsiz eserin mimarı olan Azerbaycanlı sanatçı Coşqun Hümbətov (Coshqun Art) hocamızın o karakteristik bakışlarını ve entelektüel derinliğini fırçasıyla tuvale muazzam bir şekilde yansıtmış. Azerbaycanlı bir sanatçının Türk dünyasının bu büyük değerini resmetmesi aslında tezimde de işlediğim o cihan hakimiyeti ve ortak milli değerler vurgusuyla tam bir uyum sergiliyor. Hocamız sanatçının bu ustalığını ve tablonun henüz çerçevelenmemiş halini görüp çok beğenmişti ancak o görkemli çerçeveli halini görmek maalesef dünya gözüyle ona kısmet olmadı. Sevenlerine o tabloyu ilk kez gösterme ve bu manevi yükü taşıma görevinde emeğimin bulunması bu vedayı benim için çok daha anlamlı kıldı.

Güle güle Sayın Hocam. Açtığınız yolda, gösterdiğiniz kaynaklarda ve bizlere bıraktığınız o eşsiz entelektüel mirasta ilmin ışığını yakmaya devam edeceğiz. Sizin deyiminizle o cahil kalabalıkların gürültüsüne inat, hakikatin ve tarihin sesini her zaman daha gür çıkaracağız. Mekanı cennet olsun.

YAŞANAN SON OLAYLARA ABD’nin “DONROE DOKTİRİNİ” BAĞLAMINDA ENERJİ POLİTİK BİR BAKIŞ

Prof. Dr. A. Beril TUĞRUL

Giriş

Bilindiği üzere, Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin Kasım 2024’te seçilip, Ocak 2025’te görevi devralan Başkanı, seçim propagandaları sırasında ve sonrasında da sıkça kullandığı bir slogan “Make America Great Again (Amerikayı Yeniden Büyük Yap)” olmuştur. Bu ifade gerçekte ABD tarafından, ABD’nin önceki dönemlerdeki gücünü kaybetmiş olduğunun bir itirafı olup tekrar eski gücüne dönmesinin amaçladığını beyan etmiş olmaktadır. Bununla beraber şunu da belirtmek gerekir ki; ABD, hala dünyanın en büyük ekonomisi ve askeri gücüne sahip bir ülke durumundadır.

Öte yandan, ABD’nin ve genel olarak Batı dünyasının yükseliş trendinin düşüyor olmasıyla birlikte “gelişmiş ülkeler” olarak da nitelenen bu ülkelerin, II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan düzenden ayrılma yönünde gösterdiği gelişmeler ve eylemler, yirminci yüzyılın ikinci yarısında etkin olan Dünya Düzeninin değişmekte olduğu şeklinde yorumlanır olmuştur. ABD’nin yönlendirdiği gelişmelere bakıldığında ise, ülkenin daha önceleri 19. Yüzyılda etkin olan Monroe Doktrinini kuvvetle takip etme yönünde tercih kullanmakta olduğunu göstermektedir. Ancak söz konusu Doktrinin daha da katı uygulamalarla hayata geçirilmeye çalışıldığı izlenimi edinilmektedir. Öncelikle söz konusu Doktrini incelemek yerinde olacaktır.

Donroe Doktrini

Klasik Monroe Doktrini en kısa haliyle ifade edilmek istenirse; ABD Başkanı James Monroe’nun 2 Aralık 1823’te ilan ettiği “Amerika Amerikalılarındır” anlayışını temel alan dış politika prensibi olarak ifade edilebilmektedir. Bu bağlamda, “Batı Yarımküre”nin (Kuzey ve Güney Amerika’nın) Avrupa müdahalesinden korunması gerektiği şeklinde de özetlenebilir. Bir başka deyişle, Monroe Doktrini; o dönemde Amerika kıtası boyuncu önemli sömürgelere sahip olan Avrupalılara karşı Kuzey Amerika’da vücut bulmakta olan ABD’nin etkinliğini, Amerika dışından etkin olmaya çalışan devletlere karşı bir dik duruş ve kendi hegemonyasını vurgulamak bağlamında ilan edilmiş bir düşünce sistemi olarak betimlenebilir.

ABD’nin 19. Yüzyılda yükselmesinde, etkin olduğu düşünülen “Monroe Doktrini”, ülkenin yeni Başkanının göreve başlamasıyla, ABD’nin ileri derecede benimsediği, ancak daha da genişletilip etkinleştirilerek uygulamaya koyduğu bir yönetim felsefesi durumuna geldiği anlaşılmaktadır. Bu anlayışla, “ABD’nin güncellenmiş güvenlik ve dış politika yaklaşımını” ifade edecek şekilde yeni bir versiyon oluşmakta olduğu da gözlenmektedir. Bu yeni versiyon Doktrin, akademik çevrelerce “Yeni Monroe Doktrini” veya “Monroe Doktrini 2.0”, veyahut “Trump’ın Monroe Doktrini” gibi adlarla anılmakla beraber son olarak (Monroe ve Donald isimlerinden esinlenilerek), kısaca “Donroe Doktrini” olarak da nitelenmeye başlandığı görülmektedir. Bu makalede de bu nitelemenin (daha kolay anlaşılır bulunması nedeniyle) kullanılması tercih edilmiştir.

Kısaca belirtmek istenirse ”Donroe Doktrin”i; Batı Yarımküre”, dolayısıyla Amerika kıtasından başlanmakla birlikte tüm dünyada ABD’nin çıkarlarını korumayı, çıkar merkezli politikaları ön planda tutmayı ve kendi güvenliği ile ekonomik çıkarlarını önceleyerek siyasi ekonomik ve enerji politik menfaatler bağlamında olaylara yön vermeyi amaçladığı şeklinde özetlenebilir. Böylelikle “Batı Yarımküre” orijin alındıktan sonra, ABD çıkarları doğrultusunda tedarik zincirleri ile enerji kaynaklarına ve kritik minerallere odaklanılmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır. Bu bağlamda ABD, tüm bu stratejik konularla ilişkili olarak kontrolü sağlamak ve Çin ile olan rekabetini artırmayı hedeflemektedir şeklinde de yorumlanabilir. 

Enerji Politik Bakış Açısıyla “Donroe Doktrini’ 

Bilindiği üzere, halihazırda “Bilgi Çağı” olarak nitelenen dijitalleşmenin baş döndürücü bir hızla yaşamlarımıza girmekte olduğu bir dönem içinde bulunulduğu artık yadsınamaz bir gerçekliği oluşturmaktadır. Bu çağın belki de en önemli karakteri, enerji yoğun yaşamı ifade ediyor olmasıdır denebilir. Bir başka deyişle, endüstriden kamuya, sivil yaşamdan askeri eylemlere kadar tüm faaliyetlerde enerji ve özellikle de elektrik vazgeçilmezlik ifade etmektedir.

Dolayısıyla elektrik üretimi ve kesintisiz olarak enerji teminini sağlayan enerji kaynaklarına ulaşım, gereklilikten öte zorunluluk ifade ediyor olmaktadır. Bu bağlamda her ne kadar yenilenebilir enerjinin kullanımı ve yenilenebilir enerji kaynakları kapsamında özellikle rüzgâr, güneş vb. gibi kaynaklar öne çıkarılmaya çalışılsa da bu kaynaklar süreklilikle enerji tedarikini tam güçte sağlayamamaktadırlar. Enerji depolama konusunda da gelinen nokta, günümüz sanayinin taleplerini tümüyle karşılayacak mertebeden uzak olması nedeniyle yenilenebilir enerjinin, kesintisiz enerji üretimini sağlayabilen enerji kaynaklarının yerini alamadığı görülmektedir.

Bir başka deyişle süreklilikle elektrik üretimi için konvansiyonel nükleer enerji santrallarının yakıtı olan uranyum ile termik enerji santrallarının vazgeçilmezi olan fosil yakıtların önemi, dünyada artan enerji gereksinimi nedeniyle biteviye artmaktadır. Bu bağlamda günümüzde yapılan gelecek projeksiyonlarda fosil yakıtların çoğunlukla ve önemle yerini korumaya devam ettiği görülmektedir.

Şimdi ABD açısından bakıldığında; “Donroe Doktrini” kapsamında, enerji politikaları bağlamında ABD’nin öncelikle Batı Yarımkürede fosil yakıtlara ve ilaveten uranyuma erişmeyi ve yönlendirmeyi istediği gözlemlenmektedir. Nitekim geçtiğimiz yıl boyunca ABD Başkanı’nın “Batı Yarımküre”de yer alan ülkelere ilişkin atakları olduğu görülmüştür. Bu ülkeler arasında, Kanada, Grönland, Meksika, Venezuela, Kolombiya ve Panama’nın önemle yer aldığı görülmektedir.

Bunlar içinde Panama, dışındaki ülkelerin hepsinin fosil yakıtlar açısından ve/veya enerji sistemleri için vazgeçilmezlik ifade eden mineraller bağlamında hayli zengin oldukları anlaşılmaktadır. Bunlar içinde Kanada’nın petrol ve doğal gazın yanı sıra dünyanın üçüncü büyük uranyum rezervine de sahip olduğunu belirtmek yerinde olacaktır. Panama ise, “Panama Kanalı” nedeniyle önemli bir geçiş ülkesi olup enerji kaynaklarına ilişkin transportun da önemli boyutlarda sağlandığı ülke konumundadır. Bunlardan ayrı olarak Kanada ve Grönland, yakın gelecekte ticari geçişlere açılacağı düşünülen Arktik Yolu üzerinde yer almaktadırlar.

Donroe Doktrini bağlamında Amerika kıtası boyunca görülen ataklarla ABD’nin, hayli kazanımlı şartlara ulaştığı söylenebilir. Bu bağlamda ABD, Meksika’nın doğal gaz talebinin yaklaşık %77’sini karşılar hale gelmiş olup bu bağımlılık Washington’a stratejik bir avantaj sağlamış görünmektedir. Petrol tarafında ise ABD’nin Meksika Körfezi’nde partnerleri aracılığıyla başlattığı büyük sondaj yatırımları uzun vadeli çıkarlarını güçlendirir hale getirmiş olmaktadır.

2025’te ABD’nin Panama’dan en büyük enerji geçiş kazanımının ise, Panama Kanalı üzerinden sıvılaştırılmış petrol gazı (LPG) tankerlerinin Asya’ya yönlendirilmesinde elde ettiği stratejik üstünlük olduğu söylenebilir. Kanalın ABD’den Asya’ya yapılan LPG sevkiyatlarındaki payını %95’in üzerine çıkarak Washington’a küresel enerji ticaretinde kritik bir avantaj sağlamış olduğu görülmektedir.

Venezuela konusunda ise, ABD’nin bu ülkenin Başkanı’na karşı yaptığı doğrudan atakla agresif bir şekilde ülkenin Başkanı’nı almıştır. Venezuela Başkanının değişmesiyle görülmüştür ki; ABD, Venezuela’da kendi petrol şirketleri üzerinden yeniden faaliyet izinlerini almasıyla Venezuela petrolünün çıkarılmasında etkin olarak bu ülkeden petrol ihracatını da başlatmış ve enerji akışını kontrol altında tutmayı da sürdürür olmuştur.

Öte yandan, 2025 yılında ABD, Kanada’dan petrol ve doğal gaz ithalatında gümrük vergilerinin kaldırılmasına yönelik görüşmelerle enerji ticaretinde avantaj sağlarken; Arktik bölgesinde buz kıran gemi yatırımları ve Kuzey Deniz Rotası üzerindeki stratejik varlığını artırarak hem enerji kaynaklarına erişim hem de jeopolitik üstünlük kazanımları elde ettiği görülmektedir.

Yine 2025’te ABD, Grönland ve Danimarka üzerinden enerji kaynaklarına erişim ve Arktik geçişlerde stratejik üstünlük kazanma yönünde önemli adımlar atmış bulunmaktadır. Bu gelişmelerin hem enerji güvenliği hem de jeopolitik rekabet açısından dikkat çekici kazanımları getireceği ifade edilmektedir.

İran Olayları ve Donroe Doktrini

ABD’nin 2025 yılında Batı Yarıküre’de elde ettiği (yukarıda belirtilen) kazanımlarla beraber dünyanın farklı yerlerine, özellikle de enerji politik yaklaşımlarla eylemlere kalkıştığı da görülmüştür. 2026 yılında ise, ABD’nin önemli bir atak bölgesi, belki de en önemlisi İran olmaktadır. Bilindiği üzere İran; en çok kullanılan ve tüm dünya ülkeleri için stratejik önemde olan petrol ve doğal gaz rezervleri açısından dünyanın ilk üçü içinde yer alan bir ülke konumundadır. 

Tüm dünyanın takip ettiği üzere, 28 Şubat 2026’da İran’a yönelik başlayan ataklara (İsrail istemli de olsa) ABD’nin doğrudan müdahil olduğu görülmüştür. Ayrıca, dikkat çeken önemli bir husus İran’ın önemli enerji tesislerinin, yaşanan ataklar sırasında birçok kez hedef alınmış olmasıdır. Bu bağlamda İran’a karşı yürütülen söz konusu müdahalelerde (gösterilen gerekçe ne olursa olsun) enerji politiğin hep ön planda olduğu anlaşılmaktadır.

Gelişen olaylarla birlikte İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla bölgedeki anlaşmazlık yeni bir aşamaya evrilmiş bulunmaktadır. Artık global bağlamda enerji ticareti krizi baş göstermiştir denebilir. Bir başka deyişle, pek çok dünya ülkesi için olaylardan doğrudan etkilenme şartları ortaya çıkmış ve artık enerji arz güvenliği ile ilişkili önemli risklerden bahsedilir olmuştur. Fazla olarak enerji krizinin, savaşın diğer yansımalarının önüne geçmekte olduğu da gözlenmektedir. Burada şunu da belirtmek gerekir ki; tüm bu yaşanan agresif olayların, ABD Başkanı’nın Donroe Doktrin’ine de hayli uygun düştüğü görülmektedir.

Zira, ABD’nin İran’a yıllardır uyguladığı ambargo nedeniyle zaten kendi ticareti ve enerji alım satımı yok mertebesindedir. Ayrıca Hürmüz Boğazı ticaretinin sadece % 2’si doğrudan ABD ile ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Buna karşın özellikle Asya Pasifik ülkelerinin enerji tedariki önemli ölçülerde Körfez Bölgesinden olmaktadır. Bir başka deyişle Körfezin çıkış boğazı olan Hürmüz Boğazı’nın kapanması, ABD dışında pek çok ülkeyi, ABD’ye göre daha çok ilgilendirmektedir. Bu ülkelerin başında da Çin gelmektedir.

Öte yandan Körfez ülkeleri olaylardan fiziksel olduğu kadar ekonomik ve enerji politik olarak da etkilenmektedirler. Bir başka deyişle başlayan sıcak çatışmalar nedeniyle hem hedef haline gelerek vurulmaktadırlar ve hem de tüm ticaretleri ile enerji satışları sekteye uğramaktadır. Bu ülkelerin pek çoğunda petrol ve doğal gaz üretimi durma noktasına gelmiş bulunmaktadır. Zira gemilerle taşınamayan petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG), depolar da dolduğundan enerji ticareti döngüsünü sekteye uğratmış olmaktadır.

Bu ülkeler arasında; İran ile birlikte Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) sayılabilir. Bunlardan Suudi Arabistan ve BAE dışındakilerin başka bir denize kıyıları da bulunmamaktadır (Şekil 1). Bu bakımdan Hürmüz Boğazı son derece önem arz etmektedir.

Körfez Ülkelerinden Suudi Arabistan, ülkesinde var olan Doğu-Batı Boru Hattı ile Körfez bölgesinden Kızıldeniz’e petrolü taşıyabilmekte ve BAE de Fuceyra Boru Hattı üzerinden petrolü Umman Denizine ulaştırabilmektedir (Şekil 1) Ancak, söz konusu bu boru hatlarının kapasitesi dünya ihtiyacına ve Körfez bölgesinin gereksinimine göre yetersiz kalmaktadır.

Şekil 1 Körfez Ülkeleri ve İlgili Boru Hatları

Bütün bu gelişmelerden sonra hemen tahmin edileceği üzere, petrol fiyatları yükselmiş ve ham petrolün varilinin 115 USD’ın üzerine bile çıktığı görülmüştür. Ancak ABD’den gelen bazı ılımlı açıklamalarla petrol fiyatlarının indiği gözlenmişse de ardından yine yükselmelere de şahit olunmuştur. Bölgedeki belirsizlikler nedeniyle petrol ve doğal gaz fiyatlarının stabil olacağını söylemek hayli zor görünmektedir.

Sonuç

Yaşanan tüm bu gelişmelerden sonra ABD’nin enerji politik açıdan Donroe Doktrinini etkinlikle uygulanmakta olduğu söylenebilir. Zira, Donroe Doktrini açıklanırken bahsedilen, enerji politik menfaatler bağlamında olaylara yön verme ve tedarik zincirleri ile enerji kaynaklarına odaklanılarak ABD’nin stratejik kontrolü sağlaması bağlamında sahada gelişmeler yaşandığı görülmektedir. Böylelikle, ABD’nin en önemli rakibi olarak betimlenen Çin’in, önce 2025’te Venezuela’dan Panama Kanalı ile petrol alması denetlenir olmuş, sonra 2026’da da İran’dan ve Körfez bölgesinden hem petrol ve hem de LNG alması önemli ölçüde kontrol altına alınmış olmaktadır. Burada şunu da belirtmek yerinde olur ki; sadece Çin’in de değil, önemli Asya Pasifik ülkelerinin ve Avrupa’nın da enerji arz güvenliğinin kontrolünün ABD tarafından manüple edilebilmesinin mümkün olabileceği anlaşılmaktadır.

Buna karşın, artık “savaş” nitelemesini kullanabileceğimiz bu sıcak çatışmalarda, ABD’nin de, beklentinin üzerinde hasar almış görünmektedir. ABD için insan kaybı fazla değilmiş gibi görünse de mali bilançonun hayli yüksek olduğu gözlenmektedir. Özellikle, bölgeye yaptığı yığınak ve vermek zorunda kaldığı takviyelerin yanı sıra Körfez ülkelerindeki üsleri bağlamında büyük boyutlarda maddi hasar yaşanmış olduğu da bir gerçekliktir. Bu bağlamda Bahreyn, Katar, Kuveyt gibi ülkelerdeki üsleri önemli ölçüde zarar görmüş olup üslerin yenilenmesi için finansal kaynaklara olduğu kadar zamana da ihtiyaç olacağından bahsedilmektedir.

Bunlardan ayrı olarak, ABD’nin müttefiklerini yeterince koruyamadığından da bahsedilir olmuştur. Bu da (tüm diğer maddi kayıplardan fazla olarak) ABD’nin güvenilirliği ve müttefikliği konusunu tartışılır hale getirebilecektir. Birçok ülke şimdiden alternatif yol ve çözümler aramaya başlamıştır bile…

Ayrıca, ABD çıkışlı çok uluslu şirketlerin kâr zarar dengesinin nasıl etkileneceği daha sonra belli olacaktır. Zira, Körfez ülkeleri de dahil olmak üzere dünyanın pek çok yerinde farklı sektörlerde yatırımları olan bu şirketlerin, Hürmüz Boğazı krizinin yansımalarından nasıl etkileneceğini zaman gösterecektir. Şimdilik dünya petrol fiyatlarının ABD içine yansımalarının kendi ülkesi için tahammül edilemez olmaması için savaşa ilişkin olarak (bir seferinde “savaşta ilerleme sağlandı”, bir seferinde de “savaş devam edecek” gibi) çelişkili açıklamalarla petrol fiyatlarının manüple edilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır.

Donroe Doktrini uygulamalarıyla ABD’nin, devasa miktarlara (39 Trilyon USD mertebesine) ulaştığı ifade edilen borçlarını kapatmak için sert gücünü de kullanmaktan kaçınmayarak dünya enerji kaynaklarını kontrol ederek ve petrol fiyatlarını (savaş öncesine göre) hayli yükselterek kapatmaya çalıştığı söylenebilir. Burada önemli konu, olayların nereye varacağı ya da evrileceği olmaktadır. Savaşın büyüme ya da yayılma riski bulunmaktadır. Bütün bu açıklananların uzantısında ve işin sonunda, dünyanın ve ABD’nin varacağı yer ve oluşması beklenen “Yeni Dünya Düzeni”nin nasıl vücut bulacağı önemli olacaktır denebilir.

Afro-Avrasya: Bir Medeniyet Tasavvuru

Neden Afro-Avrasya?

Afro-Avrasya bir anda ortaya çıkmış bir kavram değil; bir tecrübenin, bir arayışın ve bir fark edişin sonucudur. 2016 yılında bu fikrin ilk izlerini sürmeye başladığımda, akış beni Kazakistan’a, Almatı’ya götürdü. Orada düzenlediğimiz kongrede karşılaştığım bir itiraz, aslında bu fikrin doğum anı oldu. Dönemin önemli isimlerinden biri bana şunu söyledi: “Biz Kazaklar taşıyamayacağımız kılıcı belimize bağlamayız. Afrika bize uzak.”

Bu cümle bir sınır çiziyordu. Ama o anda şunu fark ettim: Bu sınırlar doğal değil, kurulmuştu. Ve eğer kurulmuşsa, yeniden kurulabilirdi.

Almatı’da Afrika konuşuldu. Bir temas kuruldu. Ardından Endülüs’e gittiğimde—Malaga’da, Sevilla’da, Granada’da ve Kurtuba Camii’nin içinde oturup düşündüğümde—şunu gördüm: Bu medeniyet aslında zaten vardı. Yüzyıllar boyunca birbirine değmiş, birbirini beslemiş, aynı havzada düşünmüş bir dünyanın parçalarıydık. Bu kopuş, tarihsel bir zorunluluk değil, sonradan üretilmiş bir ayrışmaydı.

Macaristan’da, Balkanlar’da, Türkistan’da, Körfez’de, Cezayir’de ve Tunus’ta aynı hakikatle tekrar karşılaştım: İnsanlar birbirine uzak değil, sadece birbirinden koparılmıştı. Oysa ihtiyaç açıktı—adalet, denge ve birlikte var olma ihtiyacı.

Bugün bize sunulan dünya düzeni bu ihtiyaca cevap vermiyor. Bu nedenle Afro-Avrasya bir tercih değil, bir zorunluluktur. Çünkü bu fikir, yeni bir dünya kurma imkânıdır—ve insanlar buna hazırdır.

Neye Karşı Afro-Avrasya?

Afro-Avrasya, Doğu ile Batı arasında basit bir karşıtlık kurmaz. Onun itirazı, dünyayı keskin sınırlarla parçalayan zihniyetedir. Çünkü bu ayrım, insanlığı anlamak için değil, yönetmek için üretilmiştir.

Rusya’nın bir Orel Oblastında da, Cezayir’in Chlef bölgesinde de aynı gerçeklikle karşılaştım: İnsanların ihtiyaçları ortaktır. Adaletle yönetilmek, insanca yaşamak, temel hizmetlere erişmek… Ancak mevcut sistemler bu ihtiyaçlara merkezden bakmaz; çevreyi ihmal eder.

Afro-Avrasya bu nedenle bir cephe değil, bir düzeltme hareketidir. Merkezden çevreye değil, çevreden merkeze doğru kurulacak bir düzen arayışıdır. Amaç, parçalanmış coğrafyaları tek bir ideoloji altında toplamak değil; ortak ihtiyaçlar üzerinden adil bir denge kurmaktır.

Bu yaklaşım, Batı’nın ürettiği bilgi ve kurumsal birikimi reddetmez; fakat onu mutlaklaştırmaz. Doğu’nun birikimini romantize etmez; fakat onu görünmez de kılmaz. Mesele karşı olmak değil, daha adil bir dünya kurmaktır.

Medeniyet Temeli

Afro-Avrasya’nın taşıyıcı kolonları tesadüf değildir. Bu medeniyet dairesi, İslam’ın kurucu ilkeleri, Türklerin taşıyıcı gücü ve Osmanlı’nın kurumsal aklı üzerinde yükselir. Çünkü bu üçlü, yalnızca bir tarih değil, aynı zamanda bir tecrübe birikimidir.

Türkiye bu tecrübenin merkezinde duran bir ülkedir. Bu topraklarda doğmuş biri olarak şunu açıkça söyleyebilirim: Türkiye, en doğudaki Avrupalı, en batıdaki Asyalı ve en kuzeydeki Afrikalı ülkedir. Bu, coğrafi bir tesadüf değil; yüzyıllar boyunca oluşmuş bir medeniyet bileşimidir.

İstanbul’dan bakıldığında bu gerçek daha da somutlaşır. Birkaç saatlik uçuş mesafesinde Afrika’nın kalbine, Asya’nın derinliklerine ve Avrupa’nın merkezine ulaşmak mümkündür. Bu yalnızca bir ulaşım meselesi değil; bir erişim ve etkileşim kapasitesidir.

Bu nedenle Afro-Avrasya’yı kuracak özne dışarıdan ithal edilemez. Bu fikri taşıyacak olanlar, bu coğrafyanın hafızasını ve kodlarını içinde barındıranlardır. Çünkü bu medeniyet, bilgiyle değil, tecrübe ile kurulur.

Coğrafi Alan

Afro-Avrasya’nın sınırları klasik anlamda çizilebilir değildir. Bu alan, keskin çizgilerle değil, tarihsel etkileşimlerle belirlenir. Bu nedenle Afro-Avrasya kapalı bir coğrafya değil; katmanlı ve genişleyen bir medeniyet alanıdır.

Bu alanın merkezinde Türkiye ve yakın çevresi yer alır. Onu, Osmanlı mirasının ve Türk dünyasının uzandığı geniş hat takip eder. Daha geniş halkada ise İslam coğrafyasının oluşturduğu büyük etkileşim alanı bulunur.

Bu halkalar birbirinden kopuk değil, birbirini besleyen katmanlardır. Afro-Avrasya’yı anlamak için sınır çizmek değil, ilişki kurmak gerekir.

Dolayısıyla bu yapı dışlayıcı değil, bağlayıcıdır. Bazı ülkeler bu alanın doğrudan parçası olurken, bazıları etki alanında yer alır. Belirleyici olan coğrafya değil; tarihsel temas, kültürel etkileşim ve ortak hafızadır.

Gelecek Vizyonu

Afro-Avrasya’nın nihai hedefi, krizlerin yönetildiği değil, krizlerin ortadan kaldırıldığı bir düzen kurmaktır. Bugün sürekli yeniden üretilen coğrafi ve siyasal çatışmalar, bu medeniyet dairesinde yerini dengeye ve istikrara bırakacaktır.

Bu yeni düzenin temeli adalettir. Kaynakların belirli merkezlerde birikmesi yerine, dengeli ve şeffaf bir dağılım sağlanacaktır. Bu, zorlayıcı ideolojilerle değil; denetlenebilir ve erişilebilir bir sistemle mümkün olacaktır.

Afro-Avrasya, merkezi bir tahakküm üretmez; ancak koordinasyon sağlayan bir üst yapı kurar. Ortak bir yargı mekanizması, temel hakları güvence altına alırken; yerel baskı alanlarını sınırlandırır.

Güvenlik anlayışı parçalı değil bütüncül olacaktır. Eğitim ve sağlık gibi temel hizmetler herkes için erişilebilir hâle gelecektir.

Bu model ne katı bir kapitalizmi ne de zorlayıcı bir eşitlik anlayışını esas alır. Bunun yerine, adaletin doğal olarak talep edildiği ve dengenin kendiliğinden kurulduğu bir yapı hedeflenir.

Çünkü mesele yalnızca yeni bir sistem kurmak değil; insanın daha adil, daha dengeli ve daha huzurlu bir dünyada yaşayabilmesini sağlamaktır.

Son Söz

Afro-Avrasya bir coğrafya değil, bir çağrıdır.

Bir iddia değil, bir sorumluluktur.

Ve belki de en önemlisi:

Henüz tamamlanmamış bir medeniyetin yeniden hatırlanmasıdır.

Yazar Hakkında

Doç. Dr. Hakan Arıdemir, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Uluslararası Hukuk, Bölgesel Deniz Jeopolitiği meseleleri ve Uluslararası Deniz Hukuku alanında çalışmalarını sürdürmektedir. Afro-Avrasya Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucu başkanıdır. Ulusal ve uluslararası düzeyde birçok akademik projeye, çalıştaya ve yayın faaliyetine öncülük etmektedir. Türkiye’nin Afro-Avrasya vizyonu ve Türk dünyası stratejileri üzerine derinlemesine analizler üretmektedir.

Fırat EDAŞ Ekibi, Elazığ’daki Deprem Tatbikatında Sahadaydı

Doğu Anadolu’da elektrik dağıtım hizmeti sunan Fırat Elektrik Dağıtım A.Ş. (Fırat EDAŞ), afetlere hazırlık çalışmalarını sahada güçlendirmeye devam ediyor. Şirketin AFAD tarafından akredite edilen arama kurtarma ekibi, Elazığ AFAD yerleşkesinde gerçekleştirilen deprem tatbikatına katılarak operasyonel kabiliyetlerini test etti.

1-7 Mart Deprem Haftası kapsamında düzenlenen tatbikatta, olası bir deprem senaryosu üzerinden arama kurtarma faaliyetleri, olay yeri yönetimi ve ekipler arası koordinasyon süreçleri uygulamalı olarak denendi. Tatbikata Elazığ, Malatya, Bingöl ve Tunceli’den gönüllü çalışanlardan oluşan 29 kişilik Fırat EDAŞ Arama Kurtarma Ekibi de tam donanımlı ekipmanlarıyla katıldı.

Tatbikat boyunca ekipler; olay yerine hızlı intikal, enkaz altında kalan kişilerin tespiti, güvenli kurtarma operasyonlarının yürütülmesi ve ilk müdahale süreçlerini sahada uygulayarak senaryoya uygun müdahalelerde bulundu.

AFAD tarafından akredite edilen ekip, düzenli eğitim programları ve tatbikatlarla afetlere müdahale kapasitesini artırmayı hedefliyor. Fırat EDAŞ ise enerji altyapısının kesintisiz ve güvenli şekilde sürdürülebilmesi için çalışmalarını sürdürürken, faaliyet gösterdiği bölgelerde toplumun afetlere karşı dayanıklılığını artırmaya yönelik hazırlık çalışmalarına da destek vermeyi sürdürüyor.

22 Ülkeden 25 Öncü Kuruluştan “2050’ye Kadar Kapasiteyi 3 Kat Artırın” Çağrısı

Paris, 2026 – Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 22 ülkeden 25 ulusal ve uluslararası nükleer enerji derneği, Paris’te düzenlenen Küresel Nükleer Enerji Zirvesi’nde, 2050 yılına kadar nükleer kapasitenin üç kat artırılması hedefini destekleyen tarihi bir ortak bildiriyi imzaladı.

Fransa’nın ev sahipliğinde ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) himayelerinde gerçekleşen zirvede, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve IAEA Genel Direktörü Rafael Grossi açılış konuşmalarını gerçekleştirdi. Zirvede yayımlanan bildiride, nükleer enerjinin sürdürülebilir, güvenli ve dayanıklı enerji sistemlerinin ayrılmaz bir parçası olduğu vurgulandı.

Fransız Nükleer Enerji Endüstrisi Grubu (GIFEN) liderliğinde başlatılan bu girişim; Avrupa, Asya ve Amerika’dan sektörün önde gelen kuruluşlarını tek çatı altında topladı. Küresel enerji talebinin hızla arttığı ve iklim krizinin etkilerinin derinleştiği günümüzde, nükleer enerjinin düşük karbonlu enerji dönüşümündeki kritik rolü bir kez daha teyit edildi.

Nükleer Enerji: Ekonomik Kalkınma ve Egemenliğin Anahtarı

Nükleer Sanayi Derneği Başkanı Alikaan Çiftçi, bildirinin önemini şöyle özetledi:
“Bu ortak bildiri, nükleer enerjinin ekonomik kalkınma ve enerji egemenliği açısından oynadığı stratejik rolü yeniden ortaya koyuyor. Sektör temsilcileri olarak, 2050’ye kadar küresel nükleer kapasitenin üç kat artırılması hedefini desteklediğimizi ilan ediyoruz. Güvenilir ve temiz enerji kaynaklarına erişim; ekonomik kalkınma, sanayi rekabetçiliği ve enerji bağımsızlığı için temel bir ön koşuldur. Nükleer enerji, elektrik fiyatlarının istikrarını sağlar, enerji egemenliğini güçlendirir ve değer zinciri boyunca yüksek nitelikli istihdam yaratır.”

Çiftçi, nükleer enerjinin yalnızca enerji güvenliği açısından değil, sanayi ekosisteminin gelişimi ve inovasyon açısından da kritik öneme sahip olduğunu belirtti. “Büyük ölçekli reaktörlerin yanı sıra SMR (Küçük Modüler Reaktörler) ve AMR (Gelişmiş Modüler Reaktörler) teknolojileri, enerji sistemlerine esneklik kazandırıyor ve yerel ihtiyaçlara uygun çözümler sunuyor. Ayrıca nükleer enerji, düşük karbonlu hidrojen üretimi, endüstriyel ısıtma, deniz suyunun tuzdan arıtılması ve nükleer tıp gibi alanlarda da yeni fırsatlar sağlıyor.” dedi.

Küresel Talep Artıyor

GIFEN Başkanı Xavier Ursat ise: “Bu ortak bildiri ile küresel nükleer endüstrisi, ülkelerin enerji ve ekonomik egemenliğine katkıda bulunma ve iklim eylemini destekleme taahhüdünü bir kez daha teyit ediyor. Düşük karbonlu elektriğe olan talep dünya genelinde artıyor ve nükleer enerji geleceğin enerjisi olarak öne çıkıyor.” ifadelerini kullandı.

Zirvede liderler, nükleer programların güvenli ve sürdürülebilir şekilde büyümesi için eğitim, beceri geliştirme ve operasyonel mükemmeliyete yatırım yapılmasının yanı sıra yüksek sermaye gereksinimi için öngörülebilir finansman çerçevelerinin oluşturulmasının önemini vurguladı.

Bildiriye İmza Koyan Kuruluşlar

GIFEN (Fransa), Nükleer Sanayi Derneği (Türkiye), NIA (Birleşik Krallık), Belgian Nuclear Forum (Belçika), FinNuclear (Finlandiya), AIN (İtalya), IGEOS Nuclear (Polonya), ABDAN (Brezilya), OCNI (Kanada), CNA (Kanada), SAF et NSS (Slovenya), Nucleair Nederland (Hollanda), UNF (Ukrayna), BulAtom (Bulgaristan), Swiss NuklearForum (İsviçre), KAIF (Güney Kore), Foro Nuclear (İspanya), JAIF (Japonya), FICCI (Hindistan), ROMATOM (Romanya), NNA (Norveç), NuclearSweden (İsveç), CNEA (Çin), Nucleareurope (Avrupa Nükleer Endüstri Birliği) ve World Nuclear Association (Dünya Nükleer Birliği).

Bu tarihi iş birliği, küresel nükleer enerji sektörünün önümüzdeki yıllarda düşük karbonlu enerji geçişinde öncü rol oynayacağını bir kez daha gözler önüne serdi.

AB’den Türkiye’ye Sanayi Entegrasyonunu Güçlendiren Adım

Avrupa Birliği’nin sanayi rekabetini güçlendirmek amacıyla hazırladığı Sanayi Hızlandırma Yasası (Industrial Accelerator Act – IAA), Türkiye otomotiv tedarik sanayisi için stratejik bir fırsat yaratıyor. Avrupa Komisyonu tarafından açıklanan taslak düzenleme, Gümrük Birliği kapsamında Türkiye’de üretilen ürünlerin de belirli koşullar altında “Made in EU” kapsamında değerlendirilebilmesine olanak tanıyacak bir çerçeve ortaya koyuyor.

Söz konusu düzenleme, yaklaşık otuz yıldır süren Türkiye–AB sanayi entegrasyonunun yeni bir aşamaya taşınabileceği şeklinde yorumlanıyor. Özellikle otomotiv tedarik sanayisi açısından Avrupa değer zincirine daha güçlü bir şekilde dahil olma ihtimali sektör temsilcileri tarafından önemli bir gelişme olarak görülüyor.

TAYSAD Yönetim Kurulu Başkanı Yakup Birinci, düzenlemenin uzun süredir gündemde olan bir beklentiyi karşılayabileceğini belirterek, Türkiye’nin Avrupa otomotiv ekosistemindeki rolüne dikkat çekti. Birinci’ye göre Türkiye, yalnızca bir tedarikçi ülke değil, aynı zamanda Avrupa üretim ağının önemli bir parçası konumunda.

Türkiye’de faaliyet gösteren otomotiv tedarikçileri; güçlü üretim altyapısı, mühendislik kabiliyeti ve entegre üretim modeli sayesinde Avrupa’daki ana sanayi ile yakın bir iş birliği içerisinde çalışıyor. Bu durum, tedarik güvenliği açısından Türkiye’yi Avrupa için stratejik bir ortak haline getiriyor.

Küresel tedarik zincirlerinin yeniden şekillendiği bir dönemde gündeme gelen bu düzenleme, hem Türkiye’deki üreticiler hem de Avrupa’daki otomotiv üreticileri için karşılıklı fayda sağlayabilecek bir model olarak değerlendiriliyor.

Sektör temsilcileri, düzenlemenin yürürlüğe girmesi halinde Türkiye’de üretilen otomotiv parçalarının Avrupa üretim ağlarında daha güçlü bir konum elde edebileceğini ve tedarik zincirlerinde yeni fırsatlar doğurabileceğini ifade ediyor.

TAYSAD ise sürecin yasal ve teknik detaylarını yakından takip ederek üyelerinin Avrupa ile bütünleşmiş üretim yapısını güçlendirecek adımların sürdürülmesi için çalışmalarını devam ettirmeyi planlıyor.

Rönesans GYO’dan 212 Milyon Euro’luk Operasyonel Gelir

Türkiye’nin önde gelen ticari gayrimenkul yatırımcılarından Rönesans Gayrimenkul Yatırım (RGY), 2025 yılını güçlü finansal sonuçlarla tamamladı. Şirket, düzeltilmiş net operasyonel gelirini bir önceki yıla göre yüzde 37 artırarak 212 milyon Euro’ya yükseltti.

Yıl içinde İzmir Optimum ve Ankara Optimum Outlet’in hisselerinin tamamının portföye dahil edilmesi, bilançoya 22,4 milyon Euro ek operasyonel katkı sağladı. Böylece şirketin gelir tabanı daha da güçlendi.

3,6 Milyar Euro’luk Aktif Büyüklük

RGY’nin 2025 itibarıyla brüt aktif değeri 3,6 milyar Euro’ya, net aktif değeri ise 3,1 milyar Euro’ya ulaştı. Net borç/FAVÖK oranı 2,5’e gerilerken, faiz karşılama oranı 6,4 seviyesinde gerçekleşti. Bu göstergeler şirketin finansal dayanıklılığını teyit etti.

Yönetim Kurulu Başkanı İpek Ilıcak Kayaalp, yıllık 150 milyon Euro’nun üzerindeki serbest nakit akışının büyüme ve temettü kapasitesini desteklediğini vurguladı. Şirket 2025 itibarıyla temettü dağıtımına da başladı.

Yüzde 99,2 Doluluk Oranı

RGY, 12 alışveriş merkezi ve 4 ofis binasından oluşan portföyünde yüzde 99,2 doluluk oranına ulaştı. 2025’te toplam 114 milyon ziyaretçi ağırlayan şirket, kiracı cirolarında yıllık ortalama yüzde 38,2 artış yakalayarak hem enflasyonun hem sektör ortalamasının üzerinde performans sergiledi.

Ciro ve TÜFE’ye endeksli dinamik kira modeli, reel gelir artışını destekleyen temel unsur oldu.

Yeni Projeler ve Sürdürülebilirlik Vurgusu

Maltepe Park projesinde konutların yüzde 18’i satılırken, projede 32 bin metrekarelik A+ ofis alanı yer alacak. Antalya Konyaaltı ve İstanbul Ümraniye’deki arsalar ise uygun piyasa koşullarında geliştirilmek üzere hazır bulunuyor.

Şirket, 2030 yılına kadar portföyünün tamamında yenilenebilir elektrik kullanımını hedefliyor. 2026 yılı ise “Su Yılı” ilan edilerek su verimliliği yatırımlarına odaklanılacak.

RGY yönetimi, 2026’da da enflasyona endeksli kira yapısı ve güçlü bilanço sayesinde operasyonel performansın korunmasını ve sürdürülebilir büyümenin devamını öngörüyor.

Enerji Diplomasisinin Sınavı ve Hürmüz’ün Gölgesinde Küresel Petrol Arzı

İran’da Ayetullah Ali Hamaney’in ölümü, ilk bakışta bir liderlik değişimi gibi okunabilir. Oysa denklemin asıl ağırlık merkezi Tahran’daki iktidar dengelerinden çok daha ötede, küresel enerji piyasalarının kalbinde yer alıyor. Çünkü petrol piyasası liderleri değil, arz güvenliğini ve lojistik sürekliliği fiyatlamaktadır. Bugün dünyada petrolün yönünü belirleyen soru “İran’ı kim yönetecek?” değil, “Hürmüz Boğazı güvenli mi?” sorusudur.

LİDERLİK DEĞİŞİMİ VE ARZ GÜVENLİĞİ

Enerji piyasaları kriz anlarında iki ayrı refleks üretir. İlki, gerçekten petrol üretimi veya ihracatı kesildi mi sorusudur. İkincisi ise çoğu zaman daha etkili olanı yani risk algısıdır. Bugün varil başına eklenen bu prim, fiziksel kesintiden daha baskın bir piyasa aktörüdür. İran’dan çıkan bir varilin fiilen kaybolmasından önce, Körfez’den çıkan her varilin riskli hale gelmesi fiyatlara yansımaktadır.

DÜNYANIN EN KRİTİK BOĞUM NOKTASI HÜRMÜZ

Hürmüz Boğazı, dünyanın en kritik enerji boğum noktası (chokepoint) olması hasebiyle yalnızca coğrafi bir geçit değil, aynı zamanda siyasi bir kaldıraçtır. Boğazın “resmen kapatılması” bile gerekmez ve geçişin pahalılaşması, sigorta maliyetlerinin artması, armatörlerin tereddüt etmesi bile fiilî bir kapanma etkisi yaratır. Enerji piyasası için bu durum son derece nettir. Gemiler geçmekte tereddüt ediyorsa, petrol fiyatı yukarı gider.

TEK ÜLKE RİSKİNDEN KÜRESEL SEVKİYAT KRİZİNE

Bu noktada İran’ın attığı her adım, sadece kendi ihracatını değil, Körfez’den çıkan tüm petrol ve gaz akışını ilgilendirir. Mesele sadece İran petrolü değildir. Suudi Arabistan’dan Irak’a, Birleşik Arap Emirlikleri’nden Katar’a kadar uzanan geniş bir enerji hattının güvenliği tartışma konusudur. Bu yüzden yaşanan kriz, “tek ülke riski” olmaktan çıkmış, küresel sevkiyat düzeni krizine dönüşmüştür.

Petrol fiyatlarındaki yükseliş de bu çerçevede okunmalıdır. Fiyatlar yanlız bugünü değil, belirsizliğin süresini satın alır. Eğer Hürmüz’deki gerginlik kısa sürede yatışırsa, piyasa bu yükselişi sindirebilir. Ancak risk algısı kalıcı hale gelirse, fiyatlar da kalıcı bir üst banda yerleşir. Bu, yalnız petrol ithalatçısı ülkeler için değil, küresel ekonomi için de enflasyonist bir baskı anlamına gelir.

OPEC ülkelerinin üretim artırma yönündeki mesajları bu noktada bir “psikolojik fren” işlevi görür. Piyasaya, “arz tarafı tamamen kontrolsüz değil” mesajı verilir. Hürmüz gibi bir boğazda güvenlik sorunu yaşanıyorsa, yüzbinlerce varillik üretim artışları sorunu kökten çözmez. Risk, varil sayısından çok taşıma güvenliği ile ilgilidir.

DOĞALGAZ PİYASASINDA DOMİNO ETKİSİ

Bu krizin bir diğer boyutu ise doğalgaz ve LNG cephesidir. Körfez çıkışlı gaz akışında yaşanacak her yavaşlama, yalnız Asya piyasalarını değil, Avrupa ve Akdeniz havzasını da etkiler. Gaz fiyatları yükseldiğinde, enerji sepetinin tamamı pahalanır ve bu da sanayiden ulaştırmaya kadar geniş bir alanda maliyet baskısı yaratır. Petrol, bu zincirin ilk halkasıdır ama tek başına değildir.

TÜRKİYE’NİN ENERJİ ARZ GÜVENLİĞİ STRATEJİSİ

Türkiye açısından tabloyu net okumak gerekir. Türkiye bir enerji üreticisi değil, net bir enerji ithalatçısıdır. Dolayısıyla petrol fiyatlarındaki her kalıcı artış, ithalat faturasını büyütür, enflasyon baskısını artırır. Akaryakıt, lojistik ve sanayi girdileri üzerinden bu etki kaçınılmaz biçimde iç piyasaya yansır.

Doğalgaz tarafında ise dosya artık sadece ticari değildir. İran-Türkiye hattı, vadesi yaklaşan uzun dönemli kontratlar, alternatif kaynaklar ve ikame kapasitesi, doğrudan enerji güvenliği başlığı altında değerlendirilmek zorundadır. Türkiye’nin son yıllarda FSRU (Yüzer Depolama ve Gazlaştırma) yatırımlarıyla LNG altyapısını tahkim etmesi ve depolama kapasitesini artırması, farklı tedarik kanallarını devreye alması bu yüzden stratejik önemdedir. Bu, bir tercih değil, kriz dönemlerinde hayati bir zorunluluktur.

Sonuç olarak Hamaney sonrası İran’da nasıl bir yönetim oluşacağı elbette önemlidir. Ancak petrol piyasası kısa vadede bu soruya değil, Hürmüz’deki tabloya bakmaktadır. Enerji fiyatları ideolojik tartışmalarla değil, geçiş güvenliğiyle şekillenir. Bugün piyasaların verdiği mesaj açıktır: Hürmüz güvenliyse fiyat artışı yönetilebilir, Hürmüz güvensizse dünya enerji enflasyonunu ithal eder.

Türkiye için doğru yaklaşım da tam burada başlar. Taraf olmak değil, riskleri doğru okumak, slogan üretmek değil, arz güvenliğini garanti altına almak. Enerji diplomasisi, böylesi dönemlerde sessiz ama kararlı yürütülmesi gereken bir devlet işidir.

Savunma sanayine yüksek katma değerli üretim

Türkiye’de madenden son ürüne kadar üretim yapabilen tek entegre tesis konumundaki Eti Alüminyum, Konya Seydişehir’de kurduğu yeni haddehane ve dökümhane yatırımıyla yassı alüminyumda dışa bağımlılığı azaltmaya hazırlanıyor.

Toplam 400 milyon dolarlık yatırımla hayata geçirilen tesisin 2027’nin ilk çeyreğinde üretime başlaması planlanıyor. Şirket, bu adımla yıllık yaklaşık 600 milyon dolarlık ithalatın önüne geçmeyi hedefliyor.

Savunma Sanayine Yerli Güç

Türkiye’nin tek birincil alüminyum üreticisi olan şirket, yeni yatırımla birlikte savunma sanayinden yüksek nitelikli endüstriyel uygulamalara kadar geniş bir kullanım alanında daha stratejik ürünler üretebilecek. Haddehanede hem sıcak hem de soğuk hadde ürünleri üretilecek; tesisi besleyecek yeni dökümhane de aynı yatırım paketi içinde yer alıyor.

Eti Alüminyum Genel Müdürü Mehmet Arkan, alüminyumun artık yalnızca bir sanayi girdisi değil, savunmadan enerjiye ve yeşil dönüşüme kadar birçok alanın temel yapı taşı haline geldiğini belirterek, yatırımların yüksek katma değerli üretim hedefinin bir parçası olduğunu vurguladı.

Kapasite 250 Bin Tona Çıkabilecek

1.700 kişiye istihdam sağlayan şirket, 53 yıllık bilgi birikimiyle büyümesini sürdürüyor. 2005’ten bu yana Cengiz Holding çatısı altında faaliyet gösteren Eti Alüminyum, son 21 yılda Konya’ya önemli yatırımlar gerçekleştirdi.

Yeni haddehane ilk etapta 100 bin ton kapasiteyle çalışacak. İlerleyen süreçte bu kapasitenin 250 bin tona çıkarılması planlanıyor. Böylece yassı alüminyum ürünlerinde ithalat bağımlılığının ciddi ölçüde azaltılması hedefleniyor.

İnce Hidratta İhracat Hamlesi

Şirket, yalnızca yassı ürünlerde değil, ara girdilerde de kapasite artışına gidiyor. Kablo üretimi için kritik öneme sahip ince hidrat üretiminde kapasitenin 10 bin tondan 35 bin tona çıkarılması planlanıyor. Türkiye’nin yıllık 25 bin tonluk ihtiyacının üzerinde bir üretimle ihracat kapısının açılması amaçlanıyor.

Lityumda Patentli Model

Eti Alüminyum’un Ar-Ge çalışmaları da dikkat çekiyor. Şirket, boksit madeninden lityum karbonat üretimi konusunda dünyada ilk çalışmaları gerçekleştiren firmalar arasında yer alıyor. Üretim sonrası ortaya çıkan materyalleri döngüsel ekonomi yaklaşımıyla değerlendiren şirket, lityum karbonat üretimi için patent alarak bu alandaki iddiasını tescilledi.

Seydişehir’de yükselen yeni yatırım, yalnızca bir sanayi tesisi değil; yerli üretim, stratejik bağımsızlık ve yüksek katma değerli sanayi vizyonunun somut bir adımı olarak konumlanıyor.

Yerli Mühendislikten Doğan Elektrikli Mobilite

Türkiye otomotiv sanayisinin köklü üretim şirketlerinden Karel Kalıp, tamamen yerli elektrikli mikromobilite markası Karea ile yeni bir dönemin kapısını aralıyor. Mart ayında seri üretime geçecek ilk model, lansmanla birlikte satışa sunulacak. Şirket, lansmana günler kala aracın ilk görsellerini kamuoyuyla paylaşarak heyecanı artırdı.

Karea’nın ilk modeli, mevcut bir segmentin devamı olarak değil, şehir içi ulaşımın güncel ihtiyaçlarına göre kurgulanmış yeni bir sınıfın temsilcisi olarak konumlandırılıyor. Şehirli kullanıcının pratiklik, ekonomik kullanım, kompakt tasarım ve teknolojik donanım beklentileri doğrultusunda geliştirilen araç; mikro ölçekte mobilite çözümlerine yerli bir alternatif sunmayı hedefliyor.

Martta seri üretim, lansmanla eş zamanlı satış

Ocak ayında deneme üretimi gerçekleştirilen model, mart itibarıyla yerli seri üretime geçecek. Lansmanla birlikte satış süreci de başlatılacak. Uzun soluklu Ar-Ge çalışmaları, prototip testleri ve mühendislik optimizasyonlarının ardından geliştirilen araçta, dijital tasarım simülasyonları ve dayanım analizleriyle seri üretime uygunluk süreci tamamlandı.

Karel Kalıp’ın kalıp ve malzeme mühendisliğindeki onlarca yıllık birikimi; gövde tasarımından batarya yerleşimine, şasi mimarisinden üretim verimliliğine kadar projenin her aşamasına entegre edildi. Böylece Karea, yalnızca yerli üretim değil, aynı zamanda yerli mühendislik kapasitesinin de somut bir ürünü olarak yollara çıkmaya hazırlanıyor.

Kalıp üretiminden mobilite markasına

1994 yılından bu yana faaliyet gösteren Karel Kalıp, otomotiv sektöründe orta ve büyük boy plastik parça kalıplarında Türkiye’nin ilk üç üreticisi arasında yer alıyor. Tampon ve torpido kalıplarında lider konumda bulunan şirket, Avrupa’da ise ilk beş büyük kalıp üreticisi arasında gösteriliyor.

Karmaşık plastik enjeksiyon ve SMC kalıplarında uzmanlaşan şirket; tasarım, mühendislik, imalat, try-out ve ön seri üretim süreçlerini tek çatı altında yönetebilen ender firmalardan biri olarak dikkat çekiyor. Bu üretim gücü ve mühendislik altyapısı, Karea markasının geliştirme sürecine doğrudan yansıdı.

Elektrikli mikromobilite alanına iddialı bir giriş yapan Karea, şehir içi ulaşımda ekonomik ve yerli bir alternatif oluşturmayı hedeflerken, Türkiye otomotiv sanayisinin dönüşüm sürecinde yeni bir oyuncu olarak konumlanıyor.

Afganistan–Pakistan Çatışması: Sömürge Döneminde Çizilen Sınırların Güncel Yansımaları

Afganistan–Pakistan sınırında son dönemde tırmanan çatışmalar ve Pakistanlı yetkililerin “açık savaş” söylemi, yüzeyde iki komşu devlet arasındaki güvenlik krizini yansıtsa da daha derin bir jeopolitik arka plana işaret etmektedir. Bu kriz, 19. ve 20. yüzyılda Afro-Avrasya coğrafyasını şekillendiren sömürge döneminde çizilen sınırların günümüzdeki yansımalarından biri olarak okunmalıdır. Durand Hattı’nın tarihsel mirası, Sykes–Picot düzeni ve Berlin Konferansı sonrası Afrika sınırları ile değerlendirildiğinde, Afganistan–Pakistan gerilimi yalnızca yerel bir güvenlik sorunu değil; Afro-Avrasya’nın güney hattında uzun süredir devam eden güvenlik sorunlarının ve siyasi istikrarsızlıkların bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır.

Durand Hattı, 1893 yılında Britanya Hindistanı ile Afgan Emirliği arasında Rus yayılmasına karşı bir tampon sınır oluşturma amacıyla çizilmiş, Peştun ve Beluç kabile coğrafyasını ikiye bölmüştür. Bu sınırın Afganistan’da hiçbir zaman tam meşruiyet kazanamaması, Afganistan–Pakistan ilişkilerinin kronik güvensizlik zeminini oluşturmuştur. Ortadoğu’da Sykes–Picot düzeni ise 1916’da Britanya ve Fransa arasında yapılan gizli anlaşmayla Osmanlı sonrası coğrafyanın nüfuz alanlarına bölünmesini öngörmüş; doğrudan bugünkü sınırları çizmemiş olsa da Irak, Suriye ve Levant coğrafyasındaki devlet oluşumlarının zihinsel ve jeopolitik temelini atmıştır. Berlin Konferansı (1884–85) ise Afrika kıtasının Avrupa güçleri arasında paylaşımını düzenleyen bir çerçeve sunmuş, sahadaki etnik ve tarihsel yapıları dikkate almadan çizilen sınırlar Afrika’da zayıf devlet yapıları ve iç çatışmaların tarihsel temelini oluşturmuştur. Bu üç düzenleme farklı bölgelerde ortaya çıkmış olsa da aynı stratejik mantığı paylaşmış; büyük güç rekabeti doğrultusunda yerel toplumsal dokudan kopuk biçimde çizilen sınırlar Afro-Avrasya’nın güney kuşağında kimlik–devlet uyumsuzluğu ve kronik güvenlik kırılganlığı üretmiştir.

Ortadoğu’da Sykes–Picot mirası yalnızca Irak ve Suriye’de devlet otoritesinin parçalanması veya Kürt meselesinin bölgesel boyut kazanmasıyla sınırlı değildir. Arap dünyasında ulus-devlet kimliğinin inşasında yaşanan zorluklar, Kürt toplumunun farklı devletler içinde parçalı varlığı, Türkmen/Türk topluluklarının sınır aşan kimlik sorunları ve mezhepsel fay hatlarının siyasal rekabete dönüşmesi gibi çok katmanlı bir kimlik–devlet uyumsuzluğu söz konusudur. Irak’ta Arap–Kürt–Türkmen dengesi, Suriye’de Arap kimliği ile etnik ve mezhepsel çeşitlilik arasındaki gerilim, Lübnan’da mezhep temelli siyasi sistemin kırılganlığı ve Yemen’de kabilesel bölünmüşlük, modern devlet sınırlarının toplumsal çeşitlilikle tam uyumlu bir siyasal çerçeve üretemediğini göstermektedir.

Bu tablo Afrika’daki Berlin mirasıyla birleştiğinde Sahel’den Levant’a uzanan kesintisiz bir kırılganlık kuşağı ortaya çıkmaktadır. Sahel hattında Fildişi Sahili’nden Sudan’a kadar yaklaşık 4.000 kilometre boyunca uzanan ve 400 milyona yakın nüfusu etkileyen güvenlik sorunları, Berlin sonrası sınırların zayıf devlet yapılarıyla birleşmesinin güncel bir yansımasıdır. Mali, Nijer ve Burkina Faso’daki devlet kırılganlığı, Sudan–Güney Sudan ayrışması ve Sudan iç savaşı, Etiyopya’daki etnik federalizm tartışmaları ve Somali’deki kronik devlet inşası sorunu, Afrika’da cetvelle çizilmiş sınırların ürettiği kimlik ve otorite krizinin farklı tezahürleri olarak öne çıkmaktadır. Bu durum Ortadoğu’daki çok katmanlı kimlik gerilimleriyle birlikte değerlendirildiğinde Sahel’den Mezopotamya’ya uzanan geniş bir coğrafyada modern devlet sınırlarının toplumsal gerçekliklerle uyumsuzluğunun güvenlik krizlerini beslediğini göstermektedir.

Afganistan–Pakistan çatışması bu kırılganlık kuşağının doğu ucunda yer alan en görünür halkalardan biridir. Pakistan’ın TTP (Pakistan Talibanı) unsurlarının Afganistan’da barındığı yönündeki suçlamaları, Taliban yönetiminin egemenlik vurgusu ve sınır ötesi operasyonlar, Durand mirasının güncel güvenlik dinamiklerine dönüşmesini ortaya koymaktadır. Bu gerilim yalnızca iki komşu devlet arasındaki sınır ihtilafı değil; sömürge dönemi sınırlarının hibrit çatışmalar, radikal ağlar ve göç hareketleri üzerinden modern güvenlik sorunlarına dönüşmesinin tipik bir örneğidir.

Bununla birlikte söz konusu kırılganlık kuşağının ortaya çıkışı, modern ulus-devlet modelinin varlığından ziyade sömürge döneminde çizilen sınırların yerel toplumsal gerçekliklerle tam uyumlu olmamasının bir sonucudur. Bu durum ulus-devletlerin meşruiyetini ortadan kaldırmamakta; aksine bu devletlerin tarihsel sınır mirasıyla baş etme, kapsayıcı siyasal yapılar geliştirme ve çok katmanlı kimlikleri yönetme kapasitesini kritik hale getirmektedir. Afganistan–Pakistan çatışması ve benzer krizler, ulus-devlet modelinin sona erdiğine değil; sömürge dönemi sınır mirasının ulus-devletlerin güvenlik ve bütünleşme süreçleri üzerindeki etkisinin devam ettiğine işaret etmektedir.

Afro-Avrasya perspektifinde Türkiye ise bu kırılganlık kuşağının dışında konumlanan bir geçiş alanı değil; Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya ve Ortadoğu’nun kesişiminde yer alan çok katmanlı merkezî bir jeopolitik aktördür. Türkiye’nin merkezden çevreye doğru halka halka genişleyen Afro-Avrasya vizyonu, söz konusu kırılganlık kuşağını yalnızca güvenlik tehdidi olarak değil, diplomasi, arabuluculuk ve bölgesel entegrasyon kapasitesi üzerinden etkileşim alanı olarak değerlendirmeyi mümkün kılmaktadır. Bu bağlamda Afganistan–Pakistan hattındaki gelişmeler Türkiye açısından uzak bir sınır gerilimi değil; Afro-Avrasya güvenlik mimarisinin dinamikleri içinde izlenmesi gereken bir stratejik başlık niteliği taşımaktadır.

Sonuç olarak Afganistan–Pakistan çatışması, Durand Hattı’nın tarihsel mirasının güncel bir yansıması olmakla birlikte Sahel’den Levant’a uzanan Afro-Avrasya kırılganlık kuşağının doğu halkasını temsil etmektedir. Berlin, Sykes–Picot ve Durand düzenlerinin ürettiği sınır mirası, günümüzde hibrit çatışmalar, göç hareketleri ve kimlik temelli rekabetle karakterize edilen bir güvenlik ortamı üretmeye devam etmektedir. Bu nedenle Afganistan–Pakistan gerilimini anlamak, yalnızca bir sınır ihtilafını değil; Afro-Avrasya jeopolitiğinin tarihsel süreklilik içindeki yapısal dinamiklerini kavramayı gerektirmektedir.

Yazar Hakkında

Doç. Dr. Hakan Arıdemir, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Uluslararası Hukuk, Bölgesel Deniz Jeopolitiği Meseleleri ve Uluslararası Deniz Hukuku alanında çalışmalarını sürdürmektedir. Afro-Avrasya Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucu başkanı olan Doç. Dr. Arıdemir, ulusal ve uluslararası düzeyde birçok akademik projeye, çalıştaya ve yayın faaliyetlerine öncülük etmektedir. Türkiye’nin Afro-Avrasya vizyonu ve Türk dünyası stratejileri üzerine analizler üretmektedir.