Bizi takip edin

KÖŞE YAZARLARI

İklim Değişikliği Konusuna Enerji Politik Bir Bakış

Yayın Tarihi:

on

Bilindiği üzere iklim; dünya üzerinde bir mahal için uzun sürelerle gözlemlenen sıcaklık, nem, hava basıncı, rüzgâr, yağış gibi meteorolojik olayların ortalaması bağlamında tanımlanmakta ve değerlendirilmektedir. Fazla olarak, hava durumundan farklı olarak iklim; meteorolojik olayların uzun süreler içinde gözlenmesiyle ulaşılan sonuçlarla birlikte o yerin enlemine, yükseltisine, yer şekillerine, kalıcı kar durumuna ve denizlere olan uzaklığına bağlı olarak da vücut bulmaktadır. Bu bağlamda iklim sistemi; atmosfer, kara yüzeyleri, kar ve buz, okyanuslar ve diğer su kütleleri ile canlıları kapsayan karmaşık ve etkileşimli bir sistem olarak betimlenmektedir. Bu bağlamda iklim sistemleri, karmaşıklığına karşın ahenkle çalışan sistemler manzumesi olarak nitelenebilir.

İklim değişikliği ise; “Nedeni ne olursa olsun iklimin ortalama durumunda ve/veya değişkenliğinde onlarca yıl ya da daha uzun süre boyunca gerçekleşen değişiklikler” olarak tanımlanmaktadır. Dünya iklim sistemi başlıca iki bağlamda değişmektedir. Bunlar; en yalın haliyle “Küresel Isınma” ve “Küresel Soğuma” olarak ifade edilebilir. İklim değişiklikleri, gerçekte dünya tarihi boyunca birbirini takip ederek süregitmiştir ve halen de böylesi bir süreç etkinliğini sürdürmektedir (Şekil 1). Dolayısıyla, iklim değişiklikleri, esas itibariyle dünya atmosferindeki sıcaklık değişimi ile ortaya çıkmaktadır. Bir başka deyişle, dünya üzerinde yıl boyunca kara, deniz ve havada ölçülen ortalama sıcaklıklarda görülen sürekli artış veya eksiliş, iklim değişikliğini betimlemiş olmaktadır. İklim sistemini oluşturan bileşenlerin (atmosfer, hidrosfer, kryosfer, biyosferin) birbirlerine madde ve enerji akışı ile bağlı olması, iklim sisteminin çok hassas bir dengeye sahip olmasına yol açmaktadır. Burada şunu da belirtmek gerekir ki; iklim sisteminde değişimi oluşturan esas neden, dünyanın enerji bilançosunu değiştiren süreçlerdir denebilir. Bu bağlamda, iklim sistemi esas itibariyle güneşten alınan enerji ile ilgili olmaktadır. 

Dünya-atmosfer sisteminin enerji bilançosunu negatif veya pozitif yönde etkileyen süreçler ise üç başlık altında toplanabilir. Bunlardan ilki dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesindeki değişimler, ikincisi Güneş etkinliklerinde görülen değişimler ve üçüncü olarak da atmosferin bileşimindeki değişimler olarak ifade edilmektedir. Bunlardan ilk ikisi kozmik olaylar bağlamında olaylar olup, insanoğlunun müdahalesi söz konusu olmamaktadır. Buna karşın, üçüncü başlık olan atmosferin bileşimindeki değişimler doğal nedenlerle farklılıklar gösterebilse de insanoğlunun katkısı söz konusu olmaktadır. 

Öte yandan iklim sisteminde başlayan değişimi, artıran veya azaltan süreçler söz konusu olmaktadır ve bunlar “Geri Besleme Mekanizmaları” olarak nitelenmektedir. Böylelikle, iklim değişikliği etmenlerinden birinde olan değişiklik, diğerlerini tetikleyebilmektedir. Bu bağlamda insanoğlunun neden olduğu değişimler de ilgili süreçleri etkileyebilmektedir. Bunlar arasında sera gazı salımı en önemli etmen olarak nitelenmektedir.

İnsanoğlunun İklim Değişikliğine Etkisi

İnsanoğlunun iklim değişikliğine etkisini üç başlık altında toplamak mümkündür. Bunlar; “sera gazlarının artmasını hızlandıran aktiviteler”, “ısı adası etkisi” ve “ozon tabakasının incelmesine neden olma” olarak sıralanabilir. Isı adası etkisi; kentlerdeki yoğun nüfus yerleşiminin kentsel mahal çevresinde oluşturduğu ısı kubbesi etkisinin atmosferik olayların o bölge için oluşturduğu anomali olarak nitelenebilmektedir. Ozon tabakasının incelmesi ise; hidrokloroflorakarbon vekloroflorakarbon gazları nedeniyle traposfer üzerinde yer alan ve yer küreyi yüksek enerjili ultraviole (mor ötesi) ışınlardan koruyan ozon tabakasının kalınlığının azalmasını betimlemektedir. 

İklim değişikliğine insanoğlunun etkisi konusunda belki de en öne çıkan argüman, sera gazı salımı olmaktadır. Atmosferde yaygın olarak bulunan sera gazları ise; su buharı, metan, karbon, azot ve kükürt oksitler olarak kendini göstermektedir. Söz konusu bu sera gazları içinde de önemle kendini hissettiren karbondioksit gazıdır denebilir. Nitekim karbondioksit gazı, sera gazı salımı takibi için indikatör olarak seçilmiş bulunmaktadır.

Gerçekte,sera gazı salımı doğal olarak da zaten vardır (Şekil 2). Ancak insanoğlu burada olumsuz tetiklemeyle bu çıkışı hızlandırdığı da açık bir hakikattir. Özellikle sanayi devriminden sonra sera gazı salımı bağlamında bu olumsuz etki yadsınamaz biçimde artmış ve günümüzde göz ardı edilemeyecek mertebelere ulaşmış bulunmaktadır. Ancak doğal yoldan (Şekil 2’den açık olarak görüldüğü üzere)özellikle denizlerden çıkan karbondioksit devasa boyutlardadır. İnsanoğlunun etkisi konusunda bir grafik ise Şekil 3’de görülmektedir. İnsan kaynaklı sera gazları salımının iklim değişikliğine etkisi ve iklim değişikliği konusunda önemli bir paya sahip olabildiği konusu gündeme geldikten sonra uluslararası bağlamda geniş katılımlı birçok zirve ve ilgili toplantılar yapılmış 1997 Kyoto protokolü ile somut inisiyatifler de belirlenmiştir. Ancak yazık ki; o dönemde en önemli sera gazı salımı yapan ülke olan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) bu protokolü imzalamamıştır. Son olarak, iklim değişikliğini önlemek için 21. Birleşmiş Milletler Toplantısı 2015 yılında Paris’te toplanmış ve COP-21 olarak da nitelenen bu toplantı sonucunda Aralık 2015’te mutabakat sağlanmış ve kararlar ABD de dahil tüm katılanlar tarafından imzalamıştır. Her ne kadar ABD, Başkan Trump döneminde COP-21 kararlarından çekileceğini açıklamış olsa da halihazırdaki ABD Başkanı Biden tarafından kararların tanınacağı açıklanmış bulunmaktadır.

COP-21 Kararlarından ayrı olarak, Avrupa Birliği (AB) tarafından insan kaynaklı etkilerin azaltılmasıyla ilgili inisiyatifleri kapsayan “Yeşil Mutabakat (Green Deal)” açıklanmış bulunmaktadır. Ayrıca, ABD de benzer şekilde “Yeni Yeşil Mutabakat (New Green Deal)” olarak nitelenen bir mutabakatı Kongreye sunmaya hazırlanmaktadır.

Enerji Politik Değerlendirme

Enerji politik açıdan değerlendirmede önemli konu,halen elektrik üreten santrallar arasında başat santral tipinin fosil yakıtlı santrallar olmasıdır. Bir başka deyişle kömür, fueloil ve doğal gaz santrallarının toplam enerji santralları içinde sahip olduğu büyük pay yadsınamayacak boyutlardadır. Dolayısı ile tüm sektörler içinde enerji üretiminin sera gazı salımında katkısı hayli etkin olmaktadır (Şekil 4). Oysa fosil yakıtların yanmasıyla sera gazı salımı kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır. Keza, fosil yakıtların işlenmesi de sera gazı salımına sebep olmaktadır. 

Salımı İçinde Yeri

Öte yandan, günümüzde artan enerji ihtiyacının giderek büyük boyutlarla artması nedeniyle sera gazı salımı da arta giden bir trend göstermektedir. Bu durum ise, iklim değişikliğine insan etkisi bağlamında yüksek pay olarak kendini göstermektedir. Bir başka deyişle, enerji üretimi ve fosil yakıtların işlenmesi beraberce toplam içinde üçte birlik bir paya sahip olmaktadır.

Hal böyle olunca, insan kaynaklı sera gazı salımının bertaraf edilmesi ve/veya hiç değilse sınırlandırılması gündeme gelmektedir. Bu ise enerji politikalarının önemli ölçüde etkilenmesi anlamına gelmektedir.

Enerji üretimi bağlamında fosil yakıtlı santralların sınırlandırılması ve/veya devreden çıkarılması gerekli görülmektedir. Oysa, her istenen süreçte enerji üreten santrallar, bir başka deyişle baz santrallar kapsamında olan fosil yakıtlardan vazgeçmek pek de kolay olmayacak gibi görünmektedir. Zira söz konusu fosil yakıtlı enerji santrallarının yerine ikame edilecek seçenekler kısıtlıdır. Örneğin; yenilenebilir enerji santrallarının önde gelenleri olan rüzgâr, güneş ve hatta hidrolik santrallar emre amadelik şartını sağlayamamaktadırlar. Bir başka deyişle günden ve mevsimden bağımsız olarak her dönemde tam güçte enerji üretmek mümkün olmayabilmektedir. Oysa bilgi çağına ve bu bağlamda Endüstri 4.0 ve Endüstri 5.0 süreçlerine geçişin yaşandığı,içinde bulunulan bu dönemde baz santrallerden geri adım atılması kısa vadede zor görünmemektedir.

Bu durumda fosil yakıtlı santrallardan ayrı, yararlanılabilecek baz santral olarak önemli hatta tek seçenek nükleer santrallar kalmaktadır. Bu bağlamda, iklim değişikliğini kontrol edebilmek için enerji politikalarında nükleer santrallara önemli ölçüde yer verilmesi bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor olmaktadır. Nitekim Çin, Rusya Hindistan gibi kalkınma hamlelerinden taviz vermek istemeyen ülkelerde nükleer santralların arka arkaya kurulmalarına ilişkin projeler hayata geçirilmekte ve/veya hayata geçirilmeye çalışılmakta ve yenileri de planlanmaktadır. Öte yandan fosil yakıtların kullanımının azaltılmasında, sera gazı salımı en fazla olan sırasıyla kömür, fuel-oil ve doğal gazın kullanımında yeni gelişkin teknolojilerin kullanılarak sera gazı çıkışın azaltılması konusu üzerinde durulmaktadır. Dolayısıyla doğal gazdan çıkış en son olacak gibi görünmektedir. Bu bağlamda doğal gaz kullanımının kısıtlanması gerçekleşiyor olsa da tamamen çıkışın yakın vadede olmayacağı söylenebilir. Ancak doğal gaz kullanımının kısıtlanması için (pahalılık ifade ediyor olmasına karşın) doğal gaza hidrojen katkısı söz konusu olabilir. Böylelikle, doğal gaz kullanımı azaltılırken, hidrojen katkısı ile aynı enerji temini sağlanabilir. Bu durum da enerji politikalarının revize edilmesi anlamına gelmektedir.

Türkiye’de Durum

Türkiye için konuya bakıldığında; Türkiye Paris İklim Değişikliği Anlaşmasını imzalamış bulunmaktadır. Fazla olarak Ekim 2021 başında Anlaşma, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’de kabul edilmiş ve 7 Ekim 2021 tarihli Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Böylelikle Türkiye artık COP-21’e resmen taraf olmuş bulunmaktadır.

COP-21 kararları açısından ele alındığında, Türkiye (baz santral olmasalar da) yenilenebilir enerji santrallarına zaten önem vermiş ve kurulmalarını desteklemiş ve halen de desteklemektedir. Bir başka deyişle, özellikle rüzgâr, güneş ve hidroelektrik santralları kurmuştur ve kurmaya da devam etmektedir. 

2021 yılı itibariyle Türkiye’de toplam hidrolik kurulu gücü 31.336 MWe olan 685 hidroelektrik santral çalışmaktadır. Bu santralların kurulu güce oranı ise %32 kadardır. İlaveten tümü 100 MWe’den daha büyük güçte 25 hidrolik santral da yapım aşamasındadır. Rüzgâr santralları incelendiğinde ise Türkiye’nin 335 santrala sahip olduğu ve kurulu güç olarak 9.600 MWe’i aşmış olduğu görülmektedir. Bu ise, toplam güç içinde %15’i aşan kurulu güce tekabül etmektedir. Türkiye güneş santrali kurulumunu da teşvik etmekte ve kurulu gücü 7.000 MWe’i aşmış bulunmaktadır. İlaveten, 1.600 MWe’i aşkın jeotermal santraller de çalışmaktadır. 

Baz santral olarak da nükleer santralların kurulmasına enerji politikaları içinde yer vermiştir. Nitekim Akkuyu’da her biri 1200 MWe net güçte olacak olan 4 üniteden oluşan ve toplam 4800 MWe elektrik üretecek olan santrallar inşa halindedir. Bunlara ilave olarak Eylül 2021’de Rusya ile Türkiye arasında Devlet Başkanları düzeyinde yapılan görüşmelerde Türkiye’nin Akkuyu Nükleer santralına ilave olarak kurmak istediği iki ayrı bölgedeki nükleer santral projelerine ilişkin konuların da gündeme geldiği belirtilmiştir. 

Ancak, Türkiye halen termik santralleri baz santraller olarak kullanmaktadır. Bununla beraber 2021 itibari ile kömür ithalatını kısıtlamış ve ithal kömür santralleri için durdurulma kararı alınmıştır. Fazla olarak daha önce de gerekli ve yeterli önlemleri almayan kömür santralı işleticilerine durdurma yönünde kararlar iletilmiştir. Bütün bu hususlar, COP-21 Anlaşması gereklerini yerine getirmeye, bir başka deyişle Türkiye özelinde insan kaynaklı iklim değişikliği etkilerinin azaltılmasına hizmet edecek nitelikte argümanları ifade etmektedir. 

Sonuç

İklim değişikliği konusu, son dönemlerde dünya gündeminde önem kazanan konu olarak kendini kuvvetle hissettirmektedir. Bu bağlamda, birçok ülke inisiyatif almaktadır ve bu inisiyatifi almayanlar karşı yaptırım uygulamalarına hazırlanmaktadırlar. Bu durumda, tüm ülkelerin kendi durumlarını gözden geçirip ilgili eylem planlamalarını yapmaları gerekmektedir.

Özellikle enerji üretim ve fosil işleme tesisleri başta olmak üzere pek çok sektörün bu konuda dönüşüm stratejilerini belirlemeleri zorunluluk ifade ediyor olmaktadır. Bir başka deyişle hemen her sektörde şartların gözden geçirilmesi ve COP-21 kararlarına uyum sağlanması gerekli olmaktadır.

Burada şunu da belirtmek gerekir ki; AB ve ABD tarafından ortaya sürülen “Yeşil Mutabakat” ve “Yeni Yeşil Mutabakat” inisiyatifleri ile üçüncü taraflara bazı hususlar da dayatılmış olmaktadır ki; bu da dünya konjüktürel durumunda ve global ekonomide denge değişimlerine neden olabilecek niteliktedir denebilir. Bu husus da konunun farklı bir veçhesini oluşturmaktadır. 

Öte yandan, ulaşımda fosil yakıtlı araçlar yerine elektrikli araçların ikamesi önerilmektedir. Hal böyle olunca (yeterli şarjı sağlayabilecek) büyük güçlerde elektrik üretebilen baz santrallara daha çok ihtiyaç olacaktır. Bir başka deyişle, sera gazı salımı az olan ve mümkünse olmayan büyük güçlü baz santrallar öne çıkacaktır. Bu durum, enerji politikalarında nükleer santrallara başatlıkla yatırım yapılmasını ve alternatif enerji santralları olarak da yenilenebilir enerji santrallarının öncelenmesini elzem kılacaktır.

Türkiye açısından bakıldığında, bazı inisiyatiflerin alınmış olduğu görülse de ilave inisiyatiflere ve ilgili mevzuat düzenlemelerine gereksinim duyulduğu da söylenebilir. COP-21 Kararlarının onaylanmasıyla zaman içinde “Yeşil Mutabakat” ve “Yeni Yeşil Mutabakat” inisiyatifleri nedeni ile Türkiye’nin karşılaşabileceği ekonomik dayatmalara ilişkin olarak da şimdiden (2030 öncesi) güvence oluşturulmuş olmaktadır. Ayrıca, yerli nükleer enerji teknolojisinin ve hidrojen teknolojisinin üzerinde de özellikle durulmasının gerekliliği kendini göstermektedir. 

Burada unutulmaması gereken önemli bir husus; tüm bu inisiyatifler iklim değişikliğini önlemek amaçlı olarak insan etkisini azaltmaya ilişkin düşünülen argümanlardır. Ancak, dünyanın çağlar boyu yaşadığı genel devinim içinde dünyamız ısınma periyodundadır. 

“İnsanoğlu olabilecekleri hızlandırmaktadır”. Bu söylem doğrudur. Ancak, tüm insani katkılar bertaraf edilse bile iklim değişimi olayları süregidebilecektir. Bu duruma hazırlıklı olunması gerekmektedir. Dolayısıyla, iklim değişikliği çerçevesinde olabilecek olaylara karşı da hazırlıklı olunması gerekmektedir. Bu amaçla iklim değişikliğine uyuma ilişkin olarak enerji sektörü başta olmak üzere oluşturulacak inisiyatifler de en az iklim değişikliğini körükleyen insani etkileri azaltmak için yapılanlar kadar önemlidir.

İklim değişikliği olayları nedeniyle yaşanabilecekler yaşanıyor olabilecektir. Bunun için rutin yaşam düzenimizi devam ettirebilmek için iklim değişikliğine uyum çerçevesinde tedbirlerin alınması gerekmektedir. Görülen odur ki; iklim değişikliği olayları bağlamında (sel, heyelan, yangın vb. gibi afetlerle ilgili olarak) çeşitli anomaliler yaşanabilmektedir. Bu olayların bundan sonra da büyük olasılıkla yaşanabilmesi mümkündür ve bunlara karşı hazırlıklı olunması elzem görünmektedir. Bu kapsamda olmak üzere, örneğin; aşırı ve ani yağışlarla oluşan seller, heyelanlar, deniz seviyesinin yükselmesi ile sular altında kalan bölge ve topraklar, toprak ve atmosferin ısınması nedeniyle büyük miktarda buharlaşmanın olması ve bunların uzantısında yerüstü ve yeraltı su kaynaklarının azalması ve/veya kuruması, genel olarak yıl içi yağışların azalması ve genel sıcaklık artışı nedeniyle oluşabilecek yangınlar ilk akla gelenler olmaktadır. Böylesi şartlara ilişkin olarak, karşı önlemlerin alınması gerekmektedir. Özellikle kentsel bölgeler için alt yapıların kapasitesini artırma projeleri, sarnıç inşaları, şehir yerleşim planlarının gözden geçirilmesi gibi konuları öncelemek gerekmektedir. Kırsal bölgeler için toprak verimliliğinin düşmesine karşı alınabilecek önlem projeleri, bölgelerde değişen iklim şartlarına uyumlu tarım konusunda (örneğin; uygun bitki ekimi ve damlama sulama vb. gibi konularda) bilinçlendirme projeleri öne çıkarılabilir.

Öz olarak ifade edilmek istenirse; iklim değişikliğini tetikleyen insan kaynaklı olayları önleyici inisiyatif almak kadar, doğanın değişimi bağlamında “Yaşanacaklar Yaşanacak ise” bu durumda iklim değişikliğine uyum inisiyatiflerinin alınması da en az o kadar önemlidir. Her ülke, her bölge ve her yöre özelinde ayrı değerlendirmelerin yapılması ve olabilecek anomali ve afetlere karşı ilgili tedbirlerin alınması, koruma ve korunma önlemlerine ilişkin teşkilatlanma son derece önemli olacaktır. Özellikle kuraklık ve toprak kaybı ile ortaya çıkabilecek içme suyu sıkıntısı ve gıda tedariki ile ilgili olabileceklere karşı oluşturulacak projelerin geliştirilmesi hayati önem taşıyor olacaktır.

Yorum Bırak

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

KÖŞE YAZARLARI

Ukrayna Krizi’nin “Gıda Güvenliğine” Etkisi

Yayın Tarihi:

on

Enerji, Su ve Tahıl stratejik kaynaklar olarak tanımlanmaktadır. Ülkeler arasında eşit miktarda dağılmadıkları için bu kaynaklar üzerinde egemenlik mücadelesi devam etmektedir. Yakın dönemde yaşadığımız pandemi sürecinin etkisi ile özellikle gıda konusu milli güvenlik sorunu haline gelmiştir. İnsanlar için gıdanın iki temel bileşeni vardır. Bitkiler ve hayvanlar. Hayvanların yaşamları bitkilere bağlı olduğu için bitkiler insan beslenmesinin temelini oluşturur. Bitkiler de besin ve suya ihtiyaç duyar. Dünyada bitkisel üretimin en önemli kısmını ise hububatlar oluşturur. Hububat besin olarak üç temel elemente ihtiyaç duyar. Bunlar; azot, fosfor ve potasyumdur. Bitkisel üretimde gıda arzı güvenliğini sağlayabilmek için bitkisel üretimde verimi ve kaliteyi yakalamak gerekir. Verim ve kalitenin yolu ise bitkiler ihtiyaç duyduğu besinlerin dış müdahale ile bitkilere verilmesi ile olur. Diğer bir ifadeyle bitkisel üretimde verim için gübreye ihtiyaç duyulur. Fosfor, bitkilerin çimlenmesi ve üremesi için, azot bitkilerin gelişmesi ve büyümesi için, potasyum ise bitkilerin kalitesi için gereklidir. Gübre olmazsa ne olur? Diğer değişkenler sabitken Bitkisel üretimde verim en az yüzde 50/60 kadar düşebilir. Peki gübreler nelerden yapılır hammaddeleri nelerdir? Fosforlu gübreler fosfat kayacı hammaddesinden ve ağırlıklı hammadde de kuzey Afrika’dadır (özellikle Fas). Azotlu gübreler doğalgazdan ve ağırlıklı hammadde Rusya ile Kazakistan ve Özbekistan gibi Türk Cumhuriyetleri’nde. Potasyumlu gübreler ise potas tuzundan yapılır hammadde ise Avrupa’dadır. 

Bitki gelişiminin ve büyümesinin en önemli elementi azottur. Amonyak veya üre formundaki gübreler ile bitkinin azot ihtiyacı karşılanır. Temelde 3 çeşit azotlu gübre vardır. Üre, amonyum nitrat (AN) ve kalsiyum amonyum nitrat (CAN). Üre fiyatlarının dünyadaki hali ortadadır, son bir yılda dolar bazında yaklaşık 3.5 kat artmıştır. Sebebi amonyak ve doğalgaz fiyat artışlarıdır. Üre yaklaşık yüzde 46 oranında azot barındırmaktadır. Nitrata dönüşmesi gerekir. Bu sürede göz önüne alındığında diğer azotlu gübrelere göre ÜRE uygulamasının daha önce yapılması gerekmektedir. ÜRE toprağa atıldığı zaman, toprakta bulunan üre bakterileri tarafından parçalanarak form değiştirir ve yarayışlı hale geçer. Bu dönüşüm sırasında, üst gübresi olarak kullanılan ÜRE’nin toprak yüzeyinde kalması halinde kısa sürede %30’a varan gaz halinde azot kayıpları yaşanabilmektedir. Özellikle bu durum kireçli ve kumlu toraklarda daha yüksek gözlenmektedir. Ayrıca hava sıcaklığının yüksek olması da azot kaybını arttırmaktadır.

CAN gübresi bünyesinde %13 amonyum ve %13 nitrat azotu olmak üzere toplam %26 azot bulundurur. Nötr karakterli bir gübre olan CAN her türlü toprakta kullanılabilmekte olup, toprak pH’sini değiştirmez. Sarı veya gri renkte, pril veya granül yapıda olabilmektedir. CAN gübresi içerdiği nitrat azotu sayesinde bitkiye direkt etki ederken, amonyum azotu sayesinde de gelişim süresi boyunca ihtiyaç duyulan azot kontrollü bir şekilde temin edilmiş olunur. Fakat CAN kullanımında yağış miktarı yeterli olmalı veya sulama imkânı bulunmalıdır. Çünkü dolgu maddesi olarak kireç kullanılmakta olup, kireç suda yavaş ve uzun sürede çözünebilmektedir. Ayrıca zamanla toprağın da PH derecesini yükseltmektedir. Bu nedenle kurak bölgelerde Amonyum Nitrat kullanımı tercih edilmelidir.
Amonyum Nitrat gübresi bünyesinde %16,5 amonyum ve %16,5 nitrat azotu olmak üzere toplam %33 azot bulunduran bir gübre çeşididir. Bu özelliği ve toprakta hızlı çözünen bir gübre olması sebebiyle hem hızlı etki eder hem de etki süresi diğer azotlu gübrelere oranla daha uzun sürer.
AN uygulaması sonrasında toprakta herhangi bir pH değişimi gözlenmez. İçeriğindeki nitrat azotunun kolay yıkanması sebebiyle yağış miktarı yüksek olan bölgelerde kullanımı çok fazla tavsiye edilmez. AN gübresi kurak bölgeler içinde büyük önem arz etmektedir. Türkiye koşullarında özellikle İç Anadolu gibi yağış oranı az olan bölgelerde %26 CAN gübresi yerine kullanımı tercih edilmelidir, zira Amonyum Nitrat gübresi toprağın kendi nemi ile eriyebilmektedir. Türkiye’de hububat üretiminin önemli bir kısmının kurak bölgelerde yapıldığı dikkate alındığında AN gübresinin önemi daha da ortaya çıkmaktadır. Peki Türkiye’de bitkisel üretimde AN gübresi ne kadar kullanılmaktadır? Cevap : 0 kg. Yani Türkiye’de 2018 yılından beri AN kullanımı bitkisel üretimde yasaklanmıştır.  Yasaklamasının sebebi ise terör örgütlerinin eline geçmemesi ve neticede el yapımı bomba imalatında kullanılmasını önlemek içindir. Burada Türkiye güvenlik ve gıda arzındaki verim arasında secim yapmış ve haliyle güvenlik tercih edilerek AN’nın kullanımı tarımda yasaklanmıştır. Bunun neticesinde azotlu gübre olarak Türkiye’de Üre ve CAN kullanılmaktadır. Yukarıda Üre ve CAN gübresi kullanımının şartlarına ve sakıncalarına temel olarak değindik. Hububat üretimin önemli bir bölümünün kuru şartlarda yapıldığı dikkate alındığında AN gübresinin avantajları ortaya çıkmaktadır. Peki Üre gübresi ile AN arasında fiyat olarak nasıl bir ilişki vardır. AN gübresi üreye göre yaklaşık yüzde 60 daha ucuzdur. Üredeki yüzde 30 buharlaşma da dikkate alındığında bu yüzde 40’lara kadar düşmektedir. Gerek verim ve gerekse maliyet avantajı dikkate alındığında Türkiye şartlarında gıda arzı güvenliği için AN’ın önemi ortaya çıkmaktadır. Peki AN dünyada yasak mı? Cevabı hayır. 

Azotlu gübrenin ana hammaddesinin doğalgaz olduğu düşünüldüğünde karşımıza Rusya çıkmaktadır. Rusya dünya buğday ihracatının bir numaralı ülkesidir. Doğalgaz ihracatında da ilk sıralardadır. Gıda arzı güvenliği için gerekli olan girdilerden azotlu gübrenin hammaddesinin de ev sahibidir. 

Muhtemel bir Ukrayna krizinde dünya gübre ve hububat fiyatları ne olacaktır? Büyük ihtimal artacaktır. Bu fiyat artışlarından hem enerji hem üst gübresi ve hem de hububat olarak kim avantajlı çıkacaktır? Tabii ki Rusya. Rusya şu an neredeyse tek başına dünya arz güvenliğini ve gıda tedarikini bozabilecek potansiyele ve mekanizmalara sahiptir. Küresel ısınma ayrıca Rusya’ya yaradı denilebilir. Kuzey kesimlerindeki donmuş alanlar ve bitkisel üretime konu olmayan alanlar tarıma uygun hale gelmektedir.

Peki Türkiye ne yapmalı? Tarımsal girdi fiyatları Türkiye’de zirve yapmış durumda. Kışlık hububat ekimleri gerçekleşti. Yüksek fiyatlardan dolayı taban gübresi ya az atıldı ya da atılamadı. Bahar üst gübreleme gerekiyor. Yani azotlu gübrelere ihtiyaç var. Temel üst gübresi üre. Fakat üre fiyatları da ortada. Maliyet ve kurak koşullardaki avantajı nedeniyle AN kullanılmalı. Fakat güvenlik nedeniyle AN kullanımı da yasak. Dünya fiyatları, çevre ve nitrat kirliliği, gıda güvenliği, savaş, terör, iklim değişikliği, kuraklık açmazlarına rağmen amonyum nitrat ihtiyacı artıyor ve Türkiye’yi 2022’de zor günler bekliyor. 

Hakan ARIDEMİR 

Okumaya Devam Et

KÖŞE YAZARLARI

Biz Çin’in cemaziyelevvelini de biliriz

Yayın Tarihi:

on

Yazan:

Tarihin en eski ve en uzun komşuluk ilişkisi olan iki milleti Türkler ve Çinlilerdir. Bu durum Türkleri, dünya üzerinde Çinlileri en iyi tanıyan millet haline getirmiştir.

Bu tanıma o denli kıymet-i harbiyeye sahip olmuştur ki ecdad, unutulmasın diye taşa kazımış ve “Çin’in tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti öldün, Türk milleti öleceksin” diyerek asırlar geçse de unutulmaması gereken bir nasihat bırakmıştır.

Çin’in şeciye ve karakteri asırlar geçmesine rağmen hiçbir değişiklik göstermemesine karşılık anlaşılan, tarihten ibret alanlar kadar almayanlar günümüzde de bulunmakta. Geçmişle günümüzü mukayese edebilmek adına bugünkü yazımıza Çinlilerin tarihi geçmişini değerlendirmeyi konu aldık.

Milattan önce başlamak üzere Çin’e komşu bölgelerde kurulan Türk devletleri ile Çin yönetimlerinin ilişkileri genel hatlarıyla şu şekilde süregelmiştir; Türklerin güçlü siyasi idareler kurdukları dönemlerde Çinlilerin tavırları ile zayıfladıkları ya da Çinlilerin kuvvetli oldukları dönemlerdeki tavırları birbirine tamamen zıt bir görüntü ortaya koymuştur. Çinliler kendilerini güçlü hissettiklerinde hiç zaman kaybetmeden zayıf anlarında yapmış oldukları anlaşmaları bozar, bırakın Türkleri, kendi halkının asayiş ve rahatını dahi hiçe sayarak Türk yurtlarına saldırırlardı.

Çinliler, istisnasız, güçlü olduklarına inandıkları dönemlerde Türk yurtlarına saldırılar düzenlemek, katliamlar yapmak veya şehirleri talan etmek bir yana mağlup ve günahsız halkı öldürmekten de bir nevi zevk alırlardı. Çinliler galip geldiği savaşlarlardan sonra ise ölümden kurtulabilen Türkleri yaşadıkları topraklarından kopartıp Çin’in en ucra yerlerine veya çöllere sürer, bunu da bir maharet gibi görür, biçare halkın açıktan yok olması veya Çinlileştirilmesi için sistemli politikalar güderlerdi.

Belki de dünya üzerinde eşi benzeri olmayan bu türden vahşilik ve zalimlikler Qing hanedanlığının şövenist, muatassıp ve intikamcı tarihçileri tarafından kaleme alınan eserlerinde övünülerek anlatılıp, mutlu olurlardı.

Bu cümlelerden Çinlilerin katliam ve ülkeleri tahribatına sadece Türklerin muhatap olduğunu da düşünmemelisiniz çünkü Çinliler kendileri dışında her millete (Moğollar, Tibetliler … gibi) bu türden gayr-i insani muamelelerde bulunmayı onlara yapılmış birer iyilik olarak tasavvur ederdi. Aslında günümüzde Doğu Türkistan halkına Çin Komünist Partisi eliyle yaşatılanları da bu gözle değerlendirmek yerinde olacaktır.

Geçmişte Doğu Türkistan’ın Kumul, Barköl, Kocu ve Lolan bölgelerinde Çin askerlerinin birçok defa katliam ve tahribat yaptıkları tarih kitaplarında yazmaktadır. Zikredilen bölgelerden Lolan’da bulunan 20 kadar şehir, Çin katliam ve tahribatı neticesinde tamamen veya kısmen çöl haline gelmiştir. Mesela 1757 yılında Çinliler bütün Beşbalık ve İli bölgesi ahalisini katledip, kalanları Çin’e sürgün etmiştir. Bu talan ve katliam neticesinde zikredilen bölgeler bir kaç yıl insansız halde kalmış, akabinde bu bölgelere Altışehir ve Turfan’dan Tarançı denilen çiftçi muhacirler yerleştirilmiştir. Çinli tarihçiler ise bu faciayı gururla eserlerine konu etmiştir. Bu konularda teferruatlı bilgi için Mehmet Emin Buğra Beyin 1940 yılında Kabil’de hazırladığı “Şarki Türkistan Tarihi” adlı eserine bakılabilir. 

Çinliler kuvvetsiz veya Türkler kuvvetli olduğu dönemlerde ise Çin imparatorları Türklere tevazu göstermede sınır tanımaz, Türk hakanları hatta küçük hanlarına bile ile kızları yanında ipekli kumaşlar başta olmak üzere hediyeler gönderip, binbir türlü alavere-dalavere ile Türk idarecilerini kendilerine dost yapıp, Çin’e sefere çıkmalarını önlerler, dahası hasımlarına karşı Türklerin civanmertliklerinden faydalanmayı ihmal etmezlerdi.

Lakin Çinlilerin bu türden ikiyüzlü siyasetlerinden maksatları barış ve asayişi korumak değil muhtemelen kendilerinden çok daha güçlü olan Türklerin arasına nifak tohumları ekmek ve Türk ülkelerinden istihabaret bilgileri toplamak öncelikli ve hiç vazgeçmedikleri birer seciye ve karakterleri haline dönüşmüştür. İlginç olan Çinlilerin bu hasletlerinin asırlar geçmesine rağmen değişmemiş olmasıdır.

Ogün için prenses ve ipek hediye gönderen Çinliler, bugün de benzer taktikleri uygulamaktadır. Ogün için Türklerin kuvvetini zayıflatmak ve devletlerini yıkıp yurtlarını istila etmek nasıl Çinlilerin emelleri idiyse bugün de borç diplamasisi, ekonomik ilişkiler, kültürel faaliyetler veya Konfiçyüs enstitüleri gibi kurumları üzerinden benzer taktikleri uygulamakta ve Türk yurtlarını birer birer kendisine bağlama azmini devam ettirmektedir.

Bu konular Kültigin abidesinde en sarih şekilde dile getirilmesine rağmen tarih Çinlilerin bu sinsi tuzaklarına çok defa düşüşdüğü vakalarla doludur. Çin, kuvvetli ya da zayıf anlarında, Türk kavimlerine daima can düşmanı nazarıyla bakmış, gerek harp gerekse sulh zamanlarında hiç bir insani mülahazada bulunmamıştır. Bu türden tarihi vakaları Çinli tarihçilerin eserlerinde de bulmak mümkündür.

Akif’in Safahat’ta dediği gibi; “Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey! Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? “Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”

Ümidimiz tarih tekerrür etmemesidir.

Okumaya Devam Et

KÖŞE YAZARLARI

Akıllı şehir yolculuğu 17

Yayın Tarihi:

on

Kayseri

‘Kayseri Akıllı Şehircilik Çalıştayı’nı kamu yönetimi, akademisyenler, özel sektör ve şehir paydaşlarının katkı ve katılımlarıyla düzenleyen Kayseri Büyükşehir Belediyesi;

Belediyenin akıllı şehircilikle alakalı projelerinin yer aldığı web sitesi smartcitykayseri ile bu şehre gönül vermiş, yenilikçi, üretken ve hizmet odaklı bütün şehir paydaşlarının fikirlerini özgürce sunmasına ve de bu fikir veya projelerini hem Kayseri Büyükşehir Belediyesi ile hem de diğer şehir paydaşlarıyla paylaşmasına imkân sağlayarak Akıllı Şehir yapılanmasında çalışmalar yapanlara/yapmak isteyenlere öncü ve akılcı çözümlerle dijital yol haritalarını nasıl çizeceklerini göstermektedir.

“Dijital Belediyecilik ve Akıllı Şehircilik Kapsamında Yapılan Çalışmalar”ına bir göz atarak yolculuğumuza devam edelim:

Kayseri Büyükşehir Belediyesi sınırları içerisindeki 13 ilçe belediyesi ve Erciyes Turizm Merkezi’ne 1 adet olmak üzere 14 adet izleme merkezi yapılacaktır. Kayseri Büyükşehir Belediyesi bilgi merkezine anlık olarak aktarılarak hava kalite analizi için gereken bütün değerler elde edilecektir. Hava kalitesi seviyesini 7 gün 24 saat esasına dayalı olarak ölçmek ve bu ölçümleri web sayfasından canlı olarak yayınlanacaktır. Bu istasyonlar sayesinde yapılacak olan gerçek verilere dayalı analizler Kayserinin kentsel dönüşüm gibi şehir ve sanayi planlamasına katkıda bulunacaktır.

Kayseri Büyükşehir Belediyesi günümüz teknolojisini verimli şekilde kullanarak Kayseri halkına en iyi hizmeti sunmayı amaçlamaktadır. Bu kapsamda her geçen gün yeni projelere imza atan Kayseri Büyükşehir Belediyesi “Akıllı Otopark” projesi pilot çalışmalarına başlamıştır.

Akıllı Otopark uygulaması kapsamında vatandaşlar bulundukları noktaya en yakın otoparkları tespit ederek, navigasyon uygulamasıyla otoparka rahatça ulaşabilecek.

Ayrıca otoparkların kapasite ve doluluk oranları da uygulama sayesinde rahatça öğrenilecektir. Otoparkların tamamında merkeze bağlanarak güvenli ve kesintisiz iletişim sağlanacak. Bu sayede kent merkezinde hizmet veren otoparklar daha kullanışlı hale gelecektir.

Otoparkların kaliteli, verimli çevreci, pratik bir şekilde kullanımı için akıllı sistemler ile zamandan, yakıttan kazanç sağlayarak karbon salınımını düşürmeyi hedefleyerek ülke ekonomisine katkı sağlayan akıllı park yönetim sistemi uygulaması için kurulan pilot otopark alanında testleri yapılmıştır. Pilot otopark alanında yapılan testlerde sensörlerin sorunsuz çalıştığı, olumsuz hava şartlarından etkilenmediği ve otoparkın doluluk boşluk bilgisini doğru şekilde gönderdiği tespit edilmiştir.

Kayserinin aydınlatmasında enerji etkinliğini, sürdürülebilirliği ve işlem maliyetini düşürmek öncelik olarak belirlenmiş, şehrin canlılığını ve verimliliğini geliştirmeye odaklanılarak bu doğrultuda aydınlatma planı geliştirilmiş. Şehrin birçok yerinde akıllı aydınlatma pilot uygulamaları başlamış, armatürlerin tamamı led ampul yapılır ve tam akıllı aydınlatma sistemine geçilirse yaklaşık

% 50’lere yakın bir tasarruf sağlanmış olacaktır… Sadece enerji sarfiyatındaki tasarrufla kalınmayacak, karbondioksit salınımı da azaltılmış olacaktır.

Şehrin farklı noktalarında hareket eden yolcu otobüslerinin üzerine yerleştirilen hava kalitesi sensörleri sayesinde şehrin hava kalite haritası çıkarılacak. Bu sayede kısa sürede şehrin farklı noktalarının farklı zamanlarda hava kalitesinin ölçümü sağlanacak. Bu proje ile hem ekonomik hem zaman hem de sağlık açısından büyük kazanımlar elde edilecektir. Altyapı çalışmasına başlanan QR Ödeme Sistemi, ödemelerin dijitalleştiği günümüzde kolay, hızlı, pratik ve temassız ödeme sağlamak amacı ile yapılacaktır. Bu proje ile şehir paydaşları, kart taşımadan cep telefonu ile her yerde karekodu okutarak kolayca temassız ödeme yapabilecekler. Böylelikle Belediye ve İştirakleri, masrafsız, taşınabilir, her noktada çalışabilir bütünleşik bir ödeme altyapısı sahibi olacaktır. Örneğin müşteriler Belediye iştiraki restoranlarda hem sabit baskı karekodu hem de kasada adisyon üzerine basılmış karekodları cep telefonları ile okutarak ödemelerini yapabilecekler.

Belediyenin daha efektif yönetilebilmesi için yeni nesil teknolojiler kullanılarak kullanıcı dostu ara yüze sahip Yönetim Bilgi Sistemi kurum içerisinde kullanılmaya başlamıştır.

Yönetim Bilgi Sistemi ile kurum içerisinde e-imza kullanılmaya başlanarak, elektronik imza ile herhangi bir şekilde insanların bilgisayar üzerinde yaptığı işlemlerde evrakın çıktısının alınması ve üzerine ıslak imza atılarak daha sonra da ilgili birime götürülmesi gibi zaman kaybı ortadan kaldırılmıştır. Kağıt kullanımı azaltıldığı için çevreye katkı ve e-imza ile kurum içerinde hız, zaman ve güvenli bir ortam ve bu kapsamda Yönetim Bilgi Sistemi ile geriye yönelik evraklara çok kolay bir şekilde ulaşılması ve diğer kurumlar ile entegre çalışarak işlerin daha doğru, kolay ve hızlı ilerlemesi sağlamıştır

Okumaya Devam Et