Bizi takip edin

KÖŞE YAZARLARI

Enerji Politik Açıdan Irak’da İstikrarın Sağlanmasının Önemi

GİRİŞ

Mezopotamya bölgesi,tarihte olduğu gibi günümüzde de benzer şekilde önemini sürdüren bir bölge olup kadim uygarlıkların beşiği olarak anılmaktadır. Antik çağda farklı şehir devletlerinin hüküm sürdüğü bu bölgede,633-642yılları arasında İslam yaygınlaşmış, bu bağlamda Emeviler, Abbasiler ve Selçuklular yöreye egemen olmuştur. Sonrasında Moğol istilası yaşanmıştır. Takiben de İlhanlılar, Akkoyunlular, Safevi Devletlerinin etkinliği görülmüştür. Daha sonra da bölge Osmanlı hakimiyetine girmiştir.

1639-1917 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı kalan bu yöre belki de en istikrarlı dönemini bu süreçte yaşamıştır. I. Dünya savaşı öncesine kadar uzun yıllar Osmanlı toprakları içinde yer alan Mezopotamya, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmasıyla birlikte çoğu kez sorunlar yaşayan bir bölge haline gelmiştir. 

Bölge, Osmanlı’dan ayrıldıktan sonra, Osmanlı’nın “Musul”, “Bağdat” ve “Basra” Eyaletlerinin bir araya getirilmesiyle tek bir yapılanma içinde, devlet olarak “Irak” oluşturulmuştur. Bu bağlamda (bu üç bölgenin kendine has özellikleri bağdaştırılamadığından) yapay bir yapılanmaya sahiptir denebilir. Uzun yıllar İngiltere’nin baskın etkinliğinde yönetilmiştir. 1971’de Birleşik Krallığı’n etkinliğini kaybetmesiyle bölgede ABD’nin etkinliğinin hissedilir olduğu görülmektedir. Bu arada İran devriminden sonra İran-Irak savaşı yaşanmış ve her iki ülke de önemli ölçüde insani ve ekonomik kayba uğramıştır.

Soğuk savaş sonrasında, ABD’nin Irak’a özel bir strateji uyguladığı görülmüştür. Takiben de ABD’nin başını çektiği koalisyon güçlerinin etkinliğinde Körfez Savaşları yaşanmış ve Irak işgal edilmiştir. Halen de istikrarsızlıklarla mücadele eden bir duruma sahip bulunmaktadır.

Bugün Irak, Basra Körfezine çıkışı olan Orta Doğu’da ye alan bir ülke konumuna sahiptir. Stratejik coğrafyası ile Orta doğu ve Körfez bölgesinin önemli bir ülkesi durumundadır (Şekil 1)

Irak’ta görülen istikrarsız devlet yapılanması çerçevesinde her ne kadar toprak bütünlüğünün korunmasından bahsediliyor olmasına karşın üç bölgeli bir yapılanmaya doğru gidildiğine de işaret edilmektedir. Hatta, Irak’ta (mezhepsel ve ırksal) çoklu yapılanmaları betimleyenlerin bile olduğu görülmektedir. Bununla beraber, Osmanlı dönemindeki üç eyaletin birleşmesiyle oluşturulan Irak, geçmiştekine benzer bir yapılanmaya doğru gitmektedir denebilir. Bu bağlamda (Osmanlı döneminde Musul eyaleti olarak betimlenen coğrafyanın doğu bölgesinde) Kuzey Irak Bölgesi’nden bahsedilir olmuştur.

Bu bölgenin de Irak genelinde var olan istikrarsızlıktan nasibini almakta olduğu görülmektedir. Çoğu kez de güvenlik sorunları gündeme gelmektedir. Nitekim bölgede, farklı adlarla terör örgütlerinin yuvalandığı da gözlenmektedir. Yerel güvenlik unsurlarının bu yapılanmalarla başa çıkmakta yetersiz kaldığı da bir gerçektir. Bu bağlamda, Türkiye’nin de sınır güvenliğini sağlamak üzere (Irak tarafından sağlanamayan güvenliği, BM felsefesine uygun olarak sağlamak üzere) bölgeye harekât düzenlemeleri söz konusu olmaktadır.

Irak Bölgesinin Enerji Politik Önemi

Sanayi devriminden sonra hızla artan petrol gereksinimi Orta Doğuyu ve Irak coğrafyasını yadsınamaz önemde bir enerji kaynağı bölgesi haline getirmiştir. O dönemde bölgenin petrol rezervleri; İngiltere başta olmak üzere, ABD, Hollanda gibi ülkelerin yeni oluşan ülkelerden aldıkları imtiyazlar bağlamında önemli ölçüde paylaşılmıştır. Geçmişte, medeniyet zenginliği ve verimli topraklarıyla öne çıkan bölge, günümüzde özellikle enerji kaynakları bağlamında gündeme gelmektedir. Mezopotamya’nın önemli bir ülkesi olarak Irak’ta sahip olduğu enerji kaynakları bağlamında dikkatleri üzerine çekmektedir. Enerji kaynaklarının giderek öne çıkmasıyla ve Körfez Savaşlarının da yaşanmasıyla birlikte artık üzerinde enerji-politik oyunların oynandığı ve istikrasız devlet yapılanmasına sahip bir bölge haline gelmiştir.

Tüm Orta Doğu da olduğu gibi, enerji kaynaklarının çıkarılmasının yanı sıra ulaşım, taşınım ve paylaşımı da önem taşımaktadır. Nitekim bu strateji ve yadsınamaz önemdeki enerji politik durum, dünyaya iki Dünya savaşının yanı sıra pek çok yerel ve bölgesel sıcak çatışmayı da yaşatmıştır ve halen de yaşatmaktadır. 

Orta Doğu da bu sıcak çatışmalardan en çok nasibini alan bölgelerden biri de bu bölgedir denebilir. Küreselleşmenin II. Dünya Savaşı sonrasında giderek etkinlik kazanmasıyla beraber çok uluslu şirketlerin petrol bölgesi ülkelerden yeni ve/veya ilave lisans ve imtiyaz hakları alması da mümkün olmuştur. 

Genel olarak Orta Doğu bölgesi, tüm dünyanın kanıtlanmış petrol rezervlerinin yarısından fazlasına sahip bulunmaktadır. Bu bölgenin önemli bir rezerv ülkesi olan Irak, önceleri petrol ağırlıklı enerji kaynağı bölgesi olarak değerlendirilmiştir. Nitekim bu durumunu halen de korumaktadır. Bir başka deyişle, Orta Doğu ülkelerinin pek çoğu dünyanın petrol gereksinimini karşılayan petrol ihracatçısı ülkeler olup Irak da bunlardan biri durumundadır (Şekil 2). 

Son dönemlerde fosil yakıtlar içinde doğal gaz, daha az sera gazı salımına neden olması ve kolay kullanımı nedeniyle artık öne çıkan bir enerji kaynağı olarak nitelenmektedir. Giderek de başatlık kazanmaya devam etmektedir. Mezopotamya, doğal gaz rezervleri açısından da zengin bir bölgedir. Dolayısıyla, bölgenin sahip olduğu enerji politik önem giderek artan bir nitelik kazanmış bulunmaktadır. Bu bağlamda Irak’ta da doğal gaz rezervleri vardır ve önemli bir rezerv bölgesi de Kuzey Irak olmaktadır (Şekil 3). 

Bu bölgenin petrol ve doğal gazı farklı açılardan önem taşımaktadır. Bunlar arasında; rezervlerin işletilmeye hayli hazır durumda olması, Tahmin edilenden de fazla rezerv bulunma olasılığının yüksek olması, rezervlerin bulunduğu bölgeler itibariyle nispeten düşük üretim maliyetinden bahsediliyor olması, lojistik açıdan avantajlara sahip olması sayılabilir. Buna karşın,bölgenin güvenlik riski içeriyor olması, dolayısıyla rezervlerin çıkarılması ve özellikle de taşınması konusunda önemli riskler barındırıyor olması enerji politiği olumsuz etkilemektedir.

Öte yandan, 2022 yılı ile birlikte üst seviyelere çıkan Rusya-Ukrayna gerilimi son olarak 24 Şubat 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya girmesiyle siyasi olduğu kadar enerji politik olarak da büyük bir kriz yaratmıştır. Zira Rusya, Avrupa Birliği (AB) için en önemli petrol ve doğal gaz temin ülkesi olup Ukrayna da söz konu enerji kaynaklarının Rusya’dan Avrupa’ya taşınmasında önemli bir geçiş ülkesi konumunda bulunmaktadır. Hal böyleyken, AB’nin Ukrayna’yı desteklemek bağlamında Rusya’ya yaptırım kararları alması ve bu yaptırımlar arasında Rusya’dan enerji kaynağı alımının durdurulmasının da bulunması, enerji politik açıdan konjüktürel durumları temelinden sarsmaktadır.

Her ne kadar AB ülkeleri, Rusya’da enerji kaynağı ve özellikle de doğal gaz alımını tamamen durduramamıştır, ancak azaltma yoluna gidebilmiştir. Ukrayna’da yaşanan sıcak çatışmalı olayların hayli uzun bir süre daha devam edeceğinden bahsediliyor olması AB’yi, yeni alternatifler aramaya yöneltmektedir.

AB için (Trans Hazar hattının çekilmesiyle Orta Asya rezervlerinin, İsrail Türkiye hattının çekilmesiyle İsrail doğal gazının ve yeni hatlarla Körfez doğal gazının Avrupa’ya aktarılması vb. gibi) farklı alternatiflerden bahsedilmektedir. Bunların hepsi hayata geçirilebilecek seçenekler olmakla beraber orta ve uzun vadede gerçekleşebilecek alternatifler durumundadırlar. Bir başka deyişle, gerçekleşmesi en az birkaç yıl ve daha fazlasıyla zaman alabilecek projeler olduğu anlaşılmaktadır.

Oysa, AB ülkelerinin hızla hayata geçirilebilecek çözümlere gereksinimi bulunmaktadır. Bu bağlamda, Kuzey Irak doğal gaz rezervlerinin Türkiye’de var olan kendi iç hatları ile (örneğin TANAP üzerinden) Avrupa bağlantılı hatlara bağlanması en kısa sürede gerçekleştirilebilecek projelerden biri olarak görülmektedir (Şekil 4).

Ancak, burada önemli sorun Türkiye sınırlarının ötesindeki güvenliğin sağlanması olduğu söylenebilir. Türkiye için de tehdit oluşturan bu sorunun çözülmesi enerji politik açıdan son derece önemli olmaktadır. 

Sonuç

Stratejik bir konuma sahip Irak coğrafyası, kadim uygarlıklardan bu yana dünyanın dikkatleri üzerine toplayan bir bölgesidir. Günümüzde daha çok sahip olduğu petrol ve doğal gaz bağlamında öne çıkmaktadır. Bir başka deyişle, enerji politik açıdan önemli bir konuma sahip bulunmaktadır.

Şubat 2022 itibariyle Rusya ile Ukrayna arasında yaşanan sıcak çatışmalı olaylar ve takiben AB ülkelerinin Rusya’ya uygulayacağını açıkladığı yaptırımlar arasında enerji kaynaklarının Rusya’dan alınmasını kısıtlayıcı tedbirler bölgedeki enerji politik dengeleri önemli ölçüde değiştirmektedir. Bu bağlamda, özellikle kısa sürede hayata geçirilebilecek alternatifler öne çıkmakta ve tüm seçenekler değerlendirmeye alınmaktadır. Burada şunu da belirtmek yerinde olacaktır ki; Ukrayna’da sıcak çatışmalı şartlar ortadan kalksa bile, Ukrayna bölgesi ve keza tedarik ülkesi olarak Rusya, AB için enerji politik açıdan güvenilirlik ve sürdürülebilirlik niteliğini önemli ölçüde kaybetmektedir. Bu durumda, farklı alternatif yollar gündeme gelmekte ve yeni enerji politik dengeler oluşmaktadır. AB’nin doğal gaz temini için nispeten kısa sürede hayata geçirilebilecek bir seçenek Kuzey Irak’ta bulunan ve bulunması muhtemel doğal gazın Avrupa’ya Türkiye üzerinden aktarılması olmaktadır.

Ancak, burada önemli bir konu enerji arz güvenliğinin sürdürülebilirlikle sağlanabiliyor olmasıdır. Bunun için de Irak’ın kuzeyinde güvenliğin ve istikrarın tesis edilmesi elzem görünmektedir. Gerçekte, bu konu Türkiye, Irak ve bölgede yaşayanlar açısından da zaten yıllardır çözüm bekleyen bir sorun durumundadır.  Son dönemlerde Türkiye ve Irak peşmergelerinin konuya ilişkin iş birliği içinde olduğu gözlenmektedir. Bölgedeki güvenlik sorununun çözülmesi halinde konjüktürel bağlamda önemli gelişmeler yaşanabileceği söylenebilir. Bu bağlamda Türkiye ve Irak için kazanımlı şartlar ortaya çıkabilecektir. Fazla olarak, Irak’ın güneyinden ve hatta Körfez bağlantılı hatların da (uzun vadede) hayata geçirilebilmesi için de zemin oluşturulabilecektir. Böylelikle “Kazan Kazan” felsefesine uygun olarak bölgede enerji politik ve stratejik başkalaşım sağlanabilecektir.

Yorum Bırak

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

GENEL

NATO Zirvesi’nde Türkiye baskın gelmiştir

Türkiye İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya üyelik başvurusu ile ilgili nasıl bir tavır takınmıştı?

Cumhurbaşkanı Erdoğan konuyla ilgili ortaya nasıl bir irade koymuştu?

Süreci az biraz takip edeler öyle tahmin ediyorum ki, gelinen noktanın ehemmiyetini kavrayacaktır.

NATO zirvesine katılan Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan NATO zirvesi için İspanya’ya hareketi öncesi havalimanında açıklama yapmış. ‘’İsveç ve Finlandiya, NATO’ya üye olacaklarsa, ittifakın 70 yıllık mensubu Türkiye’nin güvenlik endişelerini dikkate almak zorundadır’’ demişti.

Öncesinde de bu ülkelerin terör örgütlerine olan desteklerinden ötürü rahatsızlığını dile getiren Erdoğan, bu süreçte Türkiye’nin beklentilerini net bir şekilde ortaya koymuş ve istediğini almadan İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği müracaatına, veto hakkını kullanacaklarını ifade etmişti.

Peki ne oldu…

İspanya’nın başkenti Madrid’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö, İsveç Başbakanı Magdalena Andersson ve NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’le gerçekleştirilen dörtlü görüşmenin ardından memorandum imzalandı.

Üç ülkenin Dışişleri Bakanları’nın imza koyduğu memoranduma ilişkin açıklamada, “PKK ve uzantılarıyla mücadelede Türkiye’yle tam işbirliği, terörizmin tüm biçim ve tezahürleriyle mücadelede Türkiye’yle dayanışma sergilenmesi, PYD/YPG ve FETÖ’ye destek sağlamama taahhüdü, savunma sanayii alanında ambargo kısıtlamalara gidilmemesi, işbirliğinin artırılması, İsveç ve Finlandiya’nın terörizmle mücadele ve savunma sanayii konularındaki ulusal mevzuatlarını ve uygulamalarını tadil etme taahhüdü, terörizm ve örgütlü suçlarla mücadele alanında istihbarat paylaşımına ilişkin yapılandırılmış işbirliği mekanizması tesisi, terör suçlularının iadesi konusunda somut adımlar atılması ve ikili düzeyde ahdi düzenlemeler yapılması, PKK ve uzantılarının ve paravan örgütlerinin para toplama ve eleman devşirme faaliyetlerinin yasaklanması ve bunların soruşturulması, Türkiye’ye yönelik terör propagandasının engellenmesi, Finlandiya ve İsveç’in PESKO (AB Daimi Yapılandırılmış İşbirliği Süreci) dahil AB güvenlik mekanizmalarına en geniş şekilde katılımının desteklenmesi, bu adımların uygulanmasını denetlemek üzere Adalet, İstihbarat ve Güvenlik kurumlarının katılımıyla Daimi Ortak Mekanizma kurulması” konularında mutabakat sağlandı.

Aslında bu adım Türkiye adına olumlu sonuçlar doğuracak bir adım olduğu aleni ve açık ortadadır.

Türkiye’nin dik duruşu ve özellikle terörizme yönelik tavrı İsveç ve Finlandiya’ya diz çöktürmüştür.

Yapılan zirve Dünya gündeminin birinci sırasına otururken Türkiye’de muhalefet cephesindeki yansıması ise yine şaşırtmamış, muhalefet yine bildiği görme, duyma, hissetme taktiğini sergilemiştir.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener partisinin grup toplantısında, NATO-Türkiye-İsveç-Finlandiya arasında imzalanan mutabakatı eleştirerek, “İktidarın attığı bu imza ülkemizin çıkarlarıyla bağdaşmayan bir tavizdir. Üçlü mekanizma İsveç ve Finlandiya NATO üyesi olduktan sonra devreye girecek. Böyle durumlara Sayın Erdoğan ve arkadaşlarının imza attığı başka mutabakatlara da şahit olduk. Aldanmak ve aldatılmak sıradan alışkanlıkları olsa da bu Türk milleti için kabul edilebilir değildir” dedi.

Akşener bu mutabakatı neresinden okudu veya nasıl bu sonuca vardı onu bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var, oda bu sakat anlayış her geçen gün parametresini daha da genişletmekte ve muhaliflik algısını hasımlığa taşımaktadır.

Evet…

Hükümet elbet eleştirilsin, yanlışlar dillendirilsin. Ancak milli meseleler söz konusu oldu mu bir birliktelik fotoğrafı verilmesi de en doğru yol olacaktır.

Muhalefetin her şeye, her konuya, yanlış veya doğruya bakılmaksızın bir tutum sergilemesi doğru değildir.

İster kabul edilsin ister edilmesin Türkiye NATO zirvesinde baskın çıkmıştır.

Okumaya Devam Et

GENEL

Türk şirketleri mi yoksa devlet mi daha muteber?

La Casa De Papel,

İspanya yapımımı bir dizi,

İspanya Merkez Bankası’ndaki altınların çalınması anlatılır.

Son ve final bölümü Aralık-2021’de yayınlanmıştı.

Dizinin, final bölümündeki bahse konu ülke İspanya değil de sanki Türkiye…

Bakın, dizinin başrol oyuncusu-soyguncu Profesör nasıl bir ekonomi dersi veriyor.

Hatta Türkiye’deki ekonomi yöneticilerine, yalaka ve güzellemeci yorumculara ve iktidarın güzide ekonomistlerine ikazlar gönderiyor;

“Finansal piyasalar büyük bir kumarhane gibidir.

Her şey oynanabilir,

New York Borsasının yükselişine, buğdayın düşüşüne veya ülkenin çöküşüne; yasa dahilinde bahse girerek bir ton para kazanılabilir.”

Altınları çalarak, Merkez Bankası’nı tamtakır bırakan soygunun etkilerini söyledikten sonra, olacakları şöyle anlatıyor;

“Yatırımcılar paniğe kapılıp İspanyol borç ve hisse senetlerini satacak,

Ve bu da, borsaları çökertecek.

Ama daha önemlisi, ülkenin “risk pirimi (CDS) 800 puan”ın üstüne fırlayacak.”

Kendinden emin şekilde arkadaşlarının yüzüne bakan Profesör, “Bu ne demek?” diye sorunca;

Hikayenin nereye gittiğini fark eden ekipten birisi muzipçe gülümseyerek,

“İspanya, piyasalardan para bulamayacak,

Ödeme aczine düşüp iflas edecek” diyor.

“Aynen öyle” diyerek tasdikleyen Profesör, önünde dizili domino taşlarının ilkine dokunup, peş peşe yıkılışını gösterdikten sonra devam ediyor;

“Ve bu domino etkisi hükümetin üstüne inanılmaz bir baskı yükleyecek…”

Ama bir noktaya dikkat edin,

Adamın bu kadar faciaya sebep verecek dediği risk primi kaç?

800,

Türkiye’ninki kaç?

900 ve maalesef azim ve istikrarla ilerliyor!

1000’lere ulaşması ve hatta 1100’lere erişmesi ne demektir?

Basit, sade ve kahvehane diliyle,

Kişi veya bir Şirket üzerinden ve özelinden ifade edersek;

“Ya bu adam veya bu şirket bitik,

Batakta,

Bırak borç vermeyi; peşin paranla, mal bile alamazsın,

En iyisi mi, o kişi veya firmadan uzak dur” demektir!

Çıldırmamak elde değil,

Ülkemizdeki kimi şirketlerinin bile, kredibilitesi devletten yüksek.

BOTAŞ dış kredi alıyor,

Dış krediye ihtiyaç duyulması ve nedenleri, zaten apayrı bir fecaat de…

Neyse,

Kredi veren Alman Bankası Türk Hazinesi’nin garantör olmasını şart koşuyor.

Allah’ım, Ya Rabbim,

Gel de çıldırma, duy da inanma…

Sen, ne hallere düştün “Ey” Sevgili Türkiye!

Günün Sözü ve iktidarın 20 yılının Maliye Bakanı’nın dilinden özeti,

“2002 yılında sadece 1 milyon haneye sosyal yardım hizmeti verilirken 2021 yılında 4,3 milyon ailemize ulaşılmıştır.”

Sosyal yardım kime verilir?

Alım gücü olmayan veya zayıf olan, iktidarın tabiriyle “fakir-fukara, garip-gureba” olanlara yapılır.

20 yılda, 1 milyondan 4,3 milyona çıkmışsa;

Bunun anlamı nedir ve bu neyin ikrarıdır?..

“2002’de şahtık, 2022’de Şah/landık ve şahbaz olduk” demektir!

Okumaya Devam Et

GENEL

Akıllı şehir yolculuğu 24

Akıllı şehirlerde afet ve acil durum yönetimi

Alacağımız tedbirlerle doğa ve insan/teknolojik kaynaklı tüm afetlerden insanımızı ve şehirlerimizi koruyalım… Akıllı şehir yolculuğu’nun 24.yazısında Akıllı Şehir yapılanmalarında olması gereken önemli bir konuyu alacağımız tedbirlerle doğa ve insan kaynaklı tüm afetlerden insanımızı ve şehirlerimizi koruyabilmek için gerekli olan “Akıllı Şehirlerde Afet ve Acil Durum Yönetimi”ni yazdık:

Akıllı Şehir Nedir?

Şehirlerin küresel olarak birbirine bağlı bir ekonomide rekabet etme ve kent sakinlerinin refahını sürdürülebilir bir şekilde sağlayabilme ihtiyacı ülkeleri ve şehirleri yeni teknoloji ve yenilikçi yaklaşımları değerlendirmeye yönlendirmektedir. Bu motivasyon, söz konusu teknoloji ve yaklaşımların getirdiği karmaşıklık ve değişim hızı, geleneksel silo çözümleri geliştiren ekosistem paydaşlarını zorlamakta, şehir çözümlerinin bütüncül ve sistematik olarak ele alınması ihtiyacını ortaya çıkarmaktadır. Bu ihtiyacın karşılanmasında, paydaşlar arası iş birliği ile geliştirilen birlikte çalışabilir sistemlerin veri ve uzmanlığa dayalı olarak gelecek öngörüleriyle beklenti ve problemleri karşıladığını güvence altına alan Akıllı Şehir yaklaşımı çözüm olmaktadır.

Daha açık bir ifade ile Akıllı Şehir ile amaçlanan:

• Şehrin mevcut ve gelecek beklenti ve problemlerini şehrin tüm mekânlarında ve sistemlerinde tetikleyici güç hâline getirmek,

• Fiziksel, sosyal ve dijital planlamayı birlikte ele alabilmek,

• Ortaya çıkan zorlukları sistematik, çevik ve sürdürülebilir bir şekilde öngörmek, tanımlamak ve karşılamak,

• Şehir içindeki organizasyonel yapılar arası etkileşimi sağlayarak bütünleşik hizmet sunumu ve yenilik üretme potansiyelini ortaya çıkarmaktır.

Akıllı Şehir, şehirlerin geleceği için statik bir yaklaşım tarif etmemektedir. Daha ziyade, teknoloji ve verinin yenilikçi kullanımının, organizasyonel değişim ile birlikte ele alan, gelecekteki şehirler için daha etkin, etkili ve sürdürülebilir yollarla farklı dinamik şehir vizyonlarının sunulmasına yardımcı olabilecek yönlendirici hususları ele almaktadır.

Bir başka deyişle şehirlerin geleneksel olarak kullandıkları yönetişimi dönüştürmek hedeflenmektedir. Bir şehrin geleneksel yönetişim modeli, genellikle kullanıcı ihtiyaçları etrafında inşa edilmeyen, birlikte işlemeyen dikey silolar olarak çalışan işlevsel yönelimli hizmet sağlayıcılarına dayanmaktadır. Akıllı Şehirlerin, bu dikey silolar arasında yenilik ve işbirliğini teşvik eden yeni işletim modelleri geliştirmeleri ihtiyacı bulunmaktadır. Bu durumda kent sakini ve iş dünyasının, kendi ihtiyaçlarını karşılayan kesintisiz ve bağlantılı bir hizmet almak yerine her bir silo ile ayrı ayrı iletişime geçmek zorunluluğu bulunmaktadır. Bununla birlikte veri ve uzmanlık, bu silolar içinde kalmış olup bu durum şehir genelinde işbirliği ve yenilik potansiyelini ve veri ve uzmanlığın şehrin değişim hızını artırma potansiyelini kullanmasını sınırlamaktadır. Akıllı Şehir bu potansiyeli değerlendiren son zamanlarda ülkemizde ve dünyada önem kazanan bir yaklaşım olarak ön plana çıkmaktadır. Daha iyi yaşam alanları oluşturmak ve hayata değer katan şehirler inşa etmek amacıyla Akıllı Şehir alanındaki çalışmalar ivme kazanmıştır.

AFET YÖNETİMİ

Etkili bir planlama, geçmiş bilgilerin analizini, mevcut durum içinde karar vermeyi ve geleceğe dönük değerlendirmeyi içermelidir.

Yönetim kavramı genel olarak, “Belirli amaç veya amaçları gerçekleştirmek için işbirliği içinde yürütülen bir grup faaliyeti” şeklinde tanımlanmaktadır. Yönetim, amaçları etkili ve verimli bir biçimde gerçekleştirmek için planlama, örgütleme, yürütme, koordinasyon ve kontrol fonksiyonlarına ilişkin faaliyetler olarak değerlendirilebilir.

Olayı değil süreci ifade eden yönetimde, önceden tespit edilen amaçlara ulaşabilmek için, eldeki kaynaklar verimliliği sağlayacak şekilde organize edilirler.

Organizasyon kavramı ise, yönetenler ve yönetilenler arasında basamaksal ve resmi bir yapının kurulması, işlerin ve bunları yapacak kişilerin ve aralarındaki ilişkilerin açıkça belirlenmesini ifade etmektedir.

Organizasyon, yönetim tarafından belirlenen amaçlara en etkin ve verimli biçimde nasıl ulaşılacağını gösteren bir sistemdir.

Gerek yazımız içerisinde bahsettiğimiz gerekse desteklenme kararı olan çalışmalar göstermektedir ki,

Biz bu konularda oldukça iyiyiz. Yapılan/Yapılacaklar sadece Ülke bazında değil, Dünya için de yararlı olacaktır. Pazardan pay almaya artarak devam edecektir.

Hepimizin hem fikir olduğu konu, yüz yılda bir yaşanılan bu durumun benzerinin bir yüz yıl daha geçmeden yaşanabileceği gerçeğidir.

Okumaya Devam Et